Hayvanların, sabırlı hayvanların, ineklerin, koyunların, elimize verilmiş ve elimizden kurtulamayacak bütün hayvanların bize asla başkaldırmayacak olması beni incitiyor. […] Boğa güreşçisi denen kahramanları ve kana susamış arenanın tamamını perişan hâlde kaçmaya zorlayacak tek bir boğa da içimin ferahlaması için yeterdi. Ama daha değersiz, uysal kurbanların, koyunların, ineklerin taarruzunu tercih ederim. Bunun asla olamayacağını, onların, tam da onların önünde asla titremeyeceğimizi kabullenmek istemiyorum.1
New York, 1900’lerin başı. İsli puslu bir sokak, Arnavut kaldırımı sokaktaki çamurlu su birikintileri. Alan derinliğinin izin verdiği ölçüde, uzakta bir yerde, birer siluet hâlinde seçilebilen at arabaları. Fotoğrafa göre sağ tarafta, fotoğrafa bakanınsa solunda, çocuklardan mürekkep bir küme. Birkaçı fotoğrafçıya kayıtsız, kendi aralarında laflıyor, kalanlar yüzünü fotoğrafçıya dönmüş, mercekle bakışıyor. Gözleri, kendilerine bakan aygıtın gözünün tam içinde. Çocuklardan birinin ileri uzanan minik parmağı fotoğrafçının ve artık onun bir uzantısı hâlini almış olan optik cihazın mevcudiyetini haykırıyor. Parmağın bağlı olduğu elin ardında kısmen gizlense de çocuğun yüzündeki muzip gülümseme fotoğrafa bakanla konuşuyor. Fotoğrafa ne kadar bakılırsa çocuk da fotoğrafı elinde tutanın gözlerinin içine o kadar ısrarla bakıyor. Ama her şey bir yana… fotoğrafın kalbindeki at (leşi) bir yana. Kirli caddenin ortasında, yerde boylu boyunca yatan bir at var. İfşaatı kendine vazife edinmiş çocukların hemen yanı başında, caddenin orta yerine yanlamasına serili, ölmüş ya da ölmeyi bekliyor. Atın gözleri muhtemelen kapalı ama bedeniyle birlikte yolun ortasına terk edilmiş mevcudiyeti, karşısındakini utandıracak bir keskinlikle, üzerine çevrilen bakışı iade ediyor. Bakışa ölümle karşılık veriyor. Bakışa çürümeyle yanıt veriyor. Bakan, gözlerini üzerine sabitlediği süre kadar çürümeden nasibi alıyor. Tabii bir de o koku var. Ah, kameralar kokuları kaydedebilseydi…
*
Kadın, haberin yanındaki küçük görseli kesip çıkardı ve başka varlıkların hikâyeleriyle kendi hayatı arasında bir geçit misali açılıp kapanan sandıktaki diğer görsellerin arasına özenle yerleştirdi. En üstte, fotoğraflarla süregelen sohbetini başlatan o ilk fotoğraf duruyordu. Onunla bundan yüzlerce, belki binlerce fotoğraf önce buluşmuştu. Kadın fotoğrafa gitmemiş, fotoğraf ona gelmişti. Pazar alışverişinden dönerken rüzgârda havalanan pardösüsünün önünü düzeltmek için elindeki torbaları yere bıraktığı sırada, rüzgârda savrulan kâğıt parçası ayağının ucuna düşüvermişti. İlkin fotoğrafın arka yüzünü görmüştü. Bir tarih ve zarif, italik el yazısıyla yazılmış bir kelime. Çocukken köyde okula gönderilmemişti ama bereket, erkek kardeşinin ders kitaplarından gizli gizli çalışarak okumayı sökmüş, sonra da karşısına, üzerinde yazı bulunan ne çıksa açlıkla okumayı âdet edinmişti: tabelalar, takvim yaprakları; evlendirilip şehre taşındıktan sonra ise gazeteler, hatta eskiciden bulduğu bir iki kitap… Böylece, tek kişilik özel derslerinden edindiği bilgilerle harfleri dağarcığına çağırarak fotoğrafın arkasındaki yazıyı okuyabilmişti. A-M-S-T-E-R-D-A-M. Amsterdam, 