“Hayır! Bir başkasının beyniyle nasıl yaşarım? Bunu hiç düşünmüyor musunuz? Sayısız hatıralarım, sevgilerim, fikirlerim ve sırlarım var. Bütün varlar bu beynimde. Onu da kaybettikten sonra yaşamanın ne anlamı kalır, söyler misiniz?”1
1987 yılında, bilinen ilk yerli bilimkurgu dizisi Kavanozdaki Adam dört bölüm hâlinde TRT’de yayınlandı. Faik Baysal’ın aynı adlı tiyatro eserinden uyarlanan mini dizinin senaristliğini de yönetmenliğini de o sıralar etkinliğini sürdürmekte olan dini filmler furyasının, nam-ı diğer Milli Sinema akımının tanınmış yönetmenlerinden Mesut Uçakan üstlenmişti.
Kendisine beyin nakli yapılan ilk insan olan Semih Şerifoğlu’nun (Ahmet Mekin) hikâyesi üzerinden beyin nakli meselesini sorunsallaştıran dizide, Bay Şerifoğlu “anarşist” bir saldırı sonucu oğlunu (Efkan Efekan) kaybetmesinin ardından kendini tümüyle “barış, sevgi ve adalet mefhumları” ile ölüm ve ölüm sonrası üzerine yaptığı çalışmalara adamış, tanınmış bir yazardır. Günün birinde, şiddetli baş ağrıları yüzünden kaldırıldığı hastanede, beyninde tümör olduğu ve en fazla birkaç ay ömrü kaldığı anlaşılır. Hayatta kalmak için önündeki tek yol, daha önce insanlar üzerinde denenmemiş olan beyin naklinin ilk insan deneği olmaktır. Operasyonu gerçekleştirecek kişi ise uzun zamandır beyin nakli üzerine çalışmalar yürüten ve neredeyse tüm hayatını bu konuya adamış olan bilim insanı Kenan Aksal’dır (Metin Serezli). Profesör Doktor Aksal o ana dek insan dışı hayvanlar üzerinde başarıyla sonuçlanan deneyler gerçekleştirmiş olsa da henüz insan denekler üzerinde çalışma imkânı bulamamıştır; Semih’in rahatsızlığı ona iple çektiği bu imkânı sağlar. Semih başta “Bir başkasının beyniyle nasıl yaşarım!” diyerek ameliyatı reddeder. Ne var ki eşi İnci (Nevra Serezli) ile Doktor Kenan’ın ısrarları ve ağrılarının dayanılmaz bir hâl alması sonucu nihayet operasyona rıza gösterir. Yerli ve yabancı basının yoğun ilgisi ve aralıksız takibi eşliğinde yürütülen süreçte Semih’e, bir kan davasına kurban giden Mehmet Ekinci’nin beyni nakledilir. Ne var ki Semih-Mehmet uyanıp da kendine geldiğinde, sürecin umulan şekilde ilerlemediği ve “köylü” Mehmet’in beyninin “yazar/aydın” Semih’in bedenine baskın geldiği görülür. Mehmet’e Semih kimliğini kabul ettirmek için uygulanan baskı dolu terapi ve telkin çabaları da sonuçsuz kalır ve Mehmet hastaneden kaçarak kanlılarını bulup öldürür. Finaldeki mahkeme sahnesinde, savunma avukatınca, cinayetlerden mesul kişinin Semih-Mehmet olmadığı, hikâyedeki asıl canavarın Doktor Kenan olduğu öne sürüldükten sonra, dizi, Semih-Mehmet’in akıl hastanesi parmaklıklarının ardındaki görüntüsüyle sona erer.
Dizinin en az kendisi kadar çarpıcı olan jeneriği ise dört bölüm boyunca anlatılacak olan hikâyenin vurgu noktasını birkaç dakikada kusursuz bir biçimde özetler: Başta, Rodin’ın Düşünen Adam heykelinden aşina olunan pozda, hareketsiz duran bir figür (Semih-Mehmet) görülür. Jeneriğin tanıtıcı kısmı bittikten ve müzik (Ahmet Güvenç, Gökçen Taşkıra) kesildikten sonra bu figür yerinden kalkarak, bulunduğu zamansız mekânda yer alan büstü (dizide göreceğimiz üzere, İnci’nin yaptığı Semih büstüdür bu) baltayla2 parçalar.
