Rüzgâr Değil
Kasırga
2018 yılından itibaren düzenli düzensiz aralıklarla yaptığımız söyleşiler ilerledikçe sıla ve gurbet arasında yeni mekânların açıldığına tanıklık ettik. İsimleriyle sıla ya da gurbete ev sahipliği yapan kadınların anlatılarında özlem (hasret) ortak duygu hâli olarak belli bir yer tutuyordu. Emine Sevgi Özdamar Der Hof im Spiegel isimli kitabında Sehnsucht (hasret) kavramını “görmeyi özlemek” olarak çevirir. Almanca kavram, Türkçe düşünme hâlinde genişler: “Sehnsucht: Sucht nach Sehnen, Can, es gibt in keiner Sprache so ein Kräftiges Wort. Sucht nach Sehnen.”1 Her bir göç ve yer değiştirmeyle mekân algımızı ve duygumuzu güçlendiren deneyimler elde ederiz; bizi biz yapana, bizi biz yaptığını düşündüğümüze yeniden dönüp bakarız. Ya bağlarımız güçlenir, bağlarımız güçlenirken, özlem içinde belki de fark etmeyiz ki bambaşka bir yeri özlemekteyiz ki bu yer o zannettiğimiz yer olmaktan uzaklaşmıştır bile ya da tamamen şüpheye düşeriz, yer duygumuz sarsılmıştır; belki de hepsi aynı anda olur, zaman geçtikçe yer değiştirmenin duygusal ivmesiyle bambaşka bir yerde bulabiliriz kendimizi. Artık yeni bir yerdeyizdir.
“...Berlin’deyim, nihayet tekrar Berlin’deyim, diye düşünüyordum. Bir yere veya yurda ihtiyacım yoktu ama burada yaşayabilmek de bir lükstü. Berlin benim bir parçamdı, beni hayata bağlayan iksirimdi. Bundan hiçbir zaman, şu anda olduğum kadar emin olmamıştım.”2
“Kendime gidecek bir yer bulamadım.”3
Sıla Gurbet söyleşi serisinin yedincisinde önce Gurbet, sonra Sıla konuşuyor4:
İsmimi, yaşadığım coğrafyadan alıyorum. Siirtliyim. Doğduğumda babam İstanbul’daymış, bundan dolayı ismimi Gurbet koymuşlar. Gurbetliğim babamla başlıyor. Onun bugün hayatta olmaması da bir etken; babamın hayatımdan çıkmasıyla ikinci kez gurbete düştüm.
Annemle babam öğretmen lisesinde okumuşlar. İkisi de ilköğretim müfettişi. Öğretmen okulundan 18 yaşında mezun olup, çok uzun seneler Doğu’da, evlerinden uzakta, çok küçük yaşta görev yapmak zorunda kalmışlar. Düzensiz bir hayatları olmuş. 30 yaşında müfettiş olmak için üniversite okumaya karar vermişler ve orada tanışmışlar. Yine çok uzun seneler çocuk isteyip, aile olmayı isteyip beni çok geç elde etmişler. 40 yaşlarına doğru... Yani hep bir özlem olmuş köklenmeye dair. Ve onlar bana bu ismi yakıştırmışlar. Seneler sonra bir araya gelip, bir yere ait olup, köklenip, yaptıkları çocuğa Sıla ismini yakıştırmışlar… Bu kadar özlemle bir çocuk isteyip, daha sonra o çocuğun 19 yaşındayken gitmek istemesi ve gitmesi, onu özlemeye devam etmeleri ironik. Benim de ismimin Sıla olup, dilini bile bilmediği bir ülkeye gelip, çok da uzun seneler zorlanıp…
İnsanın doğduğu büyüdüğü yere sıla derler ama insan kendini nereye ait hissediyorsa, sıladır orası. Oraya ait değilse bence hiçbir yer sıla değildir. Bu bir annenin babanın evi olabilir, bu bir eşin yârin evi olabilir, hiç fark etmez. Kişi kendini nereye ait hissediyorsa, sıla orası bence. Bulunduğumuz coğrafya her anlamda sıkıntılı bir coğrafya, kendimi çok ait hissedebildiğimi düşünmüyorum, son zamanlarda yaşanan gerek politika olsun gerek başka sebeplerden olsun, mekân olarak buraya kendimi çok ait hissetmediğimden dolayı, burada da kendimi gurbette hissediyorum aslında. Mekânsal olarak bana kazandırdığı kavram bu.
