Sıla Gurbet
Sıla Olmak da Zor
Gurbet Olmak da

Sıla Gurbet söyleşilerini yaparken, hikâyelerin gerisinde, isim verilme sürecinde çoğunlukla bir erkek (baba, oğul, amca, ağabey) figürünün var olduğunu gördük. Biraz oyalandık bu kavşakta; erkek çocuklara Vatan, Toprak gibi isimler verilirken kız çocukları Sıla ya da Gurbet’ti. İsmi Garip ya da Hasret olan erkekler sözgelimi, “sıla ermesi illeti”ne kapılıyor mudur? İsimlerinin her söylenişinde bir mekânı, başka insanların hikâyelerinden kendilerine devredeni hatırlıyorlar mıdır?

Öncesinde, elimizde altı-yedi sorudan oluşan bir söyleşi iskeleti vardı. Kadınların açtığı konuşma alanına göre bu sorular zaman zaman çeşitlendi. Konuştuğumuz kadınların çok büyük bir bölümü çalışmamız hakkında hemen hiçbir şey bilmeden konuşmayı kabul etti bizimle. Bunun istisnası, Berlinli Sıla ve Gurbet’ler oldu; onlar kendileriyle neden konuşmak istediğimizi, ne konuşacağımızı ayrıntılarıyla öğrenmek istedi. Berlin, İstanbul’a kıyasla küçücük bir şehir. Çok geniş bir ailem var; büyük bölümü de Berlin’de yaşıyor. Araştırma sahalarından biri, doğal olarak bu geniş aile oldu. Sadece benim ailemde iki kadın Kurtuluş’uz, kim bilir kaç Gurbet, kaç Sıla vardır derken, adı Gurbet, Sıla olan uzak akrabalara selam yolladık, selam aldık fakat hiçbiriyle konuşamadık. Kendini Kürtçe ya da Almanca ifade edebildiği, Türkçe konuşamadığı için söyleşiye katılamayacağını söyleyenler hariç, “gurbet” sanki “uzak olasın” bir sözcüktü. Kendilerinin değil, daha önceki kuşakların meselesini hatırlatıyor; doğrudan doğruya göç kavramını, Almanya’ya göç hikâyesini çağırıyordu. Üzerine konuşacak bir şey yoktu. Bu noktada sorularımıza bir soru daha eklendi: Devletlerin “entegrasyon” olarak tanımladığı süreci siz nasıl tanımlarsınız?

Bu soruya ben nasıl cevap veriyorum diye düşündüm; Berlin’e yakın bir zamanda gelmiş (göç etmiş) birisi olarak, karşıma çok sık çıkan bir kavram entegrasyon. İnsanların bir toplumla bütünleşmesini, o topluma uyumunu anlatmak için çoğunlukla politik alanda kullanılan bir sözcük; kısaca anlamı bütünleşme ve uyum olarak açıklanıyor. Göç politikaları söz konusu olduğunda erk olanın, “sözde” ev sahibinin arzuladığı; azınlığın, gelenin (misafirin ya da kalıcı gelenin) belki de arzusu dahilinde olmayan ve gerçekleştirmekte zorlanacağı bir süreç. Başkalıklarımızı, farklılıklarımızı yan yana başka şekillerde durarak gerçekleştirebiliriz; “Tek taraflı uyumlanma beklentisi de nedir?” diye sorarken buluyorum kendimi. Karşılıklı uyumlanmak mümkün mü? Ve hatta sadece birbirine denk gelen alanları yaratmak ve bu ortak alanlar için hayal kurmak, entegrasyon yerine düşünebileceğimiz başka bir yapı olabilir. Sanatın araçları (kendini görünür kıldığı yerler) bu yan yana durma alanları yaratma konusunda, siyasi alanın kuru ve katı yapılarına karşı epey bereketli.