***
Kavanozdaki Adam üzerine bir söyleşisinde, “Türk insanına Batı kimliği uymaz” diyen Uçakan için dizideki mesele belki de bundan ibarettir: “Tarihte bizim insanımıza yepyeni bir kimlik adapte edilmeye çalışılmıştır. Direkt batıya yönelik, batının insan tipine yönelik bir kimlik adapte edilmeye çalışılmıştır. Oysa Doğu insanıyla, Müslüman protiple Batı’nın kefere insan tipi birbirine zıttır.”3 Batılı değerlere karşı çıkarak milli değerleri yüceltmeyi ve Müslüman-Türk kültürünü özendirmeyi şiar edinen Milli Sinema anlayışı/akımı açısından düşünüldüğünde, dizinin bu türden daha dar bir çerçevede ele alınması elbette mümkün. Ne var ki Kavanozdaki Adam’ı, gerek teması gerek temanın işlenme biçimiyle, bu şiarın ve Doğulu-Batılı kimlik çatışmasının ötesinde, insanlara kendi kimliklerine dair hakikatler dayatan, kim oldukları kadar kim olmadıklarına dair de onlar adına hüküm veren iktidar ilişkilerine –bilerek ya da bilmeyerek– şerh düşen niteliği açısından okumayı daha zihin açıcı/heyecan verici buluyorum. Zira dizi, moderniteden ve modern tıptan beslenen bir damarın, hangi hayatların yaşatılmaya değer, hangilerinin ise o hayatlar uğruna gözden çıkarılabilir olduğunu işaretleyen yaklaşımı üzerine düşünmeye kapı aralarken, yaşatılmak istenenler ile ölüme gönderilenler (ya da bu dizi özelinde, ölüm anlamına gelebilecek bir yok oluşa sürüklenenler) üzerinden, insanların kurulmuş deneyimlerin özneleri hâline getirilişinde gündelik hayatı saran çok sayıda dispozitifin rolünü hatırlatıyor.
“İlle de yaşamak gaye değil!”
Kavanozdaki Adam bir kimliğin, bir de büstün inşasıyla başlar ve yine onların yıkılmasıyla son bulur. Semih dizinin başlarından itibaren, kendini çalışmalarına adamış bir yazar ve ölüm(sonrası) temasına “kafayı takmış”, oğlunun yasını tutan bir baba olarak karşımıza çıkarken, İnci ise oğlunun büstünü yapıp bir kenara koymuş, geçen yıllar içinde kendini onarmış ve kocasından da aynını yapmasını talep eden, yas sürecini atlatmış bir anne ve eş olarak sunulur. Semih fanilik üzerine, ölüm ve ölüm-sonrası meselelerine kafa yordukça, İnci onu ölüm-öncesine, hâlihazırda yaşamakta olanların arasına çağırır durur; siyasete girmesini, partilere katılmasını ve en önemlisi, yaşadıkları ortak kaybın hafızasını bir nebze de olsa geride bırakmasını bekler ondan.
Bir heykeltıraş olan İnci’nin hayatla kurduğu ilişki, heykelleriyle kurduğunun bir nevi replikasıdır. Kaybettiği oğlunun boşluğuyla, onun büstünü yaparak baş eder. Dizinin başlarında da Semih’in büstünü yapmaya girişir ve dizi boyunca bir yandan büstü inşa ederken bir yandan da –Doktor Kenan ve psikiyatristle birlikte– ona belirli bir kimlik telkin etmeye çabalar. Nitekim Semih de İnci’ye, kendisini heykellerinden ibaret gördüğü gerçeğini bir noktada hatırlatma ihtiyacı hisseder. Dizinin ilk bölümünde tümör teşhisi koyulup beyin nakli seçeneği sunulduğunda, Semih bu seçeneği kati bir şekilde reddeder (“İlle de yaşamak gaye değil!”). İnci’nin Doktor Kenan’a atıfla ısrarcı davranması üzerine ise “Bırak şimdi profesörü! Onun bütün düşündüğü beyin nakli. İnsan et ve kemik ona göre. Sen de beni heykellerinden ibaret görmekten vazgeç ne olur. Bırak da kendi hayatım hakkında kendim karar vereyim” diye karşı koyarak, ona kendi hakikati üzerindeki iradi pozisyonunu hatırlatır. Semih “Beyin naklinin ilk kurbanı ben olmayacağım!” diye defalarca bağırdığı sahnede elbette öncelikli olarak iradi kararını ilan etmektedir, fakat aynı zamanda, kendisinden önceki başka bir bilimsel fenomenin kurbanını, Mary Shelley’nin muhayyilesinden çıkagelen azametli Yaratık’ı, gayriihtiyari hatırlatmış olur. Nitekim ikinci bölümün sonunda, beyin naklinin gerçekleştirildiği esnada, Doktor Kenan’ın oğlu Sedat (Erol Durak), Beyin Araştırma Merkezi önünde tek kişilik bir protesto gösterisi yapar ve attığı sloganlarla, “sahtekâr”, “insan kasabı” diye adlandırdığı babası ile kötü şöhretli doktor arasındaki bağı bizzat tesis eder: “Bu adam bir canavar! Frankenstein!”
