“Bu kadar güzel bir vücutta bu kadar çirkin bir ruh olur muydu?”
“Hayır, diyordum, bu kadar güzel, bu kadar harikulade bir kadın kabil değil Ankara canavarı olamaz.”1
“Belki de insan çirkin olursa çirkin şeyler yapıyordur.”2
Robert Bogdan ucube gösterileri üzerine yazdığı son derece zihin açıcı ve bilgilendirici olan kitabının önsözünde, kendisini macera ve korku filmlerindeki kötü karakterleri incelemeye götüren bir anısını paylaşır. Buna göre yazar, bir akşam on yaşındaki oğlu ve onun arkadaşıyla birlikte Disney’in çektiği Treasure Island filmini izlemektedir. Filmin başlarında kafası karışan çocuk, yazarın oğluna kötü karakterin kim olduğunu sorar ve ondan şu yanıtı alır: “Kötü görünen kişi kimse, kötü karakter odur.” Oğlunun feraseti karşısında hayrete düştüğünü yazan Bogdan, filmde sahiden kötü olmak ile kötü görünmek arasında bir ilişki bulunduğundan ve kötü karakterlerin çeşitli deformasyon ya da sakatlık izleri taşıdığından bahseder. Özellikle de korku filmlerinde, kötülük ile sakatlık arasında kurulan ilişkinin daha yaygın olduğuna ve korku filmi canavarlarının “yara izli, deformasyonlu, orantısız cüsseli, kambur, alışılmadık derecede ufak, sağır, konuşma engelli, akıl hastası ya da akli dengesi bozuk” kişilerden oluştuğuna işaret eder.3
Universal Pictures, baba-oğul Laemmle’lerin kontrolünde bulunduğu dönemde korku sinemasının Hollywood’daki ilk büyük örneklerini verir. Özellikle 1923’te başlayan ve 1940’lara uzanan süreçte, Universal Horrors ya da Universal Monsters adı altında kendini gösteren bu filmlerle birlikte türün (bazen insan, bazen de insan dışı olan) ilk ikonik canavarları peyderpey seyirciyle buluşur. Adını Edgar Allen Poe’nun meşhur şiirinden alan, 1935 tarihli The Raven tam da canavar filmlerinin revaçta olduğu bu dönemin meyvelerinden biridir. Bela Lugosi’nin Edgar Allan Poe saplantılı bir cerrah olan Dr. Vollin’i canlandırdığı filmde Jean Thatcher adlı genç bir dansçı ağır bir araba kazası geçirir. Genç kadının babası, kızının hayatını kurtarabilecek tek kişi olduğu düşünülen fakat artık emekliliğini ilan etmiş bulunan Dr. Vollin’i, uzun yakarışlar sonunda, operasyonu gerçekleştirmeye ikna eder. Ameliyatın ardından bu genç kadına saplantılı hisler beslemeye başlayan doktor, aralarında bir ilişki yaşanamayacağını anladığı noktada ise intikam planlarına girişir. Vollin, Poe’nun eserlerinden ilhamla yaptığı işkence aletlerini baba-kız üzerinde kullanarak onları öldürme niyetindedir. Diğer taraftan, Boris Karloff tarafından canlandırılan Edmond Bateman adlı eski bir suçlu, fiziksel görünümünden duyduğu rahatsızlığı giderebilmek ümidiyle Vollin’e başvurur. Anlattığına göre Bateman bütün hayatı boyunca, çirkin olduğu gerekçesiyle insanlar tarafından kötü muameleye maruz kalmıştır. Öyle ki “çirkin eylemlerde” bulunuşunu, “çirkin bir yüze” sahip olmasıyla ilişkilendirdiği bir noktaya varmıştır. “Belki de insan çirkin olursa çirkin şeyler yapıyordur” diyen Bateman iyi bir insan olabilmek için Dr. Vollin’den yüzünü düzeltmesini ister. Onun bu kırılgan ruh hâli Dr. Vollin’in aklına canice bir fikir getirir ve doktor, yüzünü düzelteceği vaadiyle ameliyata aldığı adamı yüz sinirleriyle oynayarak hepten deforme eder ve “canavarlaştırır.” Dr. Vollin’in amacı, Bateman’ı kendisine muhtaç bırakarak ondan kendi cinai planlarının uygulayıcısı olarak faydalanmaktır. Ameliyattan uyandıktan sonra yüzünü öncekinden çok daha “korkutucu” hâlde bulan Bateman ise kendini, yüzünü düzeltebilecek tek kişi olan Dr. Vollin’in komutlarını yerine getirme zorunluluğu ile iyi bir insan olma arzusu arasına sıkışmış hâlde bulur.4
önceki ve sonraki görünüşü
