Rüzgâr Değil
Kasırga
Sıla ve gurbet üzerine konuşurken başlangıç noktamız hep, önce kavramın konuştuğumuz kadınlardaki karşılığını duymak oldu. “Siz sıla ve gurbeti nasıl tarif ediyorsunuz?” Sadece kendini değil, neredeyse tüm ailesini gurbet-zede olarak anlatan, adındaki yüke işaret eden Gurbetler; gurbeti bir yolculuk, bir öğrenme, başka türden bir buluşma olarak gören (az sayıdaki) Sılalar… Kendi varlığımızın mekânını hayal etmeden ne sıla ne de gurbet anlam taşıyor. Bu nedenle olsa gerek, kadınlara “Ne demek?” diye sormadık, “Nasıl tarif edersiniz?” diye sorduk. Ve yine aynı nedenle, sıla ve gurbetin sohbet boyunca sıklıkla yer değiştirdiği, bazen dönüştüğü çok sayıda cümle, bizi hemen başa taşıdı: Peki o zaman gurbet neresiydi? Ah! Belki de sılan orasıdır?
“Atla dolaşmaya devam ettik, kuzenim Murad da şarkı söylemeye. Bizi gören de hâlâ eski vatanımızdaymışız sanırdı -gerçi bazı komşularımız asıl ait olduğumuz yerin orası olduğunu düşünmüyordu değil. Bıraktık at canının istediği kadar koşsun.”1
“Sözlerin yurdunu bilenler için
Bir başka dil saklarız dilimiz içinde”2
“Gurbetlikten çok çeken insan oluyor. İyi yapıyorsunuz bunu araştırırken.”3
Sıla Gurbet söyleşi serisinin altıncısında4 önce Gurbet, sonra Sıla konuşuyor:
Gurbet… Bana hep soruldu “Babanız Almancı mı, Almanya’da mı yaşıyor?” şeklinde. Bu yüzden hep yurtdışı odaklı bir kelime olarak geldi bana. Sılayı da biraz daha memlekete kavuşma, gurbete göre daha yakın mesafe olarak tanımlayabilirim. Adımı babam vermiş. Tunceliliyiz, Dersimliyiz. Memleketten göç edip İstanbul’a gelince yıllardır bitmeyen bir özlemi varmış... Ben daha piyasada yokken anneme demiş ki “Bir gün bir kızım olursa adı Gurbet olacak.” İsimleri insanlara ağır gelir ya, bana da böyle oldu, hatta babama bazen esprisine “Seni mahkemeye verip adımı değiştireceğim” diyorum, “Yok ama bak adın çok güzel” diyor. Belki köyde doğsaydım adım Gurbet olmayacaktı. Belki kendi öz yaşantımın içerisinde, dilimin konuşulduğu, inançlarımın yaşandığı bir eve, bir haneye, bir köye doğduğum için her şey çok normal olacaktı. Belki bu kadar çok şeye tanık olmayacaktım. Israrla “Bakın ben de varım, ben de böyleyim” demeyecektim. Biz üç kardeşiz. En küçüğümüz Hasret. Ortancamıza Garip adını vermek istemiş babam, doktor kızmış ne kadar melankolik diye.
Çok arabesk sıla ve gurbet. Bu konuyla ilgili çok düşüncem oldu, niye bu isim olmuş diye. Annem hep şey derdi, ben doğduğumda hastanede sormuşlar “Neden Sıla koydun, çok hasretlik kalırsın, çokça bir yerlere gider” diye. Çocukken bir de hep şey derlerdi, “Almanya’dan mı geldin?” Almanya’dakiler çocuklarının isimlerini Sıla koyarmış. Eskiden şaşarlardı, ne değişik bir isim, çok kişide olmadığı için, garip gelirdi insanlara. Ruhun arayışı gibi geliyor bana Sıla. Bir yerden bağımsız olarak, kendine hasretlik gibi geliyor. “Sıla mı gurbet mi, adını sen koy” şarkısı geliyor aklıma. O yüzden arabesk dedim. İnsanın kendi varoluşuna duyduğu özlem geliyor aklıma, Sıla deyince. Kendi otantikliğine duyduğun özlem. Mesela ben şu anda doğup büyüdüğüm yerdeyim. Buradan gittim, başka yerlerde de yaşadım. Orası gurbet eller, annem beni özlüyor falan. Ama tekrar buraya döndüğümde, sılaya vardığımda… Bulduğun şey kendi çocukluğun oluyor. Doğduğunuz yere yetişkinken geri döndüğünüzde bütün çocukluk anıları tekrar açığa çıkıyor. Kendi otantikliğine bir yolculuk gibi oluyor. Aynı yerde de kalmış olabilirsin, o zaman yine insan kendinden uzaklaşıyor.