Uçakan, Kavanozdaki Adam’a ilişkin olarak “Biz orada bir kol, bir böbrek naklinden söz açmadık. İnsanın ve giderek cemiyetin hayatına hâkim olabilecek, çok daha ürpertici neticeler doğurabilecek bir hâdise üzerinde durduk” der.4 Nakledilecek organ beyin olunca, hakikaten mesele biraz daha içinden çıkılması zor bir hâl alır. Naklin önceden duyurulduğu basın toplantısında bir muhabir tarafından şu soru dile getirilir: “Ortaya çıkacak olan insan hangi çevreye ait olacak? Bedenin mi, yoksa beynin mi?” Bu, o noktada yanıtını kimsenin haiz olmadığı bir sorudur ve Doktor Kenan’ın da belirttiği üzere, bu durum ancak bir sonraki aşamada anlaşılabilecektir. Bu belirsizliğin yanı sıra ilk etapta uygun organın bulunması sorunu da gündemdedir fakat Kenan’ın, kanlıları tarafından göğsünden vurularak komaya sokulan köylü genci Mehmet Ekinci’den haberdar olmasıyla bu sorun –en azından Kenan açısından– çözüme kavuşur. Başhekim, yaralının geçmişine ilişkin bilgilerinin bulunmayışı hakkındaki kaygılarını dile getirse de (“Ya katil, hırsız veya anarşistse?”) beyin nakli ivedilikle gerçekleştirilir.
Kısmen muhabirin soruları ama özellikle de Başhekim’in kaygıları, Shelley’nin romanında yer almadığı halde Universal Stüdyoları’nın Frankenstein (James Whale, 1931) filmine eklenen tuhaf detayı akla getirir. Romanda, Yaratık’ı meydana getiren diğer organlarda olduğu gibi, ona aktarılan beynin kaynağına ilişkin de özel bir vurgu bulunmaz. Filmde ise Frankenstein’ın yardımcısı Igor, uygun beyin bulmak için girdiği anatomi sınıfında sakarlık sonucu normal brain (normal beyin) yazan kavanozu kırınca, Doktor’a abnormal brain (anormal beyin) yazılı kavanozdaki beyni götürür. Vaktiyle bir katile ait olan beyin böylece, durumdan bihaber Doktor’un ellerinde, Yaratık’ın bir parçası hâlini alır. Kaynak metinden bu türden yersiz bir sapmayla, filmde, bir yandan Yaratık’a özsel bir kötülük atfedilmeye çalışılırken, bir yandan da dönemin Hollywood menşeli klasik korku filmlerinde bir tür leitmotif hâlini alan, canavarın katline meşru bir zemin hazırlanmış olur. Kavanozdaki Adam’da Başhekim’in dile getirdiği kaygılar işte tam da bu yüzden Kenan Aksal’ın Semih-Mehmet’i ile Victor Frankenstein’ın adsız yaratığı arasındaki bağı bir kez daha hatırlatmış olur. Fakat asıl önemlisi, kendimizi yine muhabirin sorusuna dönmüş hâlde buluruz; yani ortaya çıkacak “yeni” insanın hangi çevreye ait olacağı meselesine.