Türkiye her zaman bir şeyler yapmak istediğim bir yer olacak benim için. Benim idealim akademisyen olup oraya dönmek ve Almanya’da işler nasıl yürüyor, mimarlar nasıl çalışıyoru Türk çocuklarına aktarmaktı ama bu değişti sanırım. Akademinin hayal ettiğim gibi olmadığını fark ettim. Hiçbir zaman yaşamayacağım bir yer olarak görüyorum Türkiye’yi, hiçbir zaman orada köklenmeyeceğim. Sebebi biraz politik de… 2016’dan bu yana biraz küsmüşlük de var bende ülkeye. Biraz o yüzden. Buraya alışmak için bu kadar acı çektikten sonra… Bedelini ödedim gibi geliyor bana.
Ben çok çok küçükken İstanbul’a taşınmışız. Sonra da tatillerde, düğünlerde, bayramlarda, cenazelerde gittiğimiz bir yer hâline geldi Siirt. Orada akrabalarımız yaşıyor. Kültür olarak da kopmadık, annem için hâlen yerde yemek yemek önemlidir, Siirt’te bu şekilde yemek yenir, evimizde hâlen yöresel yemekler tüketilir. 30 yıldır İstanbul’da yaşamamıza rağmen, evet aksanımıza yansıdı, Türkçeyi düzgün konuşma anlamında, Türkçeye hâkim olma anlamında bize bir şeyler kattı ama kültür olarak Siirt’ten kopamadık diyebilirim. Kopmak da istemedik açıkçası. Siirtli olmayı, bulunduğumuz coğrafyaya ait olmayı da seviyoruz aslında. Bir yerde, bir toplulukta göğsümüzü gere gere söylüyoruz da.
Sanırım daha bu sene, 10 sene sonra yani, Almanya’da yaşıyorum dedim. Ve çok özledim. Hep özledim. Annemle babam beni geç elde ettikleri için, onları kaybetme korkum da çok var. Yaş farkından dolayı. Onlarla geçirdiğim her an, çok önemli. Benim için de çok zordu uzakta olmak. İsmimin Sıla olması hem benim hem ailem için ironik.
Biz 6 kardeşiz; bu konuda Doğulu kimliğimizi sonuna kadar koruyoruz. Kardeşlerimin isimlerinin benimkisi gibi anlamları yok; isminin hikâyesi olan bir benim sanırım. En büyük abim Remzi, Hayrettin, ben Gurbet, Zafer, Adnan ve Şirin. Çok birbirinden alakasız isimlerimiz.
Selin, Helin, Pelin gibi soft, hafif bir isim değil; bir ağırlığı var Sıla’nın. Ama ben hayatta Selin, Helin, Pelin gibi hafif olmak isteyen biriyim. Yine de “Acıyla ilgili, hüzünle ilgili bu isim” dediğimde ailem “Hayır, özlemle ilgili, sevgiyle ilgili” diyor.
Gurbet ismini çok seviyorum. Yadırgandığı için… Birçok türküde, birçok hikâyede geçtiği için… Biri gurbet dediğinde bir gurbet türküsü patlatıyorlar, o yüzden seviyorum. Akılda da kalıcı oluyor. “Aa Gurbet mi, neden Gurbet?” Bu, insanlarla yeni bir diyalog oluşmasına sebep oluyor, yeni tanıştığım kişilerle ismimin hikâyesiyle bir sohbet başlıyor, sonra bir bakıyorum, hayat hikâyesine girmişim. Birbirimizi daha yakın tanımış oluyoruz. Mesela Ayşe Fatma olsa, isim koymuş olmak için koyulmuş olurdu ama Gurbet olunca bir hikâyesi oluyor.
Kişisel olarak köklenmekle karmaşık bir ilişkim var. Köklenmeyi çok başarabilen bir insan olmadım bugüne kadar. Yani hep dibini görmediği sulara atlayabilen, değişen, sabitlikten çok hazzetmeyen biri oldum. Köklenmek, son durak. Vazgeçilemeyecek bir karar. Biraz korkutucu bir şey benim için. Aynı zamanda istediğim bir şey de. Eninde sonunda ulaşmak istediğim bir nokta.
Sılam neresi? Ben sanırım bir yerleri keşfettiğim zaman kendimi mutlu hissediyorum. Bir yere ait değilken, bir şeyleri ararken daha mutluyum, benim sılam belki bir şeyleri araştırmak, bir şeyleri keşfetmek olabilir. Siirt mesela doğduğum yer, aynı zamanda babamı da gömdüğüm yer. Yere göğe sığdıramadığını bir avuç toprağa sığdırdığın yer anlamında.
