Rüzgâr Değil
Kasırga

Şu anda okumaya başladığınız bu metin, iki farklı tarihte ve iki farklı durumda yazılmış ve farklı yerlerde yayımlanmış iki Berlin yazısının,1 üçüncü bir zamanda COVID-19 pandemisinin halen kent içindeki varlığının görünür olduğu ‘şimdi’de yazılan yazıyla bir araya gelirken harmanlanıp, birbirine değip, üstü çizilip, eksilip çoğaldığı yerde oluşmaktadır. Görünür kılmaya çalışacağım ve sizin de tanıklığınıza ihtiyaç duyduğum durum 2004, 2018 ve 2020 tarihlerinde İstanbul-Berlin arası bir yerde bir deneyimde bulunan hâlimin vücuda gelmesidir. Bu vücuda geliş halen yeni kavramlara, bakışlara ve yan yanalıklara ihtiyaç duymakta; alışık olunan ‘rutin alan’ deneyiminden sıyrılmayı arzulamaktadır. Metnin Berlin Wedding mahallesinde yer alan Schillerpark’ın dairesel orta alan boşluğunda, dairenin merkeze yakın bir yerinde ileri geri yürüyerek okunduğu varsayılmaktadır. Hayal edilen döngüde sabahın erken bir saati tercih edilmelidir. Yazın en sıcak zamanlarında orta alan çimenleri sararmış ve yüzey bir gezegen benzeri hâl almıştır. Kumsu Berlin toprağı her anlamda görünürdür.
Metne başlıyorum.
Sizin yürümeye yani okumaya başlamadan, yürüme hâlinizde İstanbul’u kadın bedeniyle deneyimlediğinizi, bu iz ile Berlin’de yürüdüğünüzü düşünüyorum; yani refleksleriniz İstanbul’un çukur, tümsek, girinti ve kırılma alanlarında, günün farklı saatlerinde yürümeye alışık ve Berlin’de (mahalleye göre değişse de) genel anlamda alçak kaldırımlı, düz, sürprizsiz, akıcı bir yüzeydesinizdir; aksi gibi de sessiz (martın ilk günlerindeki kadar değil ama genel bir Berlin ses(i)(sizliği) denebilir. Bu bedensel hafızanın harekete geçtiği yerin bir parkın orta yeri olduğunu düşünürsek, kendini şaşırmış bir beden göz önüne gelebilir.
Berlin 2018 2020 Ağustos’u içinden yazıyorum; bu yaz herhangi bir yaz değil, gibi küresel iklim değişikliği ile 35 36 derecelerde geçen iki haftada tarihin, mimarinin ve yaşayanların sıcakla hesaplaşması, sıcağın bir mekânsallığının oluşması ve bunun ‘Berlin tarihi’ üzerine aşırı yumuşatıcı ve eritici bir etki yapabilme gücüne ve buna direnen düzene ikinci kez tanıklık ediyorum. İçinden geldiğim, beni büyüten ve içine yerleştiren kent değil burası, bir süre geçirmem için davet edildiğim bir içinde bulunduğum başka kent, Berlin. Bir durum kurgusu yapmaya çalışıyorum; kentte yürümeye başlamak ve yürürken kentin önünde açılmasına, yürüyenle ilişkiye geçmesine tanıklık etmek ve bu tanıklık hâlini koruyarak yürümeye devam etmek.
“Bir şehirde yolunu bulamamak pek bir şey ifade etmez. Bir şehirde, ormanda kaybolur gibi kaybolmak ise eğitim ister. Bunu başarana cadde isimleri kuru dalların çıtırtısı gibi seslenmeli, şehir merkezindeki dar sokaklar ona günün hangi saati olduğunu dağ başındaki bir gölcüğün kesinliğiyle yansıtmalıdır. Ben bu sanatı geç öğrendim; öğrenince de, ilk bıraktığı izleri defterlerimin arasındaki kurutma kâğıtlarında beliren labirentler olan rüyayı gerçeğe çevirdi bu sanat”2 diyor Benjamin, bense bu sanatı fazla erken öğrenmiş gibi hissediyorum kendimi; o kadar erken ki, sıradan bir dolaşmanın keyfine varamıyorum. Sıcak Berlin şehrini dönüştürüyor, koku, ses, insan tenlerinin görünürlüğü başkalaşıyor. Bir Akdeniz şehri olmaya çalışan bir Berlin var sanki, ama olmuyor, mimari başka bir ısıya ve tarihe sahip; parklar, sokak köşeleri yatay hâle geçmiş ve kendini bırakmış Berlin sakinleriyle dolu. Meydanların gölgelerine yayılmış insan bedenleri gevşek, herkes yeni gelmiş gibi, şehrin olağanüstü sıcaklığından kurtulan, hayatta kalan insanlar ile bu sıcaklara alışık başka coğrafya insanları deneyimlerini paylaşıyorlar.