Mehmet’in beyni Semih’in bedenine nakledilmeyi beklerken
Hem Frankenstein filminde hem de Kavanozdaki Adam’da kendini gösteren zihin-beden ikiliği ve ruhun ölümsüzlüğü gibi konuların tartışmaya açıklığını bu yazı özelinde bir kenara bırakacak olursak, birtakım ihtilaflara ve olası risklere karşın, Doktor Kenan tüm sorumluluğu üzerine alır ve Mehmet’in artık üzerinde hükmü bulunmayan beyni, Semih’in bedenine nakledilir. Başka bir deyişle, tanınmış, saygın bir entelektüele, okuma yazma dahi bilmediği belirtilen birinin beyni aktarılmış olur. Bu noktadan itibaren tüm mücadele, lümpeni öldürüp –modern aklın makbul temsilcisi– entelektüeli hayatta tutmak hâlini alır. Kabul edilmek istense de istenmese de Semih uyur, Mehmet uyanır. Ama doktor, psikiyatrist ve aile el ele verip, Mehmet’i öldürüp Semih’i diriltmeye uğraşır. Doktor Kenan, beyin naklinin ardından, “Geriye bir tek şey kalıyor” der. “Psikolojik telkinlerle, algı ve kültür seviyesinde, yeni beyinle yeni bedeni birbirlerine kabul ettirebilmek. Artık gerizekâlıların bile eğitilebildiği bir dönemde bu, problem olmayacaktır sanırım.” Ne var ki esasen yapılmaya çalışılan, “birbirlerine kabul ettirebilmek”ten ziyade, ortaya çıkan hibrid, in-between varlığın, kendisi için baştan kurulmuş deneyimlerin öznesi hâlini alması, başka bir deyişle Mehmet’e Semihliğin öğretilmesidir. Semih-Mehmet bunun için ilaçla uyutulur, telkin edilir, tehdit edilir, sözde ödüllerle ya da olası kazanımlarla kandırılmaya çalışılır ki istenilen kimliğe “bürünebilsin”.5 Ameliyat sonrası uyanan kişi, Semih’in belleğinden de kimi izler/fragmanlar taşımakla beraber esas olarak Mehmet’in hafızasıdır. Fakat hayatta tutulmak istenen kişi Semih olduğundan, Mehmet’ten, kendi hafızasını terk edip, kendisine yabancı yeni anıları, yeni bir aileyi ve kendininkiyle ortaklık barındırmayan başka bir hayatı benimsemesi/sahiplenmesi beklenir. Semih-Mehmet’in, modern göz ya da modern iktidar kurumları tarafından “canavar” değil de “insan” olarak tasnif edilebilmesi için, hibrid bir varlık olmaktan sıyrılarak bir ve tek özne olması gerekir. Jeffrey Jerome Cohen’in canavar [monster] figürü üzerine öne sürdüğü yedi tezden biri de canavarın “kategori krizinin habercisi” olduğudur. Buna göre, canavar figürü ontolojik bakımdan “eşikte” yer alan ve her türden taksonomik girişime meydan okuyan bir varlıktır. Kategorilerin birbiri içine geçtiği, “tedirginlik veren” hibrid karakteriyle, ikili karşıtlıklar ve hiyerarşiler üzerine kurulu sınıflandırmalara karşı koymakla kalmaz, bizi, sınırları ve normalite denen şeyin kendisini yeniden düşünmeye/değerlendirmeye de çağırır.6 Dizideki Semih-Mehmet’in de doktoru ve psikiyatristi tedirgin eden, tıp/bilim ve toplum nezdinde onu bir tehdit unsuruna çeviren bu (savunma avukatının sözlerine atıfla, “ne idüğü belirsiz”) kimliğinden koparılması bu yüzden önemlidir. Ne var ki Semih-Mehmet’in durumunda hibrid olmamak yeterli gelmez. Onu bekleyen olası öznellikler arasından, kendisine üstenci bir tavırla dayatılan belirli bir hakikatin öznesi olması icap eder. Semih-Mehmet iki şeyden biri olmak zorundadır (üçüncü bir olasılık olamaz) ama o iki şey arasından da hangisi olması gerektiği baştan belirlenmiştir. Bu sebeple de ameliyattan sonra uyanan kişinin hâl ve tavırları, Semih ve Mehmet arasında bir hiyerarşiyi ima eder biçimde, ikili karşıtlıklara dayanan bir tezat içinde sunulur. Hayatının ve yapıtlarının merkezine ontolojik dertleri yerleştiren Semih’e karşılık, kendini “acım [açım]”, “cıgara” gibi basit kelimeler ve jestlerle ifade eden Mehmet. İki adam arasındaki, köylü/kentli, cahil/entelektüel, Doğulu/Batılı gibi kurulmuş ikilikler yer yer insan/insan dışı noktasına vardırılacak kadar mübalağayla verilir. Öyle ki, Mehmet’in, kendini kaybettiği anlardaki vahşi hırıltılarında ve hastaneden kaçarken, odasına gelen hemşireyi duvara fırlattığı sırada Universal’ın klasik korku filmlerinden canavarsı bir siluet görmek neredeyse kaçınılmaz olur.