Ben gurbetteyim, evet. Gerçi şu an öyle hissetmiyorum; olmam gereken yerde hissediyorum. Ama bundan önce hep gurbette hissettim. Zor bir duygu. Biraz acı bir duygu. Etrafınıza ait hissetmediğinizde, farklı hissettiğinizde bunun sorumlusu hem benim kendi entegrasyon sıkıntım hem de kültürün de biraz… Dış faktörlerin etkisi olan bir şeydi. Zor. Yalnız bir his. Ne kadar kabullenildiğinin ne kadar açık davranıldığının… Birinin davet edilmesine gerek yok. Kişi isterse çevresiyle ilişkilenebilir bence, kendi sorumluluğudur bu. Ama ilişkilenme kapasitesi de önemli etrafının. Ben Brandenburg Teknik Üniversitesi’nde okudum, Cottbus’da. Hiç duydunuz mu bilmiyorum ama küçük bir Nazi köyü. Bunu söylemek hiç istemezdim fakat gerçekten öyle. Orada yabancı olmak, koyu saçlı biri olmak biraz sizi dışarıda bırakıyor. Üniversitede hiç hissetmedim bunu ama şehrin kendisi zenofobik bir şehirdi. Biraz bunun da etkisi olduğunu düşünüyorum. Ve tabii çok istenmiş tek bir çocuk olmanın, o şekilde büyümüş olmanın daha sonra yaşadıklarımla tezat oluşturması da var. Yani çok sevilmiş olmak ile “Seni burada istemiyoruz” denen bir yerde yaşamak, çok tezat. Bu, uzun seneler kendimi gurbette hissetmeme sebep olmuştur. Cottbus’dan ayrıldıktan sonra gurbette hissetmemeye başladım. Berlin’de yaşadım, şimdi Bochum’da yaşıyorum; sanırım onun da etkisi oldu.
Genel olarak ismimin anlamında hem mutlu hem hüzünlü olmak var. Yeni bir yere gittiğim zaman, yeni bir yeri keşfettiğim zaman iki duyguyu aynı anda yaşarım. Bulunduğum yerden başka bir yere geçiş yaptığım zaman içimde bir coşku vardır, yeni insanlar tanıyacağım diye, bir yandan da geride bıraktıklarımın hüznü vardır. Aslında ben bu anlamda ismimi çok taşırım. Konuşurken fark ettim ben de şimdi. Gurbetlik bu anlamda iki duyguyu da içinde barındırıyor.
Herkes özel olduğunu hissetmek ister belki. Bende de vardı böyle bir his; ben özelim hissi. Türkiye’deki konumum, buradaki konumuma göre biraz daha farklıydı. Türkiye’de daha az incinebilir bir yerdeydim. Koruma altındaydım. Sosyal olarak da hem vatandaş olmanın hem de müfettiş anne babanın kızı olmanın verdiği bir rahatlık mı diyeyim, bilemiyorum, öyle bir statü vardı. Ama burada, vizeye aktif olarak başvurması gereken, “Ben burada yaşayabilir miyim?” diye böyle kâğıtları koyması gereken, bürokratik süreçlerden sonra kabul edilen biri olmak, farklı bir konuma sokuyor insanı tabii. Dili de çat pat konuşuyor olmak… Bundan da uzun süre kaçtım mesela. İngilizceyi iyi konuşurum ve uzun süre İngilizce konuşmak istedim, çünkü kendimi o konuma sokmak zor oldu; o çok incinebilir bir konum. “Pardon ne dediniz? Affedersiniz, anlamadım?” Bundansa, karşımdakinin benim dil becerime yetişmeye çalıştığını görmek benim için daha rahat bir yerdi. Çok incinebilirliğe açık mıydım, ne yaptığımın farkında mıydım gelirken… Bilmiyorum.
Gastronomi okuyorum. Güneydoğu yemeklerini severim. Genetiğimize de işliyor herhalde. Hep korumak istediğim bir özellik yemek kültürümüz ise, bir özellik de dil olabilir. Gurbet kavramının dili Kürtçe aslında ama kendimi daha iyi ifade edebildiğim için kullandığım dil Türkçe. Kürtçem A1 seviyesinde. 30 yıldır burada yaşadığımız, Kürt arkadaşlarla da Türkçe konuştuğumuz için, Kürtçeye hâkim değilim artık. Zamanımız olsa da daha iyi öğrensek dediğimiz bir dil… Köklerimize bağlı bir aileyiz aslında, dilden vazgeçince kendimizden de vazgeçiyoruz aslında diye düşünüyoruz. Gittikçe Siirtli olmanın kültürünü bırakıyormuş gibi hissediyorum. Bu beni rahatsız ediyor, asimile oluyormuşum gibi hissediyorum. Sadece belli bir yaşın üzerindekilerle Kürtçe konuşuyoruz, o da Türkçe bilmiyorsa.