Söyleşilerde dikkat çeken bir ayrıntı, giderek daha geniş yer kaplamaya başladı: Kadınların büyük kısmı tarafından, sıla ve gurbet, birbirini ikâme eden sözcükler olarak kullanılıyordu. Bu iki mekân, deneyim ve duygu bir noktada sahiden de birbirine mi karışıyordu? Öte yandan, özellikle Gurbet’lerin paylaştığı deneyime göre, isimlerini duyanlar hemen bir gurbet türküsü söylüyordu! Bazen de sılada gurbetlik çekiyorlardı. (Uzun zamandır türküler üzerine düşünen ve podcast’ler hazırlayan sosyolog Sibel Dağ’ın programını dinleyelim.)

Fotoğraflar: Berlin / İstanbul sokak etiketlemeleri, proje arşivi, 2021

“Gurbet değil de Garip adında bir arkadaşım var. Erkek. Garip kalmış değil cesaretli, direngen biri.”1

“Sılacı: Gurbetten sılaya dönen kimse.”2

“Orada yeni bir hayata başlayabilirler, o cesareti göstersinler yeter ki. Çocuk sahibi olabilirler ve orada o çocuklar cennetteymiş gibi büyür.”3

Sıla Gurbet4 söyleşi serisinin üçüncüsünde önce Gurbet, sonra Sıla konuşuyor:

Hasret. Uzaklık. Ara. Mesafe. O mesafedeki hasretlik. Eski dile göre yani. Eski dilde, nereye gitti, gurbete gitti. Gurbet neresi, uzaklık. Gurbet uzaklığı, yalnızlığı anlatır. Annem yalnızdı. Zaten gurbet sözcüğünün adı hasret ve uzaklık. Babaannem, benim doğduğum zaman babam asker olduğu için “Oğlum gurbette, kızının adı da Gurbet olsun” demiş. Babam, bildiğim kadarıyla İstanbul’da, Gebze’de askermiş. Biz Diyarbakır’dayken, köydeyken. Gurbet ismi oradan yola çıkmış. Değişik bir isim mi, evet. Memnun musun, çok değil; anlamını beğenmiyorum. Ama değişik bir isim, evet, değişik bir isim. Başka bir ismim olsun ister miydim, bazen diyorum ki evet, bazen de diyorum ki, yok, değişik bir isim daha güzel. Git gel arasındayım. O zamanlarda büyüklerin üstüne laf söylenmezdi. Gurbet olacaksa, Gurbet. Anneme derim ki “Anne neden Gurbet?” “Babaannen koydu.” “Farklı bir isim koymak istemez miydin?” “İsterdim ama büyüklere karşı gelinmiyordu bizim zamanımızda.” İsmimi sorguladığımda bana bu cevap verildi. Ama annem galiba Gülistan diyordu. Gülistan, gül bahçesi demek.

Gurbet

Etrafımda çok insan var; “Ne güzel ismin var” diyen, “Çocuğuma koyabilir miyim?” diye soran… Sakın ha! Çünkü benim için ikinci bir anlamı var Sıla’nın. İsimler boşuna koyulmuyor insanlara, hepsinin bir anlamı var, hele benim gibi bir insan için çok daha zor; her kelimenin bir anlamı, bir kokusu, bir duyusu olduğuna inandığım için kendi ismimin de böyle olduğunu düşünüyorum. Benim hayatımda benimle bir tür kan bağı olan ya da çok yakın diye kabul ettiğim çoğu insan benden uzakta oldu. Hepsi bunu tatlı bir dille sıla hasretine yordu. Sıla’nın kendisi için öyle bir şey olamıyor, çok zor oluyor… Benim için özlemek gerçekten öğrendiğim bir duygudur. Sevmeyi öğrenmek gibi özlemeyi de öğrendim. Sıla kolay bir isim değil, kolay taşınabilecek bir kelime de değil.

