Rüzgâr Değil
Kasırga
Bir önceki yazıda ufaktan, sıla ve gurbetin “Almancı” çağrışımlarına yanaşmıştık. Söyleşiler ilerledikçe, hatta daha ilk birkaç görüşmede yeni bir soru belirdi: Sıla ve Gurbet isimleri toplumun kültürel ve duygusal hafızasında göçle nasıl ilişkileniyor? Yeniden hatırlamakta fayda var: Sıla Gurbet projesi bir sanat projesidir, araştırma çalışması değil. Dolayısıyla proje kapsamında yapılan söyleşilerle yaşadığımız karşılaşmalara ilişkin cümleler bireysel; projenin doğal sonucu olarak elde ettiğimiz “veri”ler ise tesadüfi. Bu bireysellikler ve tesadüfler karşımıza tekrar ve tekrar iki “yorum-bilgisi” çıkardı: Sıla ve gurbet kavramları Türkiye ve Federal Almanya arasındaki işgöçü anlaşmasına sıkı bir dokuyla bağlı gibi görünüyor ve bu doku Kürt coğrafyası özelinde bambaşka bir hatıra ve hafızayla malul.
İlk yorum-bilgisinin sesi şöyle çınlıyordu: “Yani benim göçle, göçmenlikle bir ilgim yok, göçmenliğin zorluklarını falan biz yaşamadık ki. Bence annemle konuşsanız daha iyi olur.” Ya da şöyle: “Ailemizin Almanya’yla hiçbir ilişkisi olmadığı halde benim adım Gurbet, kuzenim Sıla. Tuhaf yani.” İkinci yorum-bilgisi bir titreşim yayıyordu: “Gurbet deyince buramda bir yankı oluyor. Sanki her zaman gurbetteyim. Biz küçüktük, köyler yakıldı. Dediler ki ‘Köyü boşaltacaksınız’. 24 yıl oluyor. Gurbet adı bana hiç uğurlu gelmedi.”
“Bir eve bağlanmak çok güçlü bir şey.”1
“Daussıla: Bugün de Potsdam’da süzerken Potsdam’ı,
Yaktı yine içimi kimsesizliğin gamı.
Gözlerim inhinâsız uzayan caddelerde,
Dedim: Bu soğuk şehir nerde, İstanbul nerde?..
Ve istedim birazcık size de dert yanmağı,
Hayâlen memlekete doğru bir uzanmağı…”2
“Göç zinciri: (chain migration) bkz. sosyolojik göç araştırmaları”3
Sıla Gurbet söyleşi serisinin dördüncüsünde önce Gurbet, sonra Sıla konuşuyor:
İsmimden de kaynaklı gurbette olmak, gurbetçi gibi kavramlar çok hayatımın içinde. Zaten ismimin koyuluş hikâyesi de öyle; babam gurbetteymiş, öyle koyulmuş. “Neresi gurbet, neresi sıla” diye bir türkü var ya, neresinin sıla olduğunu bilmiyorum ama hep bir gurbetlik var benim hayatımda. İzmir’de doğup büyüdüm. 36 yılım burada geçti. Ara ara, üniversite eğitimi, görev yeri olarak falan dışarıda, onun dışında hep İzmir’de yaşadım. İzmirliyim demem lazım ama onu da diyemiyorum, hep Erzurumluyum diyorum. Ailem Erzurum’dan göçmüş. Ama Erzurum’da hiç yaşamadım; hayatımda iki defa tek gittim. Biri küçükken, biri de görev yerime çok yakın diye gitmiştim. Orası da sıla değil. O yüzden sıla kavramım, yani yuvam, evim dediğim bir kavram yok, zihnimde oluşmuş bir şema da yok. Nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum, aslında şema var da duyguyu bilmiyorum. Ama gurbetliği çok iyi biliyorum.
70’li yılların sonunda, siyasi nedenlerle hazin bir şekilde Türkiye’den zorunlu olarak göç etmiş olan amcamın ricası olmuş. Benim doğduğum günlerde de buraya gelmesi yasaklıydı. İlk defa 9 yaşımdayken görüşebildik. İsmim onun bir hatırası aslında.