Bogdan’ın işaret ettiği temsil biçimlerini de Bateman’ın içinde debelendiği ayrımcılığı da inşa eden ve müzminleştiren bakış, esasen kökeni Antik Yunan’a dek uzanan bir güzellik kurgusuyla bağlantılıdır. Umberto Eco, Çirkinliğin Tarihi ve Güzelliğin Tarihi adlı kitaplarında bu mevzuyu çeşitli yönleriyle ele alırken, güzellik ve çirkinlik mefhumlarının, içinde kurgulandıkları tarihsel an, kültürel bağlam gibi birçok değişkenle bir arada düşünülmesi gerektiğini hatırlatmakla kalmaz, bu kelime çiftinin tarihin belirli dönemlerinde ahlak, erdem gibi kavramlarla kol kola ilerleyişinin de anahatlarını çizer. Kaynağı Antik Yunan’a uzanan denklem, “güzel” olan ile “iyi” olanı birbirine eş şeyler olarak ele alır ki bu, dil düzeyinde de karşılığını fazlasıyla bulur. Eco’nun işaret ettiği şekilde, güzel ve çirkin ifadeleriyle eş ya da benzer anlamlarda kullanılan sözcükler incelendiğinde bile olumlu çağrışımların hep güzellikle, olumsuz yüklü ifadelerin ise çirkinlikle bir arada düşünüldüğü görülebilir. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak, güzelliğin makbullüğü karşısında, onun antitezi olarak konumlandırılan çirkinliğin erdemsizlik, hakikatten sapma, hatta günahla ilişkilendirilmesi söz konusudur.5
Bedensel nitelikler ile kişilik özellikleri arasında ilişki kurmaya dönük çabalar tarihin farklı dönemlerinde, farklı kisvelerde tekrar tekrar ortaya çıkar. Bu türden girişimlerin 19. yüzyıldaki bir tezahürü de çeşitli sözdebilimler aracılığıyla olur. Joseph Gall tarafından 18. yüzyılda ortaya atıldıktan sonra 19. yüzyılda popülarite kazanan ve kafatasından hareketle insan mizacını tasnif etme çabaları olarak özetleyebileceğimiz frenoloji bu sözdebilimlerden yalnızca biridir. Yine 16. ve 18. yüzyıllar arasında ilgi gören ve Johann Kaspar Lavater’le yeniden doğarak 19. yüzyılın ilk yarısında yükseliş gösteren fizyognomoni de insanın yüz yapısı ile karakteri arasında ilişki kuran, yani fiziksel karakteristiklerden hareketle kişilik özelliklerinin okunması yönündeki çabaların sonucu olarak ortaya çıkan bir diğer sözdebilimdir. Bu ve benzeri girişimlerde daima, bedeni bir gösterge olarak alan ve ruha/zihne dair özellikleri bu gösterge üzerinden okumayı hedefleyen bir tavır hâkimdir. Yani temelde, görünür olan üzerinden, görünür olmayanı anlamlandırma ve sınıflandırma çabaları yatar.
Suat Derviş’in Hatice Hatip takma adıyla yazdığı Ankara Canavarı romanının meşum katili de bedensel güzellik ve huy güzelliği arasındaki bu süregelen ilişkilendirmeden azade değildir. Fakat Ankara Canavarı bu sentetik ilişkiselliğe kendine has, hoş bir nüans katar; daha doğrusu, onu görkemli bir biçimde tarumar eder. Bunu nasıl yaptığına geçmeden önce, yakın zamanda İthaki Yayınları tarafından yayımlanan romana dair kısa bir bilgilendirme faydalı olacaktır.
Ankara Canavarı ilk olarak 1948 senesinde Kudret gazetesinde tefrika edilmiş, 1952 senesine gelindiğinde de Son Telgraf gazetesinde resimli roman olarak okurla yeniden buluşmuştur.6 Roman, Ankara’nın muhtelif semtlerinde, teoride birbirinden bağımsız olması beklenirken belirli bir motif dolayısıyla birbiriyle ilişkili olduğunu düşündüren bir dizi cinayeti hikâye eder. Zabıta muhabiri Hikmet Altıntaş’ın anlatıcısı olduğu metinde, muhabirin edindiği bilgiler, bu bilgilerin işaret ettiği olası hakikat karşısında muhabirin kendince nedenlerle direnmesi, bu direncin ortaya çıkardığı vicdan muhasebesi ve buna benzer iç çatışmalar eşliğinde okur da peyderpey failin kimliğine ilişkin bir keşif yolculuğuna çıkar. Suat Derviş’in esrarlı sorular ve noir motiflerle bezeli polisiyesinin sunduğu edebi lezzeti de, barındırdığı keşif unsurlarını da romanla hasbihâl edecek okurlara bırakıp bu yazı özelindeki odağımı romanın belirli bir veçhesiyle sınırlamak istiyorum: Yani roman boyunca hikâyenin erkek anlatıcısı Hikmet Altıntaş’ın ısrarla ve mükerreren mesele ettiği güzellik ve canilik arasındaki (negatif) ilişkiyle.