Benim için gurbet mi neresi? Yani uzaklık neresi mi? Uzak. Mesafe. Aralık. Yurtdışı diye aklıma gelir benim ilk etapta. İstanbul’un her yerine gidebilirsin. Ama yurtdışında bazı engeller önüne gelir. Nedir bunlar? Pasaporttur. Vizedir. Benim için gurbet yurtdışıdır. Ama Türkiye’nin her yerine gidebilirim, çünkü gurbetlik çok sayılmıyor. Telefon var. İnternet var. Diyarbakır, benim için sıla. Ev. Benim memleketim. Şu anda eşimle çok mücadelesini yapıyoruz. Ben gitmek istiyorum, bırakmıyor. İnsanın doğduğu yer, bir çorak arazi de olsa, insan orayı özlüyor işin açıkçası. Bana diyor ki “Sizin memleketinizi ben geldim, gördüm. Hiç de güzel bir yer değil.” Ama tamam, sizin memleketiniz güzel ama ben kendimi oraya ait hissetmiyorum; çünkü orası benim doğduğum, büyüdüğüm yer değil; gözümü açar açmaz baktığım yer değil. O çorak arazi benim için cennet.

Benim adım Sıla çünkü Almanya’da doğmuşum. Beş yaşına kadar oradaymışım. Hiç Türkçe bilmiyormuşum. Önce annemle ben İzmir’e taşınarak dönüş yaptık. Onlar o zamana göre doğru bulduklarından, Almanca konuşmayı keserek Türkçeyi daha hızlı öğreneceğimi düşünmüşler. Ama dille hayatım boyunca sorunum oldu; çünkü dili birinden ders alarak öğrenmedim. Duyduklarımla öğrendim, dolayısıyla duyduğum şey tamamen duygularımın yönlendirdiği bir dil geliştirdi. Bazı kelimeler duygu olarak bana ne hissettiriyorsa anlamı da öyle zannediyordum. Mesela “sevinç” kelimesi benim için güzel bir şey değildi, sert bir şeydi, dolayısıyla sevinç kelimesini ben çok sonra kullandım. Hatta kendimle inat ettiğim için insanların yeni yaşlarını, yeni yıllarını kutlarken “Sevinçleriniz bol olsun” demeyi bir alışkanlık edindim.

Benim için bulunduğum yer, gurbet. Deseler ki “Gurbet, istiyor musun memleketine gitmeyi?” İş imkânı olsaydı, evet. Memleketimi çok seviyorum. Şu anda bile bazen eşime diyorum ki “Gitsem, bir on beş gün kalsam”. Mesela çatışma döneminde gittiğimizde eşim çok korkuyordu. Yollarda aramalar, yollarda çevirmeler, üstümüzden savaş uçakları geçiyor. “Ya” diyor, “Siz burada nasıl yaşıyorsunuz?” İşte onun yaşayamayacağı, korktuğu yerde, biz oranın hasretliğini çekiyoruz. Seviyoruz. Çok seviyoruz. Asker de olsa, polis de olsa, ne kadar kısıtlaması olursa olsun, ben memleketimi çok seviyorum. Eşim Ordu Ünyeli. Onun memleketi mesela, muhteşem bir yer. Eğer ben İstanbul’da doğmuş olsaydım, “Nereye yerleşmek istersin?” deseler, orayı tercih ederdim. Ama kendi memleketim olduğu süre içinde, gözüme gelmiyor. Ama onun memleketi de muhteşem bir yer. Kayınpederimin büyük bir balkonu var, şöyle geniş… Orada karşımızda bir dağ var, üstünü duman sarıyor, her taraf yemyeşil; egzoz dumanı, fabrika dumanı diye bir şey yok. Bir çay içiyorsun, her şeyin keyfine varıyorsun. Sabah hiç yorgun kalkmıyorsun. Bol oksijen. Çok güzel ama benim memleketim değil. İlk zaman yabancı hissettim. Sonradan da alıştım.