Adımı söylediğim an insanların hüzünlendiğini görebiliyorum. Bazen dalıp bakanlar, bazen şiir okuyanlar, şarkı söyleyenler oluyor. O nedenle ismimi söylerken birine, acaba nasıl bir hikâye geldi aklına diye düşünüyorum. Herkesin içinde bir gurbetlik var çünkü. İnsanların gözlerinde başka bir ifade beliriyor, hissediyorum onu. İsmimde bir duygu var ve herkese bir şey çağrıştırıyor.
Gurbet ne olabilir? Biraz zorunluluk varmış gibi o kelimenin içinde. Sılada ise daha romantik bir şey var. Daha duygusal. Özlem gibi. Memleketle ilişkilendirmiyorum, daha duygusal bir durumla ilişkilendiriyorum bunu. Hani hep belli kalıplar vardır ya, memleketinden uzaktaki için memleket hasreti gibi. Onu her şeye uyarlayabiliriz aslında. Sadece memleketle, coğrafyayla ilgili değil de daha kişisel bağlarla, kelimenin bağlandığı yerle alakalı bir duygusu var gibi. Gurbetin coğrafi, sılanın coğrafyadan daha bağımsız, daha duygusal bir muhteviyatı olabilir.
Mahalle içinde büyüdüm, mahalle okuluna gittim. Hep kendim gibilerle bir aradaydım. İsmim Ayşe, Fatma gibi sıradan gelirdi çocukluğumda. Bir de burası İzmir’in Alevi nüfus yoğunluklu bir gecekondu mahallesi. Liseye gidene kadar ismimin farklı olabileceğini düşünmemiştim. Lisede fark ettim ki, isminden kaynaklı, biraz böyle köylü gibi bakıyor insanlar sana. “Köylü, bir şey bilmez, cahil” kafasıyla bakıyor. Bazen has İzmirli ya da göçmen arkadaşlardan dolayı onun ağırlığını hissediyordum. Ama üniversitedeyken sınıfta bir Hasret, bir Özlem, bir Gurbet, bir de Sıla vardı. Hepimiz toplanmışız. Bütün öğretmenler dalga geçerdi.
Bana başka bir isim artık olmazmış gibi geliyor. Bazı insanların isimleri üzerlerine yapışır. Bazen de o kadar bir bütünleşme olmaz kişilerle isimleri arasında. Yalnızca bir isimdir. Bilmem, çocukken düşünürdüm. Güzel isimler bulurdum ya da ismini beğendiğim insanlar olurdu. Ama kendi ismim zamanla çok bana ait bir şey haline geldi, ismimi taşımaya başladım. Bir ilişki gelişti aramızda. İsim değiştirmek gibi bir fırsatımız olsa –ki hukuken var galiba– muhtemelen başka isim seçemem kendime. Belki arkadaşlarıma danışırım. Çok ciddi bir noktada olmasa da size verilen ve sizin rızanız olmadan yüklenen bir duygu var o ismin içinde. Onu biri yüklüyor; amcanız, dayınız vs. Fikir olarak birisinin bana yüklediği bir adla anılmak, o anlamı sürekli beraberimde taşımak bana bir zamanlar hayata müdahaleymiş gibi geliyordu. Bir şeye isim vermek... Ne bileyim, bir hayvana bile isim vermek kolay olmasa gerek. Ad koymak, onu biraz sizin yapmak gibi. Aslında bir başkası için anlam ifade eden bir şeyi ben hayatım boyunca taşımak zorunda mıyım, gibi bir düşüncem vardı. Bir de Sıla çok Anadolulu. Ne bileyim, ben İstanbul’da doğdum, büyüdüm, niye adım Sıla? Daha yüksüz, daha basit, pek çok insanın sahip olduğu türden isimler vardır ya, öyle bir ismim olsa daha rahat ederdim diye düşündüğüm bir dönem vardı. Ayşe ne güzel isim diye düşünüyordum mesela. Niye Sıla? Biraz daha olgunlaştıktan sonra, ergenlikten sonra galiba ismimi sevmeye başladım. İsmimle daha uyumlu bir insan haline geldim ilginç bir şekilde. Belki de amcamı kaybetmem, ailemden bir sürü insanın uzaklaşması… Bunların da etkisi vardır. Belki de amcamı kaybettikten sonra ismime alışmış olabilirim. Yani onunla olan irtibatım tamamen koptuktan, 2012’den sonra. Bu dönemden sonra hem ismim üzerine çok düşünmemeye başladım hem de biraz da olsa ona bağlandım, alıştım ve benimsedim.