Semih-Mehmet uyandığı andan itibaren Mehmet’tir ve Mehmet kalmak için büyük direnç gösterir. Bunu da bilerek yapmaz. Bu onun tanıdığı, bildiği tek hakikatidir. O, Mehmet, Hatice’nin kocası, Hasan ile İzzet’in kanlısı, tek çocuk babası bir ırgattır. Halbuki ondan İnci’nin kocası, Nazlı’nın (Nil Ünal) babası, barış sözcüsü yazar olması beklenmektedir. O bunlardan herhangi biri değildir. Olmaya gönüllü de değildir. Kendine geldiği andan başlayarak, Semih-Mehmet neden kendisine Semih diye hitap edildiğini, nasıl olup da birden boyunun, sesinin değiştiğini, göğsünden vurulduğu halde ne diye başının sargılar içinde olduğunu sorup durdukça doktorlar ve hemşireler ondan aynaları, yansıtıcı nesneleri köşe bucak kaçırır. Kimliğe büründürme çalışmaları istenen neticeye ulaşana dek kendi görüntüsüyle karşı karşıya gelmemesi için çaba harcanır. Bir yandan da onun olması gereken kişi olması için modern tıbbın tüm nimetlerinden faydalanırlar. Doktor Kenan, Semih-olmaya dönük direncini ve buna karşı nasıl bir yol izlemeleri gerektiğini psikiyatriste şöyle izah eder:
“Genellikle kendinin Mehmet Ekinci olduğunu iddia ediyor. Fakat arada bir, barıştan, sevgiden söz açması, Şerifoğlu’nun mazisinden de bazı çağrışımlar içerisinde olduğunu gösteriyor. Sanıyorum arta kalan beyin hücrelerinin etkisi söz konusu. Tabii bedenden gelen sinyaller de olabilir. Ona gerçeği açıklamak yerine, bu yönünü titizlikle işleyerek, önce iyi bir psikiyatri tedavisiyle hastayı yazarın kimliğine büründürmeyi deneyelim diyorum. Bu iş daha çok size düşüyor. Ancak ona bir kimlik kazandırmak, beyin nakli ameliyatından da zor olabilir.”
Psikiyatrist de kendisine devredilen görevi ifa etmek adına, dahil olduğu söylemsel pratiğin (bilgi alanının) sağladığı güçle çeşitli müdahalelerde bulunur: Ona rüşvet verir (sigarayla başlayan rüşvet denemeleri, Semihliğe razı gelirse sahip olacaklarının dökümünü sunmasıyla hepten tatsız bir noktaya varır), arkadaşça (!) yaklaşmayı dener, sahip olduğu iktidar pozisyonunu doğrudan kullanır (“Zaten artık başka çaren de yok.”). Bir noktada, Mehmet’i, baştan beri adını sayıkladığı karısının karşısına bile çıkarırlar. Halbuki Hatice de bu hikâyenin faillerinden olma konusunda en az Mehmet kadar gönülsüzdür; ona göre kocası ölüp gitmiştir. Ne var ki her ikisi de hikâyedeki rollerini oynamaya zorlanır. Mehmet’in hastaneden çıkıp köyüne ve karısına dönmek için döktüğü diller de fayda etmez; tüm yalvarışlarına karşın rızasını yok sayan hastane ziyareti uzar da uzar. Nihayet psikiyatrist, Mehmet’in öldüğü ve bundan böyle Semih olmaktan başka çaresinin bulunmadığına ikna için onu yansımasıyla ilk kez karşı karşıya getirir. Aynayla yaşanan bu karşılaşma, Semih-Mehmet’in benlik algısında ve kendi hakikatine dair bilgisinde bir kırılmaya neden olur ve durum, kendisini aralıksız izleyen kameraya eline geçirdiği ilk cismi atarak tek kişilik panoptikonundan firar etmesi ve kanlılarını bulup baltayla öldürmesiyle sonuçlanır.