Sıla olarak bugünkü dünyaya baktığım zaman insanların evlerinden, topraklarından, aile ilişkilerinden koparılıp göç etmeye zorlanmaları, bana göre açlıktan bile daha zor. İnsan aç kalarak ölebilir evet, ama insan hiçbir şeysiz bir yere gitmeye zorlandığında, binlerce parçaya bölünüyor. Bu dünyanın göç sorunu beni derinden yaralıyor. Bugünkü dünyada gurbet ve sıla o kadar acayip yerlere gidiyor ki, koparılmışlık, kahverengi ve yalnızlık. Ben her ne kadar kendi masalımı yaşasam da... Sıla bence cinsiyetsiz ve çoğul bir kelime. Bugünkü dünyada taşlar yerinden o kadar oynadı ki, sıla hasreti hepimizin içinde artık.

Sıla

Tabii, ben memleketime gittiğim zaman anadilimi konuşuyorum. Hatta ailemle sırf unutmamak için konuşuyorum. Yani ben 36 yaşındayım. 6 yaşıma kadar sürekli kendi dilimi konuştum, 6 yaşımdan sonra dilimin içine Türkçe girdi, ondan sonra da mecburen Türkçe konuştum kimse Kürtçe bilmediği için.

Tabii Almanca ile de çok tuhaf bir ilişkim oldu. Annemle babam çok iyi bildikleri halde, ben hiç Almanca konuşmadım Türkiye’ye dönüşümüzden sonra; unuttum Almancayı. Türkçeyi sokakta ve babaannemden öğrendim. Söylediğim ilk cümle “Ana karnım gavrıyo!” “Anne, karnım ağrıyor” yani. Öğrendiğim Türkçe, Ege şivesi.

İstanbul’dayken gurbette hissediyorum. Burada kendimi sılada hissettiren pek bir yer yok. Ben daha çok doğallık, doğa âşığıyım. Yani metropole hiçbir zaman alışkın olmadım. Bu parçaya kendimi ait hissetmiyorum. Şimdi eşim diyor ki “Emekli olunca memlekete gideceğiz”. Tabii benim memleketime gelmez de, “Evet gidelim” diyorum. Çünkü neden? Ben doğayı seviyorum. Oraya ait hissediyorum kendimi. Ben doğanın bir parçasıyım. Doğayı seviyorum ve doğaya gitmek istiyorum. Metropolü sevmiyorum. Bana sorulsaydı, “Apartman dairesi mi istersin yoksa bahçesi, hayvanı olan bir gecekondu mu?” deselerdi… Tavuk yetiştirmek ve ekip biçmek isterdim. Kışın kış sebzesi, yazın yaz sebzesi gibi. Gecekonduyu tercih ederdim. Şartlar insanın önüne böyle bir şey çıkartmıyor tabii. Ev almak için yola çıktığımda evlerin ne kadar gereksiz pahalı olduğunu gördüm; aslında elimdeki parayla bir üst kata çıkamadım ya da geniş bir yer alamadım. O kadar çok şeyden feragat ettim ki… Bazı insanlar bir şeyleri seçerken bazı insanların seçme hakkı yok. Veya kısıtlı. Ben o uç noktaları yaşamak istemediğim için kırsalı tercih ediyorum. Mesela köyde bir ev yapmak istesen arazin geniş, istediğini yapabilirsin, kafana göre ekleme de yapabilirsin. Ama İstanbul’da böyle bir şansın yok. Bir ekleme yapabilmen için senin belediyede kapı kapı dolaşman gerekiyor. Ama köyde öyle bir şey olmaz, köy yeri yani! Tapusu sana aitse istediğini yapabiliyorsun. Kısıtlanmayı istemiyorum. Mesela bugün çalıştığım ev. Camını sileceğim, adam bi cam yapmış. Evi yaparken evet görselliğe çok önem vermiş ama silerken de arkadaşım, sen silen insanı neden düşünmüyorsun? Ben orada şekilden şekle giriyorum.

Gurbet kendi coğrafyam… Şöyle diyeyim, yakınlarım yurtdışında yaşıyor. Peynir özledim, şunu özledim, bunu özledim diyorlar. Kibrit özleyen bile var! Ben hayatımda hiç yemek ayırt etmedim. Meraklı bir adamım; yemeyeceğim hiçbir şey yok. Neredeyse her şeyin tadına bakarım. Coğrafya dediğimiz şeyin kendisi gerçekten de benim için ısı. Güneş ısısı değil dediğim şey, bayağı yürek ısısı. İkincisi renk, üçüncüsü koku. Yani bunlar hep hasret duyulacak şeyler.