İsim kodlarımız fazladır aslında. Aleviler isimlere dikkat eder, takılacaksa Hasan Hüseyin takarlar mesela. Diyarbakır’a gittiğimde Hasan Hüseyin isimlerini arka arkaya takılmış duyunca acaba Alevi midir, diye düşünüyordum. Yetişkinliğimde bile bu kodlar vardı aklımda. O yüzden isimlerde özellikle mezhep anlamında büyük bir kodum var. Bir de sol gelenek var. Oradan da gelen isim kodları var. O nedenle hayatım boyunca isimlerle ilgili bir şemam var. Üniversiteden bir arkadaşım sormuştu “Hiç Gurbet isimli biriyle tanıştın mı?” diye. Tanışmamıştım. “Bir gün İstanbul’a gel, seni tanıştırayım” demişti. İstanbul’da bir kafede tanıştık. O kişi de çok merak ediyormuş. Yurtdışında birbirini bulmuş insanlar gibi birbirimize sarılmış, isimlerimizin takılma hikâyelerini anlatmıştık. 17 yaşındaydım, çok hatırlamıyorum ama... O daha canlıydı, daha mutluydu benden. Sonra Diyarbakır’a atanınca, sınıfın yarısı Gurbet’ti! Orada çok Gurbet ismini çok koyarlar.
Ben ailevi mirasları, kalıntıları fikirsel olarak da manevi olarak da üzerimde taşımış biri olmadım hiç. Küçük yaşlardan beri bende bir “terslik” vardı. Belli konularda aileyle hemfikir olmadığımız çok açıktı. Çok kati bir biçimde birtakım şeyleri kasıtlı olarak taşımadım. Ailemin de ne ismimle ne karakterimle ilgili bir beklentisi olamadı. Olsa da bu beklentileri çok erken bir dönemde üzerimden çektiler. Hiçbir beklentiyi yerine getirmedim çünkü. Bir beklenti oluştuğu anda oradan arazi oldum. Ama şimdi ben de hayal edince… Parçalanmış bir aile, savrulmuş anneler, babalar, amcalar… Herkes bir yerde, bir birleşme, bütünleşme yok. İsmim Sıla. Saz çalmaya başlamam gerekiyormuş gibi.
Kendinize ait bir oda. Benim hiç odam olmamıştı, kalabalık ve küçük bir evde yaşıyorduk, gecekonduda. Kendinize ait bir oda olunca, herhalde orası eviniz oluyor. Sılayı duvarlarla tanımlarım, belki de bundan. Biz İzmir’e ilk geldiğimizde bir gecekonduda kalıyorlar. Sonra, benim doğumumla birlikte daha düzgün, damlı, müstakil ev yapılıyor. Ama ilkinin düzgünü işte. Bu da çok şey değil… Girişte kocaman bir alan var, ne olduğu belli değil. Bütün aile, babaanne dede hepimiz salonda yatıyoruz aslında. Bir tek babayla annenin odası var ayrı. Babam sürekli “Ben şuraya bir duvar çekeceğim, size ayrı bir oda yapacağım” diyor. Çocukluğum böyle geçti. Hep böyle “yapacağım, edeceğim”… Benim hayatım böyle geçti. Salonda yattım kalktım, salonda okudum, salonda sabahladım, soğuk yerde bir sürü azar işiterek ders çalıştım. Ev konusunun benim için sılayla özdeşleşmesinin nedeni bu. Çünkü benim hayatımda gerçekten de tam anlamıyla bir ev olgusu olmadı. Zaten bir anne figürü de olmadı. Herkesin birlikte oturacağı bir sofra olmadı. Ben atandığımda, ev arkadaşım bana yemek kültürünü öğretti. Ben hep dışarıda ve ayakta yemek yiyen biriydim. Yemek kültürünü birkaç yıl önce öğrendim. Birinin evine gittiğimde “Ne kadar düzgün ev” diyorum, bana benimki “düzgün” gelmiyor hiçbir zaman. Evi mahallesiyle, duvarıyla, komşusuyla hep birlikte düşünmek gerekiyor aslında. Kitap okuyacaksan, film izleyeceksen o zamanı sana vermeli ev. Ait hissetmelisin açıkçası. Hep oraya dönmek istemelisin; “hep yuvaya dönmek” var ya.
