Sıla Gurbet
Sıla ve Gurbetin İzini
Dilde Sürmek

Sıla ve Gurbet isimli kadınlarla buluşmaların büyük bir bölümünde kadınlar, isimlerinin hikâyelerine ilk kez bu denli odaklandıklarını söyledi. Bu “ilk karşılaşma” zaman zaman beklenmedik sonuçlar doğurdu. Kadınlar, hikâyelerindeki parçaları sanki söyleşi sırasında bir araya getirdi. Söyleşiler her birimiz için yeni bir deneyim alanı açtı.

Görüşmelerde gurbet ve sılaya bakan yeni hissiyatlar oluştu. Her söyleşi sonunda Berlin’deki taze gurbetlik hâlime yeniden baktım. Arada bir kafamı kaldırıp aynı gökyüzünün altında olduğumuzu bilsem de İstanbul bana başka bir gezegendeymiş gibi geliyor. Bildiğim, alıştığım koku ve tatlar uzaklaştıkça yakınlaşıyor, ama hafızamdaki İstanbul başka bir gökyüzünün altında yaşıyor sanki. Soyadımın Yersel olmasına güveniyorum ama “yer bağım” tamamlanmamış, uçar-kaçar, hep –arada– kalmışım. O altında hep beraber olduğumuz gökyüzünün yarısı gurbet yarısı sıla olmuş. Sokakta Almanca duyuyorum, belli sokaklar var, oralara geçince daha çok Türkçe duyuyorum. Güzergâhımı dillere göre seçiyorum.

Kadınların soy isimleri, yaşları, eğitimleri, meslekleri, kökenleri ve benzeri kimlik bilgilerinin projede künye ya da veri olarak yer almayacağına baştan karar vermiştik. Ki söyleşilerde de Sıla’nın Gurbet’e, Gurbet’in Sıla’ya ve her bir kadının kendine dair neredeyse anonim diyebileceğimiz kimlik tahayyülüyle karşılaştık. İsimlerin çağrıştırdığı kurgusal hayat hikâyeleri vardı.

Sıla ve Gurbet’le konuşurken odaklandığım yer, sözcükler ve hikâyelerdi. Zaten bir süre sonra –usul de bu ya– okuduğum hemen her metinde sıla ve gurbetle karşılaşır oldum. Ardından sözlükleri taramaya başladım. Ve nihayet, kadınların sıla ve gurbeti yorumlayan (ve hatta aydınlatan) cümleleri geldi. İşte o zaman, sadece hikâyeler değil, başka şeyler arasındaki bağlantıyı da hatırladım. Dildeki hikâyeyi, katmanı, deneyimi. Sözcüklerin sözlük anlamlarıyla, kadınlardan gelen “içerik bilgileri”ni bir araya getiren küçük çengel bulmacalar hazırladım. Diyelim sözlük, “Aile ocağının bulunduğu yerden uzak yer” diyordu gurbet için. Kadınlarsa, mesela “Kendine güveninin az olduğu yer”. Bu bir konuşma alanıydı. Sözlükler ve kadınlar ayrı ayrı konuşuyordu; bir araya geldiklerindeyse sanki yeni bir alan açılıyordu.

Berlin / İstanbul sokak etiketlemeleri, proje arşivi, 2021

“Gurbet-gâh: Yabancı memleket.”1

“Ülkemiz Kolkhis’i her zaman kendi bedenimin genişlemiş hali gibi hissetmiş, her kıpırtısını kendi içimde duymuştum.”2

“Göç: Muhaceret”3

Sıla Gurbet4 söyleşi serisinin ikincisinde önce Gurbet, sonra Sıla konuşuyor, söz her seferinde birinden diğerine geçiyor:

Çorum’da doğdum. İşçi sınıfı çocuğuyum. Anadolu’da her kadının yaşadığı gibi, benim annem de evlendiğinde babamın ailesiyle yaşamaya başlıyor. Annem daha çok evin işlerini yapıyor, çocuklarına doğru düzgün bakamıyor, dede ile babaanne sürekli çocukları büyütüyor. Onlar daha dominant, annem evin hizmetçisi gibi. Onlar vermişler ismimi, onların motivasyonu da kızları Kıbrıs’taymış o zaman, eniştem asker olduğu için, benim babam da nakliyeci olduğu için sürekli şehir dışında, o sırada bir film ya da dizi izliyorlarmış, Gurbet orada bir karakter. Dedem vermiş ismimi. Çok büyük anlamları yok. Almanya’daymış da gibi bir hikâyesi yok. Bir de kız kardeşim var, o da Çin’de yaşıyor. Annem aslında benim ismimin Filiz olmasını istiyormuş. Ama tabii onun söz hakkı olmadığı için ailede ismim Gurbet olmuş; annem inat etmiş, kardeşimin adı Gözde, G harfiyle başlasın Gözde olsun diye çok diretmiş. O sırada da evlerin ayrılma süreci. Annem inatla “Hayır, ben bu çocuğumun adını Gözde koyacağım” demiş ve olmuş. Yoksa benim ismim annemin de çok içine sinmemiş. Ben de çocukluğumda ismimi nasıl değiştiririm diye düşünüyordum. Değiştirsem hangi ismi alırdım diye düşünürdüm. Bana da havalı olmayan bir isim gibi gelirdi hep. Şu an herhangi bir isim gibi geliyor ama gençken hiç havalı gelmezdi. Havalı olmayan arabesk bir isim. Alt sınıf ismi. Bi Nil değil yani. Sınıf atlamanın gereği, CEO olacağım, ismim Gurbet olmasın! Sıla mesela daha modern bir isim. Çok arabesk çağrışımı yok.

Sıla benim için tamamen annemlerin 12 yıl çektiği hasreti ifade ediyor. Çünkü benim ismim annemden geliyor. Annem Edirneli. Çok küçük bir yaşta, 17-18 yaşlarında Van’a ebe olarak çalışmaya gidiyor. Yeni bir kültür tanıyor, yeni insanlar tanıyor, orada evleneceği insanı tanıyor. Dönüşü tahmin ettiğinden uzun sürüyor. Gidip gelemiyor; çok fazla özlüyor annesini, yaşadığı coğrafyayı, her şeyi. Bambaşka bir yerde… Türkiye’nin bir ucundan başka bir ucuna gitmiş. Bana hamile kalıyor annem, onun en yakın arkadaşının da tayini çıkacak, gidecek… Bana isim düşünürken iki isim var aklında, bir Arkadaş ismini düşünüyor, bir Sıla ismini düşünüyor, bir de Kürtçe bir isim düşünüyorlar bana, Rojbin diye. Kürtçe ismi mecburen elemek zorunda kalıyorlar. Babam, Arkadaş ismini çok beğenemiyor, Arkadaş… İşte ilerde bu isim onun hoşuna gitmeyebilir, kulağa hoş gelmiyor falan, o şekilde Sıla ismini seçiyor. Benim ismim annemin o dönemki ruh hâlini anımsatıyor bana. Her şeye hissettiği özlem, ki bu özlem 12 yıl sürmüş, 12 yıl boyunca birkaç kere gidip gelebilmiş.

İsmini söylediğinde bütün büyü bozulacakmış gibi, havalısın, makyajını yapmışsın, giyinmişsin… İsmin Gurbet! Lisedeki bullying tarzında bir şey yaşamadım ben, küçük bir lisede okudum. Ailem Alevi. İnanç anlamında değil ama Alevi kültürünü severim ben. Çorum’da küçük bir yerde yaşadım; Alevi ve Sünni olaylarından sonra, çok tanımlıdır yaşama alanları, çok ayrışmıştır. Aslında çok yeni yeni ortak alanlar oluşuyor. Dolayısıyla benim gittiğim ilkokul, ortaokul, lisede popülasyonun yüzde 99’u Alevi kökenliydi. O yüzden bu isim konusunun zorluğunu çok yaşamadım. Herkes benim gibiydi, aşağı yukarı herkes işçi sınıfından geliyordu. Benim adım Gurbet ama mesela başka birisinin adı Çilem. Üniversitede biraz gerildim evet, kolejlerden gelmiş, Atatürk Anadolu Lisesi’nden gelmişler, orada biraz eziklik hissi oluşuyordu. Çocukluğumu düşündüğümde, annemle ilgili bir imaj hatırlamıyorum. Mesela bebeğimle oynuyorum salonda, dedem ve babaannem var ama annemi hatırlamıyorum. Ben sanki onların çocuğuymuşum gibi. Sonra annem bu zinciri kırıyor, bir gecekonduya taşınıyoruz. Ama babaannem beni bırakmıyor. “Hayır” diyorlar, “Gurbet’i alamazsın” diyorlar. Annem küçük kardeşimi alıp gidiyor, ben birkaç hafta dedemlerle yaşıyorum. Annemin beni sürükleyerek diğer eve götürdüğünü, dedemin annemi kovaladığını hatırlıyorum. Annem için travma. Çocuğunu vermiyorlar. Tanıdığım ilk feminist annemdir. İlkokul mezunu ama öyle.