Buraya gelmiş bir Türk. Çok bayılmadığımız biri. Bir kategori. O çekmeceye atılıyorsunuz. Kim olduğunuzun bireysel olarak merak edilmediği, o çekmeceden biri oluyorsunuz.
Siirt’te böyledir, çocuk evlenir, anne baba ile daha geniş bir aile olur. Benim erkek kardeşlerim evlendi, babam gitti büyük bir ev aldı hep beraber büyüyelim diye. Ayrı evlerde olunca o bağ kopacakmış gibi… Hatta hâlâ öyledir de… Biz burada, İstanbul’da o geniş aileyi oluşturmaya çalıştık ama zor tabii, 80-90 metrekarelik evlerde zor. Artık herkes mecburen çekirdek aile modeline geçti.
Konsolos Hanım, “Oraya Türklerle arkadaşlık etmeye gitmediğini unutma” dedi. Ailemden de böyle bir ültimatom almıştım zaten. İngilizce konuşmayacaksın, Türklerle çok fazla takılmayacaksın ve oraya entegre olacaksın. Ben de elimden geldiğince bunu yapmaya çalıştım. İlk başta Almanca bilmediğim için bunu İngilizce konuşarak yaptım. Almanlarda her şehirde biraz hissettiğim bir Amerikan sempatisi oluyor. İngilizceyi iyi konuşan insanlara çekiliyor Almanlar. Bu yolla, hızla bir Alman çevresi edindim kendime. Ama Türklerden de özellikle benim gibi İzmir ya da İstanbul’dan okumaya gelmiş insanlarla çok fazla ortak paydamız olduğu için, aynı şeylere maruz kaldığımız için, tecrübelerimiz birbirine çok benzediği için onlarla da çok iç içeydim. Almanların daha çok olduğu ama Türkiye’den gelen gurbetçilerin de çok olduğu bir çevre edindim kendime. Almancı Türklerle de iletişimim oldu. Başta biraz önyargılıydım. Ne duyduysam onu zannediyordum aslında. Ben de onları bir çekmeceye koyuyordum. Biraz ikiyüzlülük gibi geliyor şu anda çünkü bana yapılmasını istemediğim kategorileştirmeyi ben onlara yapıyordum. Bunlar bize benzemiyor, kendi alt kültürleri var. Ne tam bize benziyorlar ne gelişmişler, kıpırdamamak için inat etmişler… Kendi adıma relate edemiyorum diyordum. Yavaş yavaş o konuda da açıldım. O kategoriden de diyeyim, edindiğim yakın arkadaşlarım oldu daha sonra. Başta değil ama sona doğru.
Kalabalık ailelerden geldiğimiz için kendimize ait bir yerimizin olması bizim için lüks. O yüzden benim sılam kendime ait, kendim düzenlediğim, kendimi dinlediğim, kendimi dinlendirdiğim bir alan olabilir. Benim sılam burasıdır bu durumda. Kalabalık aile, sürekli kapıdan gelen birileri, çok yorucu olabiliyor bazen. Kendime ait bir alanın çok kalmadığını fark ediyorum. Kendimi dinlemek istediğimde çok gidebileceğim bir alanım yok, en fazla kendi odam var. Şu anda ekonomik sıkıntılardan da dolayı kardeşlerimin yanına taşınmak zorunda kaldım. Ev tekrar bir kalabalıklaştı, tekrar bu hissi yoğun yaşamaya başladım.
Entegrasyon açık fikirlilikle meraklı ve adapte olabilmek demek; adaptasyona açık olmak demek. “Ben buyum ama siz nasılsınız? Ben de bakmak isterim, ben de tecrübe etmek isterim sizi” demek gibi geliyor bana. Bunun için hem kişinin kendinin buna açık olması gerekiyor hem de entegre olmak istediği kesimin açık fikirliliğine de ihtiyaç var. Karşılıklı bir kavram entegrasyon.
Herkesin kendine göre bir gurbeti vardır, gurbetin bir şekli olsaydı şekilsiz olurdu herhalde.
1. Emine Sevgi Özdamar, Der Hof im Spiegel (Köln: Kiepenheuer & Witsch, 2001), s. 42.
2. İmran Ayata, Dersim Alexanderplatz (İstanbul: İletişim Yayınları, 2020).
3. Ayfer Tunç, Suzan Defter (İstanbul: Can Yayınları, 2011).
4. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Gurbet ve Sıla’ya teşekkürlerimizle…