Ancak dişisi arkası üzere kaskatı kalır, sanki kaplumbağa gibi kalır, asla hareket edemez. Zira elleri kısacıktır, mahareti suda kuyruğuyla ve ağzıyladır. Ta ki erkeği birleşip dişisini sırt üstünden döndürmeyince hâli üzere kalır. Kıç ayaklarından aşağı ferci kalır. Birleşmek isteyen melunlar timsahın kıç ayaklarını kum ile örter ve kuyruğu üzerine de hayli kum yığar, sonra korkmadan çekinmeden bu çirkin fiile başlar…*
Bir
İpince akan suyun bir tarafında sen duruyorsun, diğer tarafında ben. Akranlarım oynasın diye yapılmış bir çocuk parkında, dakikalardır önündeki kovaya su dolduruyor…muş gibi yapıyorsun. Arkadaşımla oturduğumuz bankta arkamız yıllardır bitmek bilmeyen inşaata dönük; yüzümüz senden kilometrelerce, asırlarca öteye bakıyor. Sen ise elinde –arada sırada da ağzında– asılı duran sigaranla gözlerini iştahla bize dikmiş, inşaattaki işine dönmeden önce doldurman gereken kovayı doldurmamaya devam ediyorsun. Kova, akan suyun altında duruyor ama suyun kovayı teğet geçerek hiçliğe aktığını asırlar ötedeki gözlerimin şaşmaz tanıklığıyla seçebiliyorum. Sana gelince, zaten bu durumun gayet farkındasın, elindeki sigara da sözde uyanıklığına bir methiye. Sen orada dikilmiş su doldurmazken çocuklar gelip gidiyor: Parkta koştururken susayan ve o çeşmenin gerçek sahipleri olan çocuklar senin kovan için yapılmamış çeşmenin haksızca heba ettiğin sularından içmek için senden izin istiyor, haddin olmadan izin veriyorsun, sularını içerek gidiyorlar fakat sen bir an olsun gözlerini üzerimizden ayırmıyorsun. Benim yaşım on, arkadaşımınki on bir. Sigaranı içerek bekliyorsun, senden izin isteyip önünde eğilerek o sulardan içeceğimizi düşünüyorsun. Halbuki biz, Nil Nehri’ndeki timsahlarla aynı sularda serinliyoruz. Susuzluğumuzu gidermek için, senin gasp ettiğin çeşmenin sularına ihtiyacımız yok.
İki
Nil’de doğdum ben. Birçok kez öldüğüm yer de kıyılarıydı doğduğum yerin. Her seferinde başka şekillerde öldüm ama hepsi de birbirinin aynıydı. Şiddet, tükürük, pis kokulu terler arasında, bacaklarımı ve kuyruğumu kıpırdatamaz hâlde. Suda yanıma yaklaşamayanların, muhtemel ki en savunmasız anlarımda beni gafil avlayan saldırılarında. Kendi evinde katledilen Medusa misali, benden korkanlarca kendi evimde avlandım, tacize uğradım, katledildim. Erkek insanların şiddetinden sağ çıktım. Nil’deki diğer kız kardeşlerimle ben, seyyahların dilinde, seyahatnamelerin ise satır-ara-larındayız. Erkeklerin kanlı “kazanım”larıyla bezeli cafcaflı epik hikâyelerine vakfedilmiş tarih anlatılarının bittiği yerde biz başlıyoruz. Biz buradayız. Her yerdeyiz. Her andayız. Kuyruğumuzu kuma gömseniz de, hareketimizi ve sesimizi bizden çalmaya çalışsanız da bizi eksiltemez yahut birbirimizin sesine bigâne düşüremezsiniz.
İşte yine bu duygular arasında olduğum bir gün kulağıma çarptı o ses. İpince akan bir su sesi işittim. Benim yaşadığım sular ve öldü(rüldü)ğüm kıyılarda su sesi alışılmadık bir şey değil elbette. Lakin bu ses farklı şekilde tanıdıktı. Şiddet, tükürük ve ter kokuyordu. Bu sesin kilometrelerce, asırlarca uzağına bakan iki çift gözün görüntüsü suyun sesinden de güçlüydü.