Sıla

Ben bu tür şeylere çok inanmıyorum ama tabii ki isminizin etkisinde kalıyorsunuz. Soruyorsunuz “Neden bana bu ismi verdiniz?” diye, öğrendiğinizde ister istemez isminizle bağdaşık bir hayat yaşayabiliyorsunuz. Hiçbir zaman annemin yaşadığı acıları, o 12 yıl çektiklerini unutamıyorum tabii ki. Yani ismimi sorduklarında annemle bağdaştırıp anlatıyorum. Annemin özlemlerini yaşıyorum. Çok bağlıyım ona, onun koyduğu isme de çok bağlıyım. Hiç ismimi değiştirmeyi düşünmedim, çok da seviyorum ismimi. Kürt bir baba, Türk bir annede büyüyorsunuz. Van’dan çok uzun süre, ben doğduktan 5-6 sene sonra taşınıyoruz. Bursa’ya taşınma durumu var. Bursa da çok baskıcı bir zihniyetin, kötü bir zihniyetin çok baskın olduğu bir coğrafya. Kendimi oraya ait hissetmemin imkânı yok. Ben sürekli işte, ilk ergenliğimi, üniversiteye gitme çağlarımı, “Buradan kurtulacağım, buraya ait değilim, buraya asla bağlanamam, buradan gitmem lazım” diye geçirdim. Kürtçe bilmiyorum ben; Kürt geleneklerini, Kürt efsanelerini, her şeylerini kitaplardan okuyup öğrenmiş bir insanım. Öğreniyorsunuz da. Okudum evet, biliyorum ama yaşamadım, yaşamadığınız hiçbir şeyi tam olarak hissedemezsiniz. Edirne’de yaşarken de annemin ailesi çok milliyetçi bir aile, onların hiçbir zaman benimsediği bir insan olmadım, oradan benimsenmeyince, Edirne kültürünü benimseyemiyorsunuz, onları da bayramdan bayrama görebileceğiniz kadar görüyorsunuz. Dolayısıyla Edirne’ye de ait hissetmiyorsunuz kendinizi. Bursa’ya ait değilsiniz, Van’a ait değilsiniz… Bir tek Adana’da üniversite hayatım çok güzel geçti. Çok güzel arkadaşlıklarım oldu, çok güzel aktivitelere katıldım. Belki Adana çok özlem duyduğum, sevdiğim bir şehir oldu. Coğrafya ya da şehirden ziyade, üniversite dönemini özlüyorum. Sonra Eskişehir, Bursa ve İstanbul’a geldik. Benim sevebileceğim, benimseyebileceğim bir coğrafyaya daha hâkim değilim. Yerleri özlemekten çok, ben yaşantıları özlerim, arkadaşımı özlerim, bir yerde yaptığım bir aktiviteyi özlerim ya da oranın doğasını özlerim, bir şeyini özlerim. Bir yeri özlemem, çok benlik olmadığı için.