1890. Fotoğrafın ön yüzünü çevirdiğinde ise gözleri bir köpeğinkilerle buluşmuştu. Üzerine koşum benzeri metal ve zincirler geçirilerek eskici arabası olduğu anlaşılan bir el arabasına koşulmuş bir köpeğin fotoğrafıydı bu. Köpek, Arnavut kaldırımı bir sokağın kenarında başını kaldırıma yaslamış, yarı baygın hâlde, mecalsiz yatıyor, arkasındaki araçta ise satılmayı beklediği anlaşılan çeşit çeşit ibrik duruyordu. Fotoğraftaki canlı sayısı birdi, canlılık belirtisi birden az. Kadın, gözlerini ayıramadan uzun uzun bu köpeğe bakmıştı. Köydeki kuzudan beri ilk kez bir hayvanla bu kadar uzun süre göz göze kalıyordu. Kesime gitmesinden hemen önce belki bir saniye belki de ebediyen bakıştığı, düğün gecesi yemek zorunda bırakıldıktan sonra gidip bir kısmını tuvalete kustuğu ama ne kadar kusarsa kussun bir kısmını hep içinde muhafaza ettiği o kuzudan bu yana. Köpeğin gözleri siyah beyaz fotoğrafta ne kadar belirgindi, emin değildi ama o gözlerin içine baktığını da adı gibi biliyordu. Sonra bu fotoğrafı alıp eve götürmüş, çeyiz sandığının derinliklerine gizlemişti.
Ertesi gün kadın, günün tamamını kafasında bu fotoğrafın hayaletiyle yaşamış, sonra birden, içinde kabaran bir iradeyle yerinden fırlayıp ev işlerinde kullanılmak üzere dört bir köşeye istiflenmiş eski gazeteleri topladığı gibi salonun ortasına yığmıştı. Fark etmeden geçtiği ne çok haber, ne çok hikâye vardı. Pek çoğunun da ötesine berisine iliştirilmiş grenli görseller… Saatlerce orada oturup gazete artıklarını kurcaladı. Sonra da haftalarca, yıllarca, ömürlerce… Kadın belleğiyle çocuk belleği iç içe geçti; çocukluğundan bu yana gözüne ilişen haberler zihnine aktı. Kurban Bayramı’nda kaçan dana hakkında bir haber yakaladı bir sayfanın kenarında. Haber insanlar açısından zaferle sonuçlanıyordu. Yani ne haber ne de dananın hayatı mutlu sonla bitiyordu. Arkasında onu kovalayan üstü çıplak, eli satırlı adamların bulunduğu dana görselini gazeteden kesip çıkardı kadın. Başka bir gazetede, komşusunun sokaktaki hayvanları beslemesinden rahatsız olan bir mahalle sakininin zehirlediği kedilerin buzlandırılmış cansız bedenleri duruyordu. Sucuk reklamlarının mutlu hayvanları, yumurta reklamlarının neşeli tavukları, süt reklamlarının gülümseyen inekleri ona farklı gazetelerin farklı sayfalarından bakıyordu. Bu hayvanları sömürmek başka bir şeydi ama bir de onları kendi felaketlerinin şen iştirakçileri gibi göstermek… Bu başka bir kirlenme biçimiydi. Hepsini topladı, biriktirdi. Bir yandan da zihnindeki kupürler arasında keder veren bir yolculuğun içine çekilmiş, kim bilir kaç yıl, kaç on yıl öncesinin haberleriyle bugün arasında savrulmaya başlamıştı. Öldürdüğü bir boğanın cesedi yanında gururla sırıtan bir matador geldi gözünün önüne. Boğa gülümsemiyordu. Soluk almıyordu. Muhtemelen ölümcül yarasından kanlar boşanmaya devam ediyor, matadorun zaferini kırmızı bir çerçeveye alıyordu. Ayı oynatıcılarıyla ilgili bir haber geçti belleğinin galerisinden. Turistler sokağın ortasında fotoğraf makinelerini ellerine almış, bir izleyici dairesinin ortasındaki ayıyı “oynatan” adamı ve “gösteriyi” heyecanla kaydediyorlardı. Kadının zihni geçmiş ile