İstanbul doğumluyum, annem babam evlenip İstanbul’a göç etmişler. Ben 2 yaşındayken Kocaeli bölgesine tekrar göç etmişler. Köyden şehre, şehirden tekrar köye gibi bir durum olmuş aslında. Daha da kötü hatta, düşünün su yok, elektrik yok; gecekondular yapılıyor, yıkımlar var hatta. Kaç kere gecekondumuz yıkılmış, en sonunda annem isyan etmiş, beni almış, “Yıkacaksanız hep beraber bizi bu evin içinde yıkın, yeter artık!” Sonra tabii izinler alındıktan sonra daha ferah bir seviyeye ulaşıldı. Babam İstanbul Şişli’de çalışıyormuş. Sabah gidip akşam geliyor. Annem gün boyu beklermiş ki babam bir ekmek alıp getirebilsin. Çevrede bakkal yok, hiçbir şey yok. Oysa eğitim kalitesini falan düşündükleri için bir de yani köy ortamında çocuğu yetiştirmek, kalabalık aile içinde olmak sıkıntı olur diye İstanbul’a geliyor babam önce. İşe başlıyor, ilk halamı sonra annemi yanına alıyor. Orada zengin muhit içinde fakirliğin en dibini yaşıyorsun. İçinde farelerin dolaştığı barakadan bir ev. Daha iyi bir yaşantıyı aramak yerine var olanla yetineyim demiş babam. Azıcık aşım kaygısız başım. Sonra da Gebze’ye gitmek gibi bir hataları olmuş. Durumu oradan kurtarmak yerine daha da dibe gitmek… Biz yıllarca var olmanın savaşını verdik. Çok fazla göç alan bir yer olduğu için hem etnik kimliğimizle hem dini inançlarımızla, çok fazla tepki aldığımız, biraz daha bastırıldığımız bir yer oldu Gebze. Mesela şöyle söyleyeyim size, ben Alevi olduğumu ortaokulda öğrendim. Ailemden değil, okulda çok da kötü bir şekilde öğrendim. Kürtlük meselesi de ayrı bir konu. Benim anneannem evin içinde hep Kürtçe konuşurdu. Tek bir Türkçe kelime bilmezdi ve ben hep şöyle düşünürdüm; benim anneannem Fransız herhalde, yabancı, hiç Türkçe bilmiyor, hep işaret diliyle konuşuyor. Bu Fransız kadın yine ne söylüyor, ne anlatıyor?
Çok düşündüm bu konu üzerine; boşandığım, ayrıldığım zaman şunun için ağlıyordum; evim ne olacak diye ağlıyordum. İlk ayrıldığım gün babamın evinde kaldım, babamın evinde de 20 yıl kalmamıştım. Oturduğumuz apartmanın adı Sıla Apartmanı’ydı. Ben 1 yaşındayken o apartmana taşınmışız, tek çocuk benmişim, beni çok seviyorlarmış, o yüzden bütün komşular “Sıla koyalım apartmanın adını” demişler. Ben o apartmanda 11 yaşına kadar oturdum, annemle babam ayrılana kadar. Sonra annemle babam ayrıldığında, annemle evden ayrılmak zorunda kaldığımızda çok ağlamıştım yine, ama babamdan değil de Sıla Apartmanı’ndan ayrılıyorum diye. Ayrıldıktan 20 yıl sonra babamın evinde ilk kez kaldım. Boşanınca Sıla Apartmanı’na dönmüş oldum yani. Ben böyle hıçkıra hıçkıra ağlarken düşündüm, ben burası için de ağlamıştım. Şimdi boşandığım için de ağlıyorum ama burası benim için hiçbir şey ifade etmiyor. Bayağı bir düşündüm sonra, kaldığım evleri düşündüm. Çünkü benim için çok önemli kaldığım evler. Çok fazla ev değiştirdim. Benim için kıymetli o evlerde geçirdiğim zamanlar. İnsanın evi kendidir diyeceğim, çok klişe gibi olacak ama. Ben neredeysem benim evim orası. Yıllar önce ağladığım o evin de bir anlamı yok, bu evin de bir anlamı yok artık, çünkü ben orda yokum. Bulunduğum her yeri yuva hâline getirebilirim.
5 yaşından beri her yaz biz Dersim’e gittik. Bağlarımızı hiçbir şekilde kopartmadık. 5 yaşında gittiğimde babamın babasının köyü yerinde duruyordu. Sonra olaylar başladı ve biz orada çok sıkıntılı günler geçirdik. Sürekli çatışmaların ortasındaydık. Dışarı çıkamıyorsun, bir yere gidemiyorsun. Biraz sakinledikten sonra biletlerimizi alıp apar topar Gebze’ye döndük, ondan sonra uzunca gitmedik memlekete. 4 yıl sonra gittiğimizde de hiçbir şey kalmamıştı yerinde. Ev denen bir şey yoktu. Gidip gördüğün zaman insanın anıları canlanır. 5 yaşındaydım ama hani şurada oturup çay içmiştik… Tekeyi tutup keçi diye sağmaya çalışmıştık kardeşimle... Bir şekilde bağlanıyorsun köklerine. Ben ilk zamanlar gittiğimde adapte olamamıştım, dışarıda banyo yapmak garip gelmişti, telefon-internet yok. İlk kaldığımız ev babamın amcasının eviydi, çatıda yılanlar, evin altında fareler... Babam gayet sakin, “Uyu” diyor. Bir gece kriz geçirip ağla ağla yıktım etrafı. “Beni buradan götürün, çıldıracağım artık!” Yukarıdaki yılanlara mı adapte olayım, aşağıdaki farelere mi? Sonra apar topar döndük. Şimdi lojman olduğundan beri daha rahat tabii, banyo tuvalet içeride. Artık zaten eski ev kalmadı. Tadilat geçirdi bütün evler. Eski havası kalmadı tabii.