“Ben, insanları kurtarmaya geldim. İnsan barışlan, sevgiylen yaşar. Emme nasıl? Bunu gerçekleştirmenin çaresini bulmalı önce. Çünkü sahte. Her şey sahte. Herkes sahte. Hakikat nasıl yaşar? Sahteleri yok ederek. Hasan’la İzzet de sahte. Her sahte, bir düşmandır. İnsanlığı kurtarmak için bu iki şeytandan kurtulmak lazım. Hatça, avradım… İnci’den nefret ediyom. Oğlum… Oğlum Emin (?). Emme benim oğlum yok ki. Bunlar hep şeytanların, cinlerin işi. Şeytan! Hasan’la İzzet de şeytan. Herkes şeytan! Şeytan… Şeytan… Şeytan…”
Mehmet hakikati yaşatmak için sahteleri yok eder. Bunun sonucunda, ortada bir cinayet vardır ama cinayeti işleyen kimdir? Ya da savunma avukatının ortaya koyduğu biçimde:
“Söyler misiniz, kimi itham edeceğiz? Bay Şerifoğlu’nu mu, Bay Ekinci’yi mi, yoksa ne idüğü belirsiz bir hâle getirilen Şerifoğlu artı Ekinci’yi mi? Onun bir tarifini yapmalı sayın hâkimler. Bir hayvan mı, bir insan mı, yoksa, yoksa kör tutkular uğruna harcanmış bir kurban mı? Katil o değil. O bir kurban. Evet, sadece bir kurban. Asıl katil, işte orada! Profesör Doktor Kenan Aksal! Asıl canavar o. Önce o yargılanmalı; çünkü bu zavallı adam onun eseridir.”
“Sadece kavanoz. Kavanoz parçalanıyor, o kadar.”
Hakikati yaşatmak için sahteleri yok eden Mehmet gibi, Semih de ameliyata kadarki süreçte kendi hakikatine tutunmaktan pek ödün vermez. Her ne kadar karısı, doktoru ve ameliyattan uyanan kişiye atanan psikiyatrist, Semih’in bedeninin, belleğinin de taşıyıcısı olduğuna dönük tuhaf bir iyimserlik taşıyarak ona belli bir kimlik telkin etmeyi ısrarla denese de, Semih “bir başkasının beyni” ile yaşamayı reddederken, nakil sonrası uyanacak kişinin kendisi olmayacağının pekâlâ bilincindedir. Ruhun taşıyıcısı olarak beyni, fikirleri gören Semih açısından, bir başkasının beyniyle yaşamak diye bir şey söz konusu olamaz. Bu yüzden de onun açısından beyin nakli olsa olsa bir başkasının, Semih’in bedeniyle yaşaması anlamına gelecektir.
Hastalığı nedeniyle Paris’ten kendisini ziyarete gelen kızı Nazlı’ya, Semih, düşüncelerini şöyle açıklamayı dener:
“Nasıl anlatsam bilemiyorum. Ne yazık ki her şey izaha gelmiyor. Bak Nazlı, bir yolda olduğunu düşün. Upuzun, hiç bitmeyecek sandığın bir yolda. Bir gün aniden yol tükeniveriyor ve önün uçurum. Dehşetle, korkuyla geri kaçmak istiyorsun; fakat bir de bakıyorsun ki yıllardır kat ettiğin yol ortada yok. Kalakalıyorsun ve nefesin daralmaya başlıyor. Derken bir cam kavanoz içerisinde olduğunu fark ediyorsun. Yıllarca bir cam kavanoz içinde boşu boşuna dolandığını… Çaresiz; hava bitecek ve nefes alamayacaksın. İşte o an öleceksin sanıyorsun. Ölecek ve yok olacak, rahata, ebedi rahata kavuşacaksın. Ama ölmeyeceğini fark ediyorsun Nazlı. Artık nefes alamamanın ölmek demek olmadığını fark ediyorsun. Anlıyorsun, değil mi? Sadece kavanoz. Kavanoz parçalanıyor, o kadar.”