şimdi, evveliyat ile ebediyet arasında gidip geliyordu. Ölümcül bir hastalığı atlatması şerefine on koyunla iki dana kesip hısım akrabaya dağıtan adamın haberine gözleri ve ayakları bağlanmış bir koyun görseli eşlik ediyordu. Kadın, cinayeti kesip çıkardı. Adamın tekinin, bacaklarını kırarak tecavüz ettiği köpeğin flu görseli, sessiz kalmanın da bir iştirak biçimi olduğunu hatırlatıyordu. Kadın, gazeteden tecavüzü kesip çıkardı. Midesinde bir kasılmayla, köyünde erkekliğe geçiş ritüeli olarak oğlanların, ayaklarını bağladıkları dişi eşeklere tecavüz ettiklerine ilişkin anlatılanları hatırladı. Köydeki çocuklar arasında yaygın olan bu tür hadiseler iyi bilinir lakin hasıraltı edilirdi. Dahası, adına da tecavüz denmez, “ilk cinsel ilişki” denerek gizliden gizliye teşvik edilirdi.
Çocukluğundan enstantaneler kadının zihnine doluşuyordu. O daha yedi sekiz yaşlarındayken köyde hayvancılıkla uğraşan bir ailenin evinde yangın çıkmıştı. Köyde haneler arasında mesafe uzak olduğundan yangın komşu hanelere sıçramadan köylünün dört koldan müdahalesiyle söndürülmüştü. Ne var ki yangın ahırın bulunduğu tarafta çıktığından ve ahırın kapısı sıkışıp kaldığından içerideki hayvanlar telef olmuştu. Hayvanlarını kaybeden köylü feryat figan kendini paralamış, alevlerin arasına dalıp hiç değilse koyunlardan birini kurtarmayı başarmıştı. Fakat ne yazık ki gereğince müdahale edilemeyen hayvan, yanıkları yüzünden akabinde hayatını kaybetmişti. Bu ölümler üzerine adamın feryatlarını, ölen hayvanları için ağlayışını ilk duyduğunda kızın içi ezilmişti. Bunca sevdiği, uğruna kendini alevlerin arasına attığı canlıları kaybetmenin ne kadar acı verici olacağını düşünmüş, bir yandan ölen hayvanlara, bir yandan da onları kurtaramadığı için dövünen köylüye ağlamıştı. Evi yanan aileyi komşular alıp götürmüş, alevlerin arasından kurtarılan ama ölümden kurtarılamayan koyunun cenaze merasimi ise yine alevler arasında olmuştu. Ceset orta yerde kalıp pis koku yaymasın ve yırtıcı hayvanları oraya çekmesin diye köylülerce yakılmış, hayvanın yakıldığı yeri ziyaret eden kız onun küllerinden ufak bir tutamı alıp mendiline saklamıştı. O günü bir komşunun evinde geçiren aile, sonraki gün, yanan evden kurtarabildiği eşyaları almak için dönmüş, köyden birkaç hane de onlara katılmıştı. Kızın ailesi de yardıma gelenler arasındaydı. Kız ilk kez o sırada duymuştu “ekmek teknesi” lafını. Yanan hayvanlardan bahsediyordu adam. Ekmek teknesi. Kız henüz bu tabirin anlamını bilecek yaşta olmasa da tam orada anlamıştı bir köylüyle hayvanları arasındaki ilişkinin asıl temellerini. Adamın kendini alevlerin arasına atmasına sebep olan şeyin hayvanların canı değil, kendi canı olduğunu. Sadakat değil, menfaat. Sevgi değil, istismar. İşte o zaman kızın içindeki acıma duygusu yerini yoğun bir öfkeye ve tiksintiye bırakmıştı. Yası tutulmayan varlıkların yasını tutmaya o gün, orada başladı kız. Yıllar sonra, yangında canını kaybeden o hayvanları bir kez daha acı içinde düşünürken, dünyanın bambaşka bir ucundaki, varlığından bile haberdar olmadığı bir yazarın kelimeleri kendi sözcükleriymişçesine kadının zihninde yanıp söndü: Biz hayvanlara, onların bize olduğundan daha bağımlıyız: Hayvanlar bizim geçmişimiz, biz onların ölümüyüz.2