Gurbet

Benim için hâlâ ev neresi bilmiyorum. Annemlerle de çok yabancılaşmış bir hayatım var, çok ayrı dünyaların insanlarıymışız gibi. Aklıma babaanne evi gelmiyor, onu küçüklükte hallettim. Her yerde misafirim gibi bir yandan. [...] Hasretlik çektiğim bir yer var aslında. Çok garip gelebilir, ben Limak’ta çalışırken Afrika’ya gidiyordum, Fildişi Sahilleri ile Mozambik’e, işten dolayı 10 ayın 5 ayı buralarda geçti. Fildişi Sahilleri’nde Abican’da, ilginç şekilde oraya gittiğimde mutlu oluyordum, ama mesela Mozambik’e gittiğimde aynı şeyi hissetmiyordum ve Türkiye’nin herhangi bir yerine gittiğimde de bunu hissetmiyorum. Çok ilginç ama Abican’a gittiğimde oranın kokusuna –ki birçok insan için pis bir kokudur– bayılıyordum. Orasıydı ev gibi hissettiren. Oradaki insanların sakinliği, basitlik, hava sıcak, sıtma var o ayrı, insanlar arasındaki ilişkiler çıkar ilişkisine dayalı değil...

Yolculuk benim için çok heyecan verici bir şey, yolculuk yapmayı çok seviyorum. Ama ev ve yurt dediğiniz zaman, sanırım benim ana problemim galiba zaten bu. Ev-yurt kavramı biraz soyut olmaya başladı. 26 yaşındayım, bir yere bizi bağlayan şey, işimiz. Eşimiz bağlıyor, çocuklarımız bağlıyor, bir yeri benimsediğimiz için oraya gidip çalışmıyoruz. Nerede iş bulabilirim, nerede çalışabilirim, nerede geçimimi sağlayabilirim? Burada. İstanbul’u benimsemiyorum, sadece işim yüzünden buradayım, hiçbir yeri evim ya da yurdum olarak görmüyorum, benimseyemiyorum.

Küçük bir şehirde yaşıyorsun; okuldan eve, evden okula. Rahat bir hayat. Ankara’ya geldiğimde ağırlığını yaşadım. Büyük şehre geliyorsun, tek başınasın, güvenli alanın yok artık. Çok da çekingen bir çocuktum, özgüvenim de düşüktü. Bunu büyük şehirde yaşayan çok hissetmiyor muhtemelen. Büyük şehir hissini iki sene üzerimden atamadım. Mesela yatamıyorsun, çünkü bir şey yapman lazım duygusu var. Dışarda bir şeyler oluyor, karınca gibi oradan oraya gidiyorlar, yatmamalısın, uyumamalısın gibi duygular. Cuma akşamı mı, herkes dışarı çıkıyor, senin de dışarı çıkman lazım, bu duyguyu ancak çok yakın bir zamanda atabildim. Bir de yalnızlık duygusu, Çorum’da yalnızlık duygusu olmuyordu. Akşam 8’den sonra herkes evinde oturuyor zaten, öyle bir gece hayatı falan yok, oturuyorsun.

Bir yere ait hissetmeniz için dil çok önemli; mesela ben diyeceğim ki mesela “Ben Ankaralıyım, Kürt kökenliyim, Kürtçe konuşuyorum, bu coğrafyanın kültürüyle yaşıyorum”. Demeseniz bile, oraya gittiğinizde özlersiniz. Mesela bende şöyle oluyor, insanlar diyor, “O zaman senin anadilin Kürtçe”. Kürtçe bilmiyorum. “Sen nerelisin?” “Van.” Van’ın herhangi bir kültürel yapısını bilmiyorum, yaşantısını bilmiyorum. Annemin tarafına bakıyorum, Edirne’yi biliyor muyum, bilmiyorum. O zaman bir şeye bağlanamıyorsunuz. Dil çok önemli. Bir dile, bir coğrafyaya ait olabilmeniz için, orada konuşulan dili bilmeniz gerekiyor, dil her şeydir. Mesela üniversitede gruplar oluyor, oluşumlar… Onların içinde heyecanlanıyorsun; ezilenlerin haklarını savunacaksın. Adam sana diyor ki “Sen haklarını savunacaksın da sen dilini bilmiyorsun, sen neyi savunuyorsun?” Bu anlamda büyük ikilemler oldu hayatımda, bu anlamda hepsinden koptum. 26 yaşındayım, şimdi dönüp geçmişimdeki bir dili benimsemeye çalışmak beni geri itecek gibi geliyor.