Nitekim Semih’in içinde bulunduğu kavanozun çoktan parçalandığını kabullenen ilk kişi kızı Nazlı olur ve Semih-Mehmet’i kastederek, “Ne diye ille de babam olduğuna ikna çabası anlamıyorum. Madem Ekinci’yim diyor, öyle olsun. Bırakın gitsin köyüne” sözleriyle tepkisini dile getirir. Yine de itirazı, “kimliğe büründürme” çalışmalarını ne annesi ne de doktorlar nazarında durdurmaya yeter. Nihayet, Mehmet’in hastaneden kaçıp kanlılarını öldürdüğü sahnede İnci “sentetik koca”sından ümidi kesmiş hâlde, dizinin başından itibaren üzerinde çalışarak sonunda bitirdiği Semih büstünü kırar. Muhtemel ki İnci’nin onca emekle yapmaya çalıştığı şey, yasını geride bırakmış, kitaplarının ve daktilosunun dünyasından ailesinin dünyasına adım atan, ölüm değil yaşam konuşan bir Semih inşa etmektir; elinde kalan ise Semih biçimli bir kil kütlesiyle Semih görünümünde yabancı bir adam olur. Sentetik koca kırılır: Semih bu defa gerçekten ölmüştür. Başka bir deyişle, Mehmet, kanlılarını öldürürken kendisinin hayatta olduğunu ilan etmektedir; İnci de büstü kırarken Semih’in hayatta olmadığını…
Mehmet’in beyni, tıbba ve ona atfedilen kimliğe direnen bir özgürlük talebi gibi, karşısına çıkan dispozitiflere içgüdüsel olarak direnerek kendi hakikatine sıkı sıkıya sarılır. Tam da jenerikte temsili bir biçimde Semih-Mehmet’in büstü kırması gibi, hikâye boyunca Mehmet kendisine dayatılmaya çalışılan öznelliğe karşı koyar. Semih olmaya direndikçe, Mehmet olmayı daha çok sahiplenir. Sorun şu ki iktidar kurumları/dispozitifler (tıp, hukuk, bizzat toplum) nezdinde bir türlü salt Mehmet olamaz: Bir mevta olarak dahil olduğu hikâyede, önce (operasyondan başlayarak, kimliğe büründürülmeye çalışıldığı süreç boyunca) tıbbın “hasta”sı, sonrasında da psikiyatrinin “akıl hastası” dediği özne olmuştur. Ölümünden sonraki süreç boyunca Mehmet’in hayatı, çeşitli deneyimlerin öznesi yapılmaya çalışılarak ve modern kapatılma kurumları arasında mekik dokuyarak geçer: Önce hastaneye kapatılır; oradan kaçınca hapishanenin kıyısından döner; oradan “kurtuluşu” akıl hastanesinde olur. Mehmet arka arkaya kapatılır; hasta olur, zanlı olur, akıl hastası olur. Ama Semih olmaz. Ne denli Mehmet olduğu ise elbette tartışılır.
1. Semih Şerifoğlu’nun, kendisine beyin nakli önerildiğinde söylediği sözlerden alınmıştır.
2. Çözünürlük handikapı yüzünden, kullanılan aletin ne olduğunu seçmek ne yazık ki kolay değil. Mehmet’in, kanlılarını baltayla öldürdüğü sahneden referansla jenerikteki aletin balta olduğunu düşünüyorum. Yine de balyoz ve benzeri başka bir alet kullanılmış olması da olası.
3. Yazım hataları alıntıya kaynaklık eden gazete kupüründekiyle aynı bırakılmıştır. Gazetenin adı ve tarihi elimde bulunmadığından kaynak bilgilerini burada ne yazık ki paylaşamıyorum. Kupürün görseline buradan ulaşılabilir.
4. Bkz. Önceki dipnot.
5. Semih-Mehmet’e, Semihliğe razı gelmesi (başka bir deyişle, Semihliği performe etmesi) hâlinde onu bekleyen “kazanımların” bir listesi, bizzat Psikiyatrist tarafından sıralanır: “Senin anlayacağın, Ekinci yok ortada. Sadece beyni var. O da bu adamın kafasının içinde. Eğer bu ameliyat yapılmamış olsaydı Şerifoğlu da Ekinci de ölecekti. Ama şimdi, yaşayan bir insan var: Sen. Beni anlıyorsun değil mi? Düşün. Aksi takdirde ölecektin. Ölecektin. Ekinci’yi unutmalısın. Yepyeni bir vücudun var artık. Yeni bir çehren. Hatta bir köşkün, bir araban, bir servetin… Düşünebiliyor musun? İstersen çok rahatlıkla Şerifoğlu’nun kimliğine bürünebilirsin.”
6. Daha fazla bilgi için bkz. Cohen, Jeffrey Jerome, “Monster Culture (Seven Theses)”, Monster Theory: Reading Culture, University of Minnesota, 1996.