*
Çeyiz sandığındaki ve belleğindeki kupürlerle fotoğraflar çoğaldıkça çoğalıyor, kadının yasla mühürlenmiş ailesi her geçen gün genişliyordu. Dantellerle havluların yerini istismar edilen canlılar aldıkça kadın, zaman mefhumunu fotoğraflarla ölçer olmuştu. İçindeki öfkeyi ve kederi ateşleyen o ilk fotoğrafın üzerinden yüzlerce fotoğraf geçmişti ki komşu mahallenin zevksiz dükkânları arasına sıkışarak neredeyse görünmez olmuş ufacık bir eskici dükkânının önündeki tozlu sepette bulmuştu o fotoğrafı: New York, 1900’lerin başı. Sokağın ortasında yokluğa terk edilmiş bir at… cesedi. Ah, kameralar kokuları da kaydedebilseydi… Burnuna gelen koku tam da kendi düğün gecesi gibi olurdu.
Kadın, düğün-gecesi-kokulu-çürümeye-terk-edilmiş-at-leşi-fotoğrafını eline aldı. Fotoğrafın uzak bir noktasında flu bir figür hâlinde dikilen adamın kılığını görünce aklına ceket geldi. Bulunamaması belki de o an için iki canlının hayatını kurtaracaktı. İki can pahasına, köyün seferberliğiyle ceket bulunmuştu.
Baba ile koca arasındaki anlaşmaya göre kadın oldukça pahalıya gitmişti. Ceketin cepleri kıza karşılık babaya ödenecek olan yüklü meblağla doluydu. Müstakbel koca babaya parayı vermeden önce namaz kılmaya camiye gitmiş, ceket işi orada karışmıştı. Adam abdest almak için bir anlığına üzerinden çıkardığı ceketi caminin bahçesindeki bir ağaca asmış, abdestini alıp arkasını döndüğünde ise ceketin yerindeki boşlukla karşılaşmıştı. Tabii sırf cami değil tüm köy ayağa kalkmış, ortalık birbirine girmişti. Adam ısrarla cemaati suçlamıştı. Ceketi üzerinden çıkarırken cebindeki kabarıklığı gören bir açıkgözün abdest için arkasını dönmesini fırsat bilip ceketi yürüttüğüne emindi. Sonunda köy ahalisinden erkekler birleşip etrafı aramaya koyulmuş, kaybolan ceket vakası kızın kulağına kadar gelmişti. Kız bir an için umutlanır gibi olmuştu. Ceket bulunamasa ve başlık parası toplanamasa ne olurdu? Ama umudu çok geçmeden boşa çıkmış, köy yerinden genç bir çoban leylek yuvasının yakınında asılı duran ceketi haber vermiş ve cekete el koyanın bu leylek olduğu anlaşılmıştı. Ceket bulunmuştu ve ne yazık ki para da eksiksiz biçimde cebindeydi. Böylelikle, mezbaha düğünü şerefine kesilip köylüye dağıtılan büyükbaş hayvanlara, bir de ceketin bulunması yüzü suyu hürmetine kesilen kuzu eklenmişti.
Kız, evlendirilmesinin daha ilk yılında gebe kalmıştı. Kendi çocuk bedeni, kendinden başka bir çocuğu daha taşıyamamış, bebek ölü doğmuştu. Sonraki hamileliğinde ise hep dans etmişti. Bu bir doğurmama seremonisiydi. Sağlığı pahasına, canı pahasına, var gücüyle dans ediyordu. Hem bebeği hem kendini kurtarmak için tüm bedenini seferber ediyordu. Bu kez bebekle birlikte neredeyse kendi canından da oluyordu… Yine de görünüşe göre çabaları işe yaramıştı. Düşük yaptıktan ve kendi bedenine kalıcı hasar verdikten sonra bir daha hamile kalmadı. Zihninde, bir kez de bu meşum zaferi ve sakatlanışı şerefine dans etti, sonra da düğün-gecesi-kokulu-fotoğrafı pardösüsünün cebine koyup yoluna devam etti. O fotoğraf için kimseye borcu yoktu; ikisi, tam da gerektiği gibi birbirini bulmuştu.