Parklar ve meydanlar kendi içlerinde bir tür geçiş mekânları. Geçiş mekânları kentlerin ferahlama alanları gibi görünse de gerilim noktalarıdır da aynı zamanda. Tüm akışkan zaman ve ilişki yoğunluğu içinde, bu alanlardaki bekleme hâli, rutini kıran ve dönüştüren bir deneyim sağlar. Kendini yoklama, tersinden bir kentli olma hâli. Berlin’in kendine kapalı yapısının deliklerini ve gediklerini bulmak için vakit geçirmek ya da birilerinden kenti dinlemek yerine, bu kaybolma zamanı ve duruşu için hazırlanmış metro ağı içinde gidip gelmek bir tercih olabilir. Aslında tüm bunlardan önce Berlin ve tüm dünya Mart 2020’de şiddetli bir duraksamayı yaşadı. Bir tür sendeleme, COVID-19 virüsünün hızla yayılmasıyla, göremediğimiz bir gücün bizi evlere ittiği, kapıyı üstümüze kilitlediği bir durum. Duraksama ile aniden boşalan kamusal alan ve panikle aniden dolan alışveriş mekânları ve elleri kolları tuvalet kâğıdı ve yiyecekle dolu insanların eve çekilmeleri. Yürüyüşün mümkün olduğu zamanlarda sokakların ve parkların sessizliği ilk başta kulak tırmalayıcı bir hâldeyken, buna alışan kulakların başka sesler duymaya başlamasıyla taa iç sese varan bir yolculuğa çıktık. Gökyüzünde uçakların bıraktığı masalsı izler yokken, daha berrak ama daha belirsiz ve korkutucu alanlar açığa çıktı. Vatandaşlığımız elimizden alınmış ve sadece salt bir beden sahibi olarak şehre bırakıldığımız, kendimizi hastanede, bir bankta, parklarda bulduk; yavaş, tedirgin ve ürkek yürüdüğümüz, kendinden emin yaşama algısının çökmesiyle yüzümüze yapışan maskelerin arkasına sakladığımız korkularımız belirginleşti. Koşarken aniden durup yakınındaki ağaca bakan bir kadın görüyorum. Kadına bakınca Gezi zamanı AKM’ye bakan Duran Adam geliyor aklıma. Durmanın ve durarak bakmanın, yavaşlamanın gücünü düşünüyorum. Henüz Berlin’de yaşamaya başlayalı yedi ay olmuşken, birden sadece EV’de bulunmaya başlamak ile evin penceresinin baktığı şehrin nasıl da büyüyüp genişleyebildiğine tanıklık ettim. Sesler netleşti. Byung-Chul Han COVID öncesi yazdığı kitabında şöyle diyor: “Şeylerin iç müziği ancak, gözlerimizi kapatıp onlarda oyalanmaya kapı araladığında işitilebilir.”3 Kuş var. İnsan var. Ağaç var.
Şimdi bu yoğun kapanma, yavaşlama geçti gibi, normalize ettiğimiz, edemediğimiz ölüm haberleri, sosyal mesafelerimiz, Berlin bilboard’larında sıkça gördüğümüz artık bir müzik grubu ismi olmayan AHA posterleri (Abstand-Hygiene-Alltagsmaske) ile hızlandık, sistem virüsten ölen bedenlerimizi ve sarsılan gerçeklik duygumuzu bile dönüştürerek sıradanlaştırma gücüne sahip. Biraz dur say dık, durak sa mış tık ne güzel. Sen nasıl bir sendin o zaman? Sen?