Bunu pek kimse bilmez ama bir çeşmeyi yeterince uzun süre açık bırakırsanız o çeşmeden bir timsah akar. Hiçliğe dökülen bir suyun hayra alamet olmadığını, suyun diğer tarafında başı dara düştüğünden bize seslenen bir kız kardeşimiz olduğunu biliriz biz. Çeşmenin diğer ucunda en az bir dost, şüphesiz birçok da düşman vardır. Biz yine de –ve daima– yanıt veririz çeşmenin çağrısına, akarız borularından. Bir dost için birçok düşmanla cenk etmeyi göze alırız. Dostumuzun kirpiği yere düşmesin diye.
Bir ve İki
O anda ne yaşandı ise kendi gözlerimle gördüm. Kilometrelerce, asırlarca uzağa bakan gözlerim bir anda mevcut zamandaki o çocuk parkına geri döndü. Dakikalardır kovayla buluşamayan suların aktığı çeşmenin ucundan, bir timsahın görkemli bedenini savurarak çıkışına tanıklık ettim. Kovasını doldurup güya çalıştığı inşaata döneceği yerde, gözlerini çocuk bedenlerimizden ayırmadan çeşmenin başında belki yarım paket sigara bitirmiş olan adam, timsahın peyda oluşunu ilkin fark etmedi bile. Ne zaman ki timsahın azametli vücudu adamın bakışları ve dumandan halesiyle bizim bedenlerimiz ve hatta varoluşlarımız arasına bir perde gibi gerildi, adam ancak o anda dudaklarına yapışmış sigarası ve ardına kadar açılmış gözleriyle donakaldı. Timsahın fazlaca şamata koparmasına bile gerek kalmadı. Gözlerini adamın gözlerine dikip kuyruğuyla yere hafifçe vurdu ve adamın bedeni derhal bronz bir heykele dönüştü. Aradan geçen otuz yıla rağmen bugün bile kimsenin nereden geldiğini bilmediği, gönülsüz bir sanatçı tarafından elde kalan malzemelerle ve mecburiyetten, son çare olarak çalışılmış gibi duran sevimsiz bir heykele. Civar apartmanların sakinleri belediyeye ne kadar şikâyette bulunursa bulunsun, o “melun” heykelden “kurtulmak” onlara bir türlü nasip olmadı. Heykeli yerinden etmek için gelen işçilerin hepsi elleri boş döndü: Heykel, çeşmenin yanındaki, kök salmışçasına sıkı tutunduğu o yerden kopartılamıyordu. Zamanla üzeri yosunlarla örtüldü ve çeşmeden su içen çocukların arada üzerine tırmandığı bir oyuncak hâlini aldı.
Bir, İki ve Sonsuz
Olayın yaşandığı gün, akabinde, timsahla yalnızca bir anlığına göz göze geldik fakat ortak bir belleğin, birbirinden başka yerlere dağılmışsa da esasen hiç kopmamış, birbirini asırlardır tanıyan aktörleri olduğumuzu anlamak için bir andan daha fazlasına da gerek yoktu zaten. Kısacık selamlaştık ve timsah, geldiği yoldan ve tam da zuhur ettiği biçimde geri döndü. Onun ortadan kayboluşuyla da geride bıraktığı heykelin üzerinde iki cümle belirdi:
İpince akan suyun bir tarafında siz duruyorsunuz, diğer tarafında biz.
Biz o sudan asla içmeyeceğiz.
{fold içindeki imge: Luciano Garbati, “Medusa”, 2008, kaynak: luciano garbati}
* Evliyâ Çelebi, Günümüz Türkçesiyle Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi, yay. haz. Seyit Ali Kahraman, 10. Kitap (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011).
** Bu heykelle tanışmama vesile olan sevgili arkadaşım Fatma Can’a içten teşekkürlerimle.