Benim yurdum Türkiye. Türkiye’de yaşıyorum ama Türk değilim, Kürdüm. Özlem… Bir özlemim yok. Çok sık gitmediğimi için memleketimi özlüyorum, topraklarımı görmek istiyorum. Sıla doğup büyüdüğüm, özlemini çektiğim yer. Gurbet galiba İstanbul. Yaşam şartları burayı gerektiriyor. Oturmayı istediğim yer değil. Bilsem ki memleketimde geçineceğim, burayı tercih etmezdim. Ama iş, yaşam şartları burayı gerektiriyor. Ben oraya gittiğimde herkesin haberi oluyor. Önce bir araya toplanıyoruz. Hoş sohbet, muhabbet. Bu hoş sohbet, muhabbet de Türkçe üzerinden gitmiyor. Anadilim Kürtçe, Kürtçe üzerinden gidiyor. Oraya alışıyorum, bu sefer İstanbul’a dönünce, İstanbul’da zorlanıyorum. En son eşimle gittiğimizde eşimle de Kürtçe konuşmaya başladım. “Hayatım, artık o şeyden bir çıksan” diyordu. Daha özgür hissediyorum kendimi. Aslında ait olduğum yer orasıymış gibi. Sanki burada bir kısıtlama varsa, orada bir kısıtlama yoktur. Hem dil açısından hem serbestlik açısından daha özgür hissediyorum.

Anne tarafım Polonya asıllı. İkinci Dünya Harbi’nin ilk çıktığı nokta Almanların heimat dedikleri yer. Yani aslında bir zamanlar Polonya toprağı olan, Hitler’in “Burası onların değil, bizim olmalı” dediği yerde anneannem doğmuş. Ben nedense ilkokul beşten itibaren hep İkinci Dünya Harbi okudum. Hâlâ daha ne zaman İkinci Dünya Savaşı ile ilgili bir şey çıksa elim ona gider, tabii şimdiki aklımla bunları izlerken elbette başka yorumlarım var; dipten dibe ana vatan dediğimiz şeyin ne olduğu ve insanın kendini nasıl bir vatana dahil edebildiği konusu, benim için hep çok ilginç oldu. Ben Anadolulu bir insanım. Annemle babamın bana yaptığı en büyük iyiliklerden biri, on iki yaşımda elime bir otobüs bileti verip beni kendi başıma seyahate yollamalarıdır. Dünyayı çok az gördüm ama Türkiye’nin neredeyse her yerini gördüm. Benim için her yol bir üniversitedir. Yaptığım bütün yollar çok kıymetlidir. Anadolu’da çok dolaştım, çok güzel insanlar tanıdım, çok kıymetli sofralara misafir oldum, çok insanla dertleştim, el ele tutuştum ve çok sevdim, gerçekten yürekten çok sevdim. Hep şaştım, insanlar şimdi biraz daha farkındalar ama ben bunları yaparken insanların haberi yoktu Doğu’dan Güneydoğu’ndan… Tek başıma seyahat ediyordum. Sonradan anladım, Türkiye’de kadınlar çok kolay seyahat etmiyorlar tek başlarına.

1. Söyleyen: Elif Tante (Elif’le Sema’nın sohbetinden).

2. Ali Püsküllüoğlu, Türkçe Sözlük (İstanbul: Can Yayınları, 2006).

3. Norman Ohler, Harro ile Libertas / Bir Aşk ve Direniş Hikâyesi, çev. Tanıl Boral (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021).

4. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Gurbet ve Sıla’ya teşekkürlerimizle…

dil (lisan), göç, gurbet, Seçil Yersel, Sema Aslan, sıla, Sıla Gurbet projesi, uyum