Bıraktılar bizi sonra, evlerin kapılarını açtılar. İki hafta süren sıcak hava dalgasıyla kalabalık artık hiç evlerine dönmeyecek ve şehrin en serin yerlerine yayılarak yaşayamaya devam edecek gibi geliyor oysa iki haftanın ardından on derece soğuyan hava bizi irkiltecek. Ortak bir basınç altındaydı şehir. Durmak isteyip de duramıyor yaşantı. Ağır aksak akıyor; herkes bir şeyleri unutuyor. Maskeliyiz trenlerde ve kapalı yerlerde ama pes etmiyoruz, kendi nefesimizin kokusu ile hafif bir baş dönmesi altında birbirimize bakıyoruz. Gözler daha da konuşkan bir hâl alıyor ve maskelerin türleri, renkleri, desenleri, tıbbi (resmi) ya da gayriresmi (elyapımı) olanlarıyla kimliklerimizi güçlendiriyoruz. Keskin sıcak altında Berlin duvarının parçaları, soykırım anıtı, müze binaları, devlet daireleri, evler, tüm keskin insan yapımı yapılar anlamsızlaşıyor; sıcak her şeyi ele geçiriyor. Tıpkı mart ayında pandeminin ele geçirdiği kamusal alan gibi. Mart ayından beri İstanbul’u görmedim. Maskeli şehrin algısını bilmiyorum. Bıraktığım İstanbul mega niyetlerle topografyası da dahil olmak üzere ‘sahte bir gelecek kurgusu’na uyarlanmaya zorlanmaktaydı, tüm bunların içinde ve ötesinde direnen dostlar, canlılar; ağaçlardan insanlara, İstanbul tarihinde önemli bir eşiği yaşamakta. Bugün, tarihin yıkımlar ve yeniden inşayla kurgulanabileceği fikrinden hareket eden iktidar, geçmişi bir yüzey olarak kullanırken içini günümüzün ‘varsayılan’ ihtiyaçlarına göre kendince şekillendirmektedir. Ayasofya’yı ve Kariye Müzesi’ni düşünüyorum. Melekleri de. Bu eşikte belki tam da Benjamin’in yorumuyla Angelus Novus’un bakışına ihtiyacımız vardır. “Bir melek betimlenmiştir bu resimde; meleğin görünüşü, sanki bakışlarını dikmiş olduğu bir şeyden uzaklaşmak ister gibidir. Gözleri, ağzı ve kanatları açılmıştır. Tarihin meleği de böyle gözükmelidir.”4 Belki bu meleği anlamaya başlarsak, içinde yaşarken kafamızı karıştıran ve her yeni hâline bizi alıştıran bu kenti, gelecek hareketlerimize kaynaklık edecek şekilde yeniden yaşayabiliriz.
Berlin’in denizi yok, deniz İstanbul’u yumuşatıyor, Berlin’de nehir ve göller var; ince uzun su akıntıları ve durgun kahverengi su birikmeleri; açık ve kapalı havuzlar da mimari su alanları arasında, musluklardan akan sular içiliyor ve sokak içlerinde çeşmeler var, suya erişim mümkün ve kullanımlar ihtiyaç ve arzulara denk geliyor. “Meleğin derinlemesine görüşü vardır. Yukarılardan çok korkunç tek bir olay görür, her şey birbiriyle bağlantılıdır, bizler ise aşağıda sadece irrasyonel olan çirkin bir olayın ardından gelen başka bir olay görmekteyiz.”5 Geçmekte olduğumuz eşikte sadece ileriye doğru değil, aynı anda geçmişe geleceğe ve şimdiye bakma zorunluluğumuz var; bu zor eylemi gerçekleştirebilmek için araçlarımızı ve dillerimizi çoğaltmalıyız.
Her yürümenin gelinen yerde başlangıcını bulduğu bir hareket noktası var. Kentin, algının her uzantısına eşlik edebilmesi için kendini geri çekiyorsun ya da böylesi bir çaba içine giriyorsun. Zaman kullanımı sana bağlı olduğunda nasıl bir ilişkiye geçiyorsun ki mekânla? Berlin’de, öğrendiklerim üzerinden yürümeye başlamak istemem isterim ve zaten de beceremem becerebilirim çünkü karşımda duran kentin benden talep ettiği duruşu ya da kıvamı yakalamam için kendimi ona bırakmam gerekecek bırakabilirim ya da kendim olarak yürürüm. İçine doğduğum kent İstanbul geçmişi, tanıdık dili, kuralları, yüzleriyle beni kendine sürekli yakınlaştırmaya çalışıyor, diye düşünüyordum. Ona yakından bakmamı ve içinde kaybolmamı ve hatta bazen içinde eriyip gitmemi istiyor, bunu engelleyecek yöntemler geliştirmem için hızlı ve direngen olmam gerekiyordu.
Orada Burada bu yabancı yerde kuralların benden uzakta aktığı ve temel durumlar dışında benden bir beklentisi olmayan bu yerde, ben beklentiler yaratmalıyım. Yani başladığım oyun burada kendini yeniden kurgulayacak. Bir kentte olmanın binbir türlü hâlinden biri bu. Kente göz kulak olmak.
Sanırım kısa denebilecek bir süreliğine buradayım. Burada bulunmamla arama girecek olan her durumdan kaçınmaya çalışıyorum. Sabahın erken bir saatinde kendimi uyandırıp pencereden bir bakıp yeniden uyumak. Kolaçan etmek etrafımı, neredeyim ki? Bir yerde bulunma alışkanlıklarım tabii ki beni yönetiyor ama onların bana sağladığı kolaylaştırıcı durumları, kendi içinde dönüştürebilirim. Bir metro haritası elimde, Elimdeki telefonda bir metro haritası kentin alanı, sınırlarıyla örtüşen bir harita. Kentin kendini üretmesiyle paralel oluşmuş sanki. Samimi bir harita, her bir istasyon yer üstü ile ilgili ipuçları veriyor. Bana sunulan bu kentte kaybolmama haritasıyla kendi rotamı nasıl çizebilirim oyununu oynamaya başlıyorum. Gizliden gizliye de olsa bir kaybolma korkusu var her zaman. Yer üstüne çıkıp bir süre yürüyüp başka bir delikten girip yer altında ilerlemek ve yeniden bir nefes almak için yukarı çıkmak, metronun üzerinden yürüdüğü alanda bir oyun yaratmak. Karabatak.