Düşüncelerimle baş başayken, kendimle birlikteyken var olan bir duygu bu. Sokaklardayken, vapurdayken aklım beş karış havadaymış gibidir. Bir mekân fikri yok. Aklımın havada olduğu yer, gurbet olabilir belki. Bir şeyin özlemi içinde, kendi kendime düşünceler içinde olmak. Ama o, ulaşılamayacak bir şeyin özlemi. Kendinden tamamen memnun kalacağın bir anın özlemi. Ve böyle bir an hiçbir zaman tam olarak tesis edilemez ya. Hep kat edilecek bir yol vardır. Yol üzerinde olmanın bir mutluluğu olsa da, varılabilecek bir yer varmış da ben hep oraya doğru koşuyormuşum gibi. Bir yere aitim ama sanki orada değilim. Fakat mekânsal olarak kenti sahiplendiğimi söyleyebilirim. Burası benim şehrim, diyebilirim. Şehrin her bir zerresi sanki benimle birlikte olmaya göre düzenlenmiş, her parçasını bilmeliyim, ziyaret etmeliyim diye düşünürdüm. Aidiyet duygum şehirle, İstanbul’la var. Hatta karantina sürecinde de çok ilginç bir şekilde İstanbul kitapları okumaya başladım. Evdeyim ama şehre merak sardım tekrar. İstanbul’da yaşayan birçok insan şehri pek özlemez. Hatta şehrin keşmekeşinden dolayı insanlar genelde bıkmış durumdadır İstanbul’dan. Ben kolay kolay bıkmıyorum. O nedenle burası benim yerim dediğim yer, şehirdir herhalde.
Dün babamın evinde, bu yatakta otururken kendimi birkaç yıl öncesine dönmüş gibi hissettim. Bütün elbiselerim burada, birçok şeyi bırakmışım… Babam, benden sonra o “yapacağım, edeceğim” dediği şeyi yaptı. Şu anda oturduğum yeri bana oda yaptı. Buna rağmen… Burada kendimi zamandan mı hayattan mı bilmiyorum, soyutladım.
Aslında üzücü ama çok hakiki bir eşleşme durumu var: Ben sevdiklerimi hep özleyerek sevmiş birisiyim. Hiçbir zaman birlikte, bir arada olarak değil. Bu dostlarımla, arkadaşlarımla da böyle; pek çoğu bu ülkeden gitti. Hep özleme, özleşme hali. Hani vardır ya aile yemekleri falan, benim çok tek başıma bir hayatım oldu o anlamda. Elbette dostlarım, sevdiklerim var. Bilmiyorum yalnızlık anlamını taşıyor mu ama sılada hep tek başına olunur gibi. Bende de öyle bir yalnızlık durumu var, hep yapayalnız hissetme hali. Örgütlenememe. Oralara kadar gidebilen bir duygu. “Yalnızım ben bu yolda” duygusu. Elbette güç aldığım bir sürü fikir var ama yalnızlık, hâkim olan duygu. Bu ismin anlam ve yükleriyle birlikte karakterime mal edebileceğim yönü, yalnızlık duygusu olabilir.
1. Agnès Varda’nın, Mekânlar ve Yüzler filminin bir sahnesinde JR ile sohbetinden. Mekânlar ve Yüzler, JR & Agnès Varda, Fransa, 2017.
2. Daussıla, Sabahattin Ali, Sabahattin Ali Öyküler, Şiirler ve Oyun, yay.haz. Sevengül Sönmez, YKY, İstanbul, 2005.
3. Sosyoloji Sözlüğü, Gordon Marshall, çev. Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1999. İlgili maddeye bakıldı. İtici faktörler, çekici faktörler ve fırsatlar zinciri ifadeleri ile karşılaşıldı.