Hikmet karakteri daha romanın başında, bir haziran akşamının insana “gevşeklik veren” havasının tadını çıkarırken, yolda gördüğü ve hiç tanımadığı fakat “insanlara bir lütuf kadar güzel” sözleriyle nitelediği bir kadının peşine takılıp Ankara sokaklarını arşınladığında, salt güzelliğin peşinden nerelere savrulabileceğinin bize ilk sinyallerini verir. Nitekim onu hiç hesapta olmayan dehşetli olaylar dizisine sürükleyecek olan şey tam da bu, güzellik karşısındaki sığ denebilecek zaafı olur. Hikmet, “kibar” ve “varlıklı” olduğu anlaşılan bu emsalsiz güzellikteki esrarengiz kadına, onu ilk gördüğü anda vurulur. Tam da bu yüzden, kısa sürede tüm Ankara’ya korku salan bir dizi cinayetin failinin bu kadın olabileceği fikriyle Hikmet’in zihni bir türlü barışmaz. Her yeni kanıt bu “güzel gözlü, mevzun bacaklı, müstesna” kadının aranan cani, yani bizzat “Ankara canavarı” olabileceği kanaatini daha da güçlendirirken, Hikmet’in bu muhtemel hakikate gösterdiği direnç de bir o kadar artar. Canavarın bu kadın olduğu yönünde –Hikmet’ten başka kimsenin haiz olmadığı– birçok kanıt mevcutken, aksi yöndeki yegâne savı, bu kadar güzel bir kadının canilikle zinhar ilişkilendirilemeyecek oluşudur. Başka bir deyişle, Hikmet’in bu kadını aklamayı hedefleyen soru ve argümanlarının tümü birbirinin kopyasından ibarettir:
“Hayır, o gün ve o güne kadar Ankara’da gördüğüm kadınların hepsinden güzel olan bu kadın, bir canavar olabilir miydi?”
“Bu kadar güzel bir vücutta bu kadar çirkin bir ruh olur muydu?”
“Hayır, diyordum, bu kadar güzel, bu kadar harikulade bir kadın kabil değil Ankara canavarı olamaz.”
Üstelik vicdan muhasebesinin ağır bastığı anlarda Hikmet bile kendini inandırma çabalarının ardındaki motivasyonu sorgulamadan edemez:
“O yeşil gözlerinde benim vicdanımı uyutan ve mahveden nasıl bir zehir vardı? Aynı vaziyette görmüş olduğum bir erkeği veya başka bir kadını, ben polise ihbar etmez miydim?”
Esasen Hikmet karakterinin roman boyunca vicdanına siper ettiği tez, Bateman’ın içine hapsolduğu gerçeklikle aynı damardan beslenir. Hikmet, Bateman’ın “Belki de insan çirkin olursa çirkin şeyler yapıyordur” varsayımını bir nevi tersten alarak onunla tam da aynı noktada buluşur: İnsan çirkin olduğunda çirkin şeyler yapıyorsa, güzel bir insan güzel şeyler yapmalıdır. Güzel, alımlı, üstelik ayrıcalıklı bir sınıfa mensup olmanın avantajlarını haiz bir kadından beklenen, erdemli davranışlardır; canilik, canavarlık değil. Ne var ki roman, bedensel emareler üzerinden karakter tahliline soyunan bu çarpık ama köklü bakışa adeta meydan okur. Kimin cani olup olmayacağına dair fikir yürütmek için “mevzun bacaklar” ya da “kıvrak bel”den daha fazlasına, kişilerin tekil hikâyeleri hakkındaki daha derinlikli bilgilere ihtiyacımız olacağını hatırlatır. Özellikle de roman boyunca kadının güzelliğine ilişkin abartılı övgülerin, başta Hikmet olmak üzere daima erkek karakterlerin ağzından –hem de pek sempati besleyemeyeceğimiz şekillerde– duyulduğunu hesaba katarsak, bu yorumların istihza barındırdığını düşünmek işten bile olmaz. Sanki Suat Derviş bir taraftan fiziksel görünüş ile iyilik/canilik arasında kurulan mesnetsiz ilişkinin altını oyarken, diğer taraftan da erkek anlatıcının mübalağa dolu güzellik zaafı üzerinden eril bir sığlığın parodisini yapmaktadır.