Bisikletin akıcı gücünü kullanıyorum artık, ismi Nostalgia olan bir bisikletim var; ‘tesadüfen’ aldığım bisikletin adının Nostalgia olması üzerine ara ara düşünüyorum. Özellikle Rehberge parkının yüksek, uzun salınımlı kızılağaçları arasında; gölün kenarında duraksıyorum, kütük kendini bir timsah gibi durgun suya uzatmış, Berlin hafızasının bu bulanık kahverengi suda gizli olduğunu düşünüyorum. Hatta bu bulanık suda kendi hafızamın izleri de var.
Başka bir kentte olma hâli, tanıdık-bildik kente gidince belirginleşiyor. İstanbul’un yapısı, suyu, kokusu, coğrafyası, dili, tortusu Berlin’den dönünce belirginleşiyor. belirginleşecek gibi geliyor. 2000’lerin başında İstanbul sokaklarında elimde ‘A’dan Z’ye İstanbul Rehberi’ ile dolaştığım bir gün, tesadüfen karşılaştığım bir arkadaşım büyük bir şaşkınlıkla bana neden haritayla dolaştığımı sormuştu. Bir kentte davet edilmiş olmak, sadece orada olmak için davet edilmiş olmak misafirin yabancı evdeki tedirginliği ve ama bir taraftan merakı ve sonrasında sohbetle misafir olma hâlinin yumuşaması ama değişmemesi.
Yürürken yapacağım ani duruşlar ve dalgın bakışlarla kendimi bir avluda, bir çocuk bahçesinde ya da bir evin penceresinden bakarken bulabilirim. Bisikletin üzerinde ise hızlıca bağlanır yerler birbirine, birbirinin içinde erir. İstanbul’un cüretkâr, girişken ve kimi zaman genellikle saldırgan yapısıyla mücadele etmeyi ve ondan sıyrılmayı, onun içinde kendi güzergâhımı oluşturmayı öğrenmişsem ve hatta bundan keyif alıyorsam eskisi kadar keyif alamıyorsam başka bir kent içinde yürümem kolaylaşabilir, diyebilir miyim? im. ‘İstanbul hâlimle’ yürüyeceğim Berlin’de bu kaçınılmaz. Nurdan Gürbilek ‘İkinci Hayat’6 kitabına şöyle başlıyor: “Başlangıçta ‘yer duygusu’ üzerine düşünüyordum.” Bu kitabı Berlin’de okumanın başka bir etkisi var, bir senedir sahip olduğum iki şehir yerler arası hâlim güçleniyor, anlamları biraz çözülüyor.
Hayal edilen döngü kapanmak üzere, sabahın serinliği geçiyor. Kumsu Berlin toprağında, okurken yaptığınız ileri geri hareketlerin izi görünüyor. Schillerpark halen sakin, orta alan boşluğunu çevreleyen ağaçların tepesindeki gökyüzü berrak, martıların yokluğu canımı sıksa da, Tegel’e yakın olmaktan kaynaklanan bulutsu desenlere bakmak da iyi geliyor.
{27 Ağustos 2020, Kameruner Straße/Berlin}
* BELİRİRKEN YAYILAN
1. “Belirirken Yayılan Sergi”, Seçil Yersel, Manifold, 2018 ve “Başka Kent”, Seçil Yersel, Kentin Kapıları Boyunca, sergi kataloğu, küratör: Erden Kosova, Art-ist, İstanbul 2004.
2. Walter Benjamin, Bin Dokuz Yüzlerin Başında Berlin’de Çocukluk, çev. Tevfik Turan, 1. baskı (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2004), s. 12.
3. Byung-Chul Han, Eros’un Istırabı, çev. Şeyda Öztürk (İstanbul: Metis Yayınları, 2019), s. 45.
4. Walter Benjamin, Pasajlar: Tarih Kavramı Üzerine, çev. Ahmet Cemal, 2. baskı (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1995), s. 37.
5. Esther Leslie, Tekerlekler, Bavullar, Melekler: Kurt Schwitters ve Walter Benjamin, çev. Zeynep Talay (İstanbul: NOD Yayınları, 2016), s. 13.
6. Nurdan Gürbilek, İkinci Hayat: Kaçmak, Kovulmak, Dönmek Üzerine Denemeler (İstanbul: Metis Yayınları, 2020), s. 9.