Sıla’nın dili daha memur şehirli kadın diliyken, Gurbet’in dilinde şive var. Gurbet daha annesinin yaptığı işleri yapar, Sıla da okula gider, daha giyimine kuşamına dikkat eder. Sıla annesi gibi olmaz da Gurbet annesi gibi olur gibi. Ama benim hayat hikâyem tam tersini gösteriyor; benim hayatım full adaptasyona adanmış bir hayat. Benim geldiğim yerde de aşırı şive vardır, İç Anadolu şivesi, aslında gerçekten ben biraz ender bir örneğim, benim bütün çocukluk arkadaşlarım, Çorum’a gittiğimde hiçbiriyle görüşmem çünkü hepsi annemin arkadaşı olmuş artık. Küçükken saklambaç oynadığım arkadaşlarım annemle oturuyor mesela. Annem diyor “Biraz daha otursana Gonca” diyor, “Yok ben gideyim, gocam gelecek, yemeğim yok evde” falan gibi… Şiveyi kırmak, sözcükleri doğru bir şekilde söylemek bile adaptasyon süreci. Konforlu olduğum alanlarda şiveye kaydığım zamanlar oluyor. İşyerinde asla öyle konuşmuyorum.

Hayat çok kısa bir döngü, düzeni dengeyi koruyup o dengede hareket etmek gerekiyor. Bir yere bağlı olamadığınızda o dengeyi çok zor yakalıyorsunuz. Benim gibi savrulursunuz işte. Eskişehir’e gidersiniz, Bursa’ya gidersiniz… “Aman burada olmadı, İstanbul’a gideyim” dersiniz. Şimdi mesela aklımda var, diyorum acaba Samsun’a mı gitsek? Bir yer bulana kadar savruluyorsunuz. Bu dezavantajı. Avantajı da şu: Daha özgürsünüz. Bir yeri özlerseniz, gittiğiniz hiçbir yere tam olarak adapte olamazsınız, adapte olamayınca da orada olamazsınız ve işinizi gücünüzü tam olarak yapamazsınız. O zaman da ne oluyor, her deneyimde oluyor mu acaba diye düşünüyorsunuz. Dolayısıyla bir sıla arayışımız hep var, ama nerede ne zaman olacak, nasıl olacak bilmiyorum. [...] Genç bir kadın ile genç bir erkeğin gurbet ve sılaya yaklaşımı aynı değil bence. Kadınla evi bağdaştırırlar, kadını evin içine hapsederler. Aileyi ayakta tutan, evi var eden her şey kadındır. O yüzden benim duyduğum kaygıları erkek arkadaşım duymuyor. Ona göre, benimle birlikte olduğunda, benimle birlikte bir yere girdiğinde, o zaman her şeyi olacak. Ben onun gibi düşünmüyorum. Bir evi, umudu, beraber yaşadığımız her şeyi benim inşa edebileceğime ve onları benimseyebileceğime inanmıyorum ama erkeklerde genel olarak şöyle bir algı var: Birisiyle evleneceğim, bu benim için düzenli bir hayat anlamına gelecek. Onun kurduğu evde, onun kurduğu düzende yaşayacağım. Bu da benim evim, yurdum, her şeyim olacak. Ama bence kadınlarda bu çok fazla yok. En azından bende yok.

1. Ferit Devellioğlu, Osmanlıca Türkçe Ansiklopedik Lûgat (Ankara: Aydın Kitabevi, 2008).

2. Medea, Korinthos’taki sürgünlüğü sırasında Kolkhis’i düşünürken, ülkesini bedeninde hissettiğini söyler. Christa Wolf, Medea.Sesler, çev. İlknur İgan (İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 2021).

3. Favori Çengel Bulmaca, Sayı: 2022/01, Hazırlayan: Bertan Kodamanoğlu.

4. Projemize katılan, isimlerinin hikâyeleri üzerine bizimle birlikte düşünen, zaman ayıran Gurbet ve Sıla’ya teşekkürlerimizle…

aidiyet, dil (lisan), ev, göç, gurbet, Seçil Yersel, Sema Aslan, sıla, Sıla Gurbet projesi