Ayrı bir yazıda başlı başına ele alınması gereken bir konu olmakla beraber, romandaki dikkate değer bir diğer nüans da Suat Derviş’in Ankara canavarının cinsiyeti konusuna getirdiği dokunuştur. 1948 tarihli gazete haberleri bize gösterir ki Ankara’yı “heyecana veren” gerçek Ankara canavarı, fotoğrafına fizyognomoni raporlarından fırlamış duygusu uyandıran şu sözlerin eşlik ettiği bir erkektir: “İşte Ankara canavarı… Ağzının kıvrımından gözünün ışığına kadar gerçekten bir canavar.” Hatta haberlere göre bu Ankara canavarının yine erkek olan bir de suç ortağı vardır.7 Suat Derviş ise romanında, ağzının kıvrımından gözünün ışığına kadar canavar olan bir erkek yerine göz alıcı bir kadın canavarı anlatmayı tercih etmiştir. Bu nüans esasen epey önemlidir. Kurgusal kadın karakterlerin (masallardaki kötü niyetli üvey annelerden tutun da dizilerdeki fitneci hısım akrabaya kadar) sayısız kötücül varyasyonu bulunmakla beraber, bunlar ekseriyetle mizojiniye varan bir cinsiyetçilikle kurgulanmış “canavarlar” olmaktan öteye gidemez. Küçük iktidar alanı içinde salt manipülatif yöntemlerle, insanları birbirine düşürerek ya da başkalarını kışkırtıp suça teşvik ederek kötülüğünü hayata geçiren ve çoğu zaman da erkek merkezli bir sorunu kendine dert edinen bu kadınlar sıkça edilgen karakterler olarak temsil edilir. Bunun dışındaki yaygın örneklerde ise kadınlar, hele ki Ankara Canavarı’ndaki gibi güzel ve seçkin kadınlar, kurban ya da potansiyel kurban olarak, eril çekişmelerin ortasında kalmış, durmadan çığlık atıp bayılan, devamlı kollanması gereken yan unsurlar şeklinde anlatıya eklemlenir. Suat Derviş ise bu romanında kadın karakteri ne bir kurban ne de edilgen bir kötü olarak kurgular. Ankara canavarı irade sahibi, aktif bir karakter olarak karşımıza çıkar. Üstelik hem fiziksel görünüşünden hem de mensubu olduğu sınıfsal statüden –stereotipik anlamda– beklenmeyecek denli soğukkanlı davranmayı ve yoğun şekilde fiziksel güç kullanmayı gerektiren bir cinayet yöntemini benimser ve uygular. Sonuç itibarıyla da kadınlık deneyimine abartılı bir kırılganlık atfeden patriyarkal cinsiyetçiliğe ve ikili cinsiyet rejiminin kadınlığa ilişkin dayattığı stereotiplere karşı koyan, içinde farklı boyutlar barındıran bir karakter ortaya çıkar.
Şüphesiz Ankara Canavarı’nın üzerine konuşulmaya değer daha birçok yönü mevcut, fakat okur ile roman arasında fazla yer işgal etmemek için bundan sonrasını her okurun romanla kuracağı tekil ilişkiye bırakıyorum. Dileyen herkese romanla keyifli sohbetler!
{fold içindeki imge: Ankara Canavarı’nın resimli romanından kesit, İthaki Yayınları’nın izniyle} 1. Suat Derviş, Ankara Canavarı (İstanbul: İthaki Yayınları, 2023).
2. The Raven (Louis Friedlander, 1935).
3. Robert Bogdan, Freak Show (Chicago: The University of Chicago Press, 1988).
4. Bu yazının konusunu dağıtmamak adına, The Raven’a ilişkin daha incelikli bir tartışmayı doğrudan filmi merkeze alan ayrı bir yazıya bırakıyorum.
5. Yazının maksadını aştığı için burada değinemiyor olsam da “çirkin”i “güzellik” kanonu içinde ve onun antitezi olarak inşa eden bakışa karşı koyan, onu, güzelliğin hükümranlığından azade, müstakil bir nosyon olarak tartışan hayli zihin açıcı çalışmalar da mevcuttur. İlgilenenler, bu türden çalışmalara temel teşkil etmesi bakımından Mark Cousins’ın konferans dizisi ve kitabı The Ugly’yi [Çirkin] inceleyebilir. Metnin Türkçesine buradan ulaşılabilir.
6. İthaki Yayınları’ndan çıkan kitap, söz konusu resimli romanı da içermekte.
7. Ankara canavarı hakkındaki gazete kupürlerine erişimimi sağlayan sevgili Bilal Acarözmen’e ve daha başta arşivini açarak ilgili kupürleri paylaşma inceliği gösteren Serdar Soydan’a teşekkürü borç bilirim.