*
Kadın, ilk fotoğrafla buluştuğu andan itibaren ne yapması gerektiğini biliyordu. Günler üç aşağı beş yukarı aynı seyrediyordu: Kocayı kıraathaneyle cami arasında mekik dokuduğu günlük rutinine uğurluyor, evin işlerini kolayladıktan sonra istismar galerisiyle buluşmasına kaldığı yerden devam ediyordu. Evden kaçabildiği zamanlarda eskicilerden, sahaflardan geçmiş haberleri, yıllanmış fotoğrafları, kayıp hikâyeleri topluyor, onlarla hasbıhal ediyor ve hepsini çeyiz sandığına özenle yerleştiriyordu. O sandık artık onun o evdeki ve içine sıkışıp kaldığı bir-başkasının-hayatındaki tek mahrem yeriydi.
Tüm bu fotoğraflar, belgeler, kayıtlar, tanıklıklar belki başta yalnız birer görüntüydü. Kadın onlarla arasında salt gözle kurulduğunu sandığı iletişimin hakkını verebilmek adına her bir detayı, insan gözünün sınırlarını zorlayan bir itinayla inceliyordu. Çok geçmeden onları duymaya başladı. Kokularını alır oldu. Önceleri, gördüklerinden yola çıkarak onlara kendisinin birer hayat hikâyesi yazdığını sanmıştı. Çok geçmeden onların anlatıcı, kendisinin ise anlatılanları içinde toplayan bir havuz olduğunu anladı. O hikâyeler onun bile iradesini aşan bir biçimde içine doluyordu. Her biri şiddetin, insani yıkımın başka veçhelerini deneyimlemiş olan canlılarla etkileşime giriyor, birbirlerinin başından geçenlere tanıklık ediyorlardı. Bunlar, mağduriyetlerin paylaşıldığı dertleşme seanslarından ibaret değildi. Kadın, onların hikâyelerini dinlemekle kalmayıp gerçekliklerine dokunabildiğini, tesir edebildiğini fark etmişti. Kendilerine dayatılan geçmiş hayatlarının üzerine sonsuz olasılıklarla dolu, yeni ve seçilmiş hayatları kaydeden bir kayıt cihazıydı o artık. Sabitlendikleri karelerin hikâyesini sil baştan yazan bir kamera. Bu hâliyle onlar, paylaşmakla kalmıyor, aynı zamanda birbirlerini özgürleştiriyorlardı.
Kadının daha önce başka pek çok aygıta dönüştüğünü hissettiği anlar olmuştu. Hayatının uzunca bir bölümünü, kendini kurulmuş bir saat gibi, bazen de çizgi filmlerden fırlama “memnun etmeye programlı” bir robot gibi hissederek yaşamıştı. Halbuki bu fotoğrafların ona açtığı deneyim bambaşkaydı. Bu varlıkların hayatlarını geriye dönük olarak yeniden yazan, hak ettikleri ya da hiç değilse öznesi oldukları hikâyeleri onlara teslim eden bir aygıta dönüşmek… Bu, tamamen rızasıyla gerçekleşen ilk dönüşümüydü. O güne dek olmayı seçtiği yegâne şey buydu. Yerine getirmek istediği tek işlev. “Elimize verilmiş ve elimizden kurtulamayacak” hayvanların başkaldırabildiği hikâyeler yazmak.
{fold içindeki imge: Henry Ford, “New York’ta Bir Kariyerin Son Buluşu”, 1900 ila 1906 arası, kaynak: The Henry Ford}1. Elias Canetti, Hayvanlar Üzerine, çev. Levent Konca (İstanbul: Sel Yayıncılık, 2014).
2. Canetti, age.