Benim gurbette kafam şöyle karışıyor galiba. Birisi gurbete gitmiş ve siz bekleyenseniz çok farklı bir şey oluyor. Siz gurbetteyseniz o da başka bir şey oluyor. Ben kendimi burada gurbette olan kişi olarak alayım. Bekleyen kişi olduğumda çok farklılaşıyor durum, öyle olunca daha bir özlem dolu kişi oldum. Ama ben gurbetteyken bir şeyler öğreniyorum; bekleyen kişi isem öyle olmaz. Gurbet için renk düşündüğümde, sarı diyebilirim, ama daha toprak sarısı, yani kuru, toprak rengi gibi. Gözümün önüne şöyle bir şey geliyor; Fas gibi, eski, Arap şehirleri gibi. Belki Mardin, topraktan taştan evler, kiremit rengi, otantik, şerbet, reyhan şerbeti gibi ve “Uuuuuu” diye bir rüzgâr. Gurbet böyle gibi. Sıla… Sıla benim için artık bir de masallarla özdeşleşiyor. Masallara, hayallere duyduğumuz özlem ve yuvamızın masallar, hikâyeler ve anlatmak olduğunu hatırlamanın bir sembolü olarak yeniden ve yeniden şekilleniyor... Bir de sıla daha bahçe gibi geliyor, meyve bahçeleri, mandalina falan, narenciye; çiçekli. Peyzaj bir bahçe gibi değil de daha her yerden bir şeylerin çıktığı, içinde bir gölet olan, sıcak değil, bahar, belki ilkbahar. Biraz daha serin, bahçe geliyor, büyük ağaçlar değil de meyve ağaçları… Elma, portakal, nar… Yabani bir bahçe.
Bu kavramları ailemle daha bütünsel olarak yaşıyorum. Travmaların başladığı, çözümlendiği yer, zaman zaman ayrılıkların yaşandığı yer. Nişantaşı, Bebek gibi bir yerinde İstanbul’un, kendimi daha çok gurbette hissederdim. Babamın köyü Alhan’da sılada hissederdim. Çayların içildiği, babamın okul anılarını anlattığı… Sılayı oraya koyabilirim.
Tabii ki “Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” türküsüyle cevap verebilirim. Kadının bir sığınma durumu var, kendi ayakları üzerinde duramıyorsa kadın bu bütün her şeyi etkiliyor. Kadın olarak öğrenci olduğunda da zorluklar var, evi kim tutmuş, ne yapıyorsun konuşuluyor; evlendiğinde de bir statüde oluyorsun. Yeni gelinlik statüsü ve durumu çok ezici bir şey. Bir savaş içinde buluyorsun kendini. Boşandığında maddi bir imkânın yoksa, bir yerden bir yere gidiyorsun; orada annenin evinde kalmak, bir yere sığınmak, başka bir şekilde evlilik yapmak zorunda olmak. Ben bunları maddi olarak çok birleşik görüyorum. Bir adım atmak istiyorsun, bir kadın olarak doğduğun yerden çıkmak istiyorsun. Eğer maddi bir gücün yoksa gidemiyorsun, bir diğeri de hemen yaftalanıyorsun, ne yapacaksın orada, kötü yola mı düşeceksin diye. Oradan gitme imkânın da yok aslında. Toplum kadına ayrımcı davransa da hayat her iki cinse de ezici davranıyor. Kadın olarak bunları yaşıyoruz ama erkek olarak da bir sürü sıkıntı yaşanıyordur tabii. Hayatın genel eziciliği için de bir yerden bir yere hareket etmek çok zor. Gitme kararı çok zor, kalma kararı da zor.
1. William Saroyan, Aram Derler Adıma, çev. İrma Dolanoğlu Çimen ve Ohannes Kılıçdağı (İstanbul: Aras Yayınları, 2017).
2. Gülten Akın, Susarak, Gülten Akın Bütün Eserleri I (İstanbul: YKY, 2019).
3. Sıla Gurbet söyleşi notları, isimsiz. Sema’nın not defteri.
4. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Gurbet ve Sıla’ya teşekkürlerimizle…