Toprak Zemin,
Beton Mezarlık

Canım dedem H.A.’ya

Ayaklarım toprağa değdiğinde uyanacağım. Oysa bulunduğum odanın zeminindeki ufacık bir alanı kaplayan halının tüylerine dokunuyor ayağım. Beklenmedik bir temasın neden olduğu irkilmeyle bir anlık titriyorum. Bu temasın beklenmedik yanı halının tüyleri değil ya da onunla sınırlı değil, tüylerin nemden yapış yapış oluşu irkilme sebebi. Eğimsiz odanın zeminindeki halıda her nasılsa eğimli bir gölet oluşmuş. Çocukluğumdaki odamın zemininden havalanıp bir başına zaman yolculuğu yaparak yıllar, belki de on yıllar sonrasına konmuş gibi duran bu tanıdık halının sekizgen biçimli deseninden dışarı bir ahtapotun kolları uzanıyor, bir de kafası. Hangisi hangi sırayla, bilmiyorum. Ayağım toprağa değene dek zaman mefhumu geçersiz. Ahtapotla bakışıyoruz. Hiç değilse ben ona bakıyorum, sonra da onun gözünden kendime bakar gibi yapıp beni nasıl görmüş olabileceğini tahayyül ediyorum. Gözbebeğindeki devrik mezar taşı silueti beni bulunduğum yerden kopararak gelecekte ziyaret edeceğim o mezarlığa fırlatıyor.

İnsan mezarlıkta olup da ayak basabileceği bir toprak parçasını nasıl bulamaz? Herhalde ayakları zemine temas edemediğinden. Ayaklarımla toprak arasından kat kat hava geçiyor, öyle sıkıştırılmış bir hava ki bu, sanki betonun üzerinde dikiliyorum. Peki ben o kaskatı betonun altında gömülü kalan toprakla nasıl buluşacağım? Tabanlarım toprağa nasıl temas edecek de beni bu kâbustan çekip kurtaracak?

Bir düş koleksiyoncusunun yedi günü: Rüya belleği ile film hafızasını ortak ve çarpık hatıratta bir araya getiriyor. Hangilerini gerçekten yaşadım, hangilerini yaşamaktan korktum? Neyse ki rüya görmek fal baktırmak gibi değil. Orada gelecek diye bir zaman yok. Orada zaman yok. Gelecek yok.

*

Kadın olunca ölülerinle vedalaşmana bile karışıyorlar. Ölülerine, birilerinin lütfettiği mesafeden, müsaade buyurdukları ritüeller uyarınca veda etmen gerekiyor. Bu işin de bir kanonu var. (Zaten yas tutmak için de hepi topu on günüm var. Bir yerde okumuştum, bazı psikiyatrlar on günden sonrasını depresyondan sayıp yaszedeye antidepresan veriyormuş. Durduk yere ilaç yutmak zorunda kalmayayım şimdi. E herhalde yas tutmanın da bir adabı var.) Kadınlığımla ona uğursuzluk bulaştırmayayım diye dedemin mezarına yaklaşmama izin vermiyorlar. Aksi hâlde cehennem yolcusu kalmasın.

Hâlbuki ben, son bir kez daha yanaklarını severek, naaşını kendi ellerimle yıkayarak ona veda etmek istiyorum. Bu münafıkça talep, karşı tarafta müthiş bir dehşet dalgası doğuruyor. Kadın hâlimle, giderayak mevtanın abdestini mi kaçırmak istiyorum? Dedemin tüm ailesi, en yakınları, en fazla sevip saydıkları kadınlardan oluşuyor: karısı, kızı, torunları. Eskiden erkek kardeşleri vardı gerçi ama abilerinden önce hepsi göçüp gitti. Dedemin ailesinde tek bir erkek kalmadığı hâlde ailenin kadınları olarak onu yıkamamıza, hayattayken hep tertemiz limon kolonyası kokan bedenini o dikdörtgen biçimindeki çukura bizzat defnetmemize müsaade yok. Hastalığında onu besleyen, her tür ihtiyacını gören ellerimizin bereketi de onun ölümüyle bizi terk etmiş besbelli ki. Eşinin, çocuklarının teması mekruh olmuş. Anladık, onu yıkamama izin vermediniz, kabrine de başka ellerle taşındı, bırakın defnedilişine mezarının kıyısından refakat edeyim de ayaklarım toprak görsün. Yok, o da yasak. Erkek adam defnedilirken kadın kısmı görünmez bir sınırın ardında beklemeli.

İçimde zaptı zor bir öfke kabarıyor. Dedemin naaşını mezarına taşımaya hazırlanıyorlar. Benim odağım ise ansızın mezarlıktaki ani bir değişime kayıyor. Mezarlığın zemininde aniden açılan o sekizgen biçimli oyuğu başta benden başka gören oldu mu bilmiyorum. Ya da o oyuktan taşarak ayak bileği hizasına yükselen suda ayakları ıslanan tek kişi ben miydim, yanıtı bende yok. Oyuğun ıslak karanlığından zarafetle başını çıkaran dişi ahtapotu gördüğümde içimde dipdiri bir duygunun peyda olduğunu ise açıkça anımsıyorum.

Düşününce, ahtapotun bu beklenmedik ziyaretinin tek tanığı ben olmalıyım zira diğer herkes biraz önce ne yapıyorsa kesintisizce ona devam ediyor. Eylemler sürüyor fakat ahtapotun varlığından zamana sızan, sızmakla kalmayıp zamanı yanıltan bir iksir varmışçasına herkesin hareketleri gayriihtiyari yavaşlıyor. Bunu ağır çekimde bir film izlemekten ayıran, tüm bu değişimi yerinde gözlemliyor olmak. Şimdi ve burada. Tabii bir de bunun teknik ekipman destekli bir film hilesi olmadığı gerçeği var.

Diğer her şey kim bilir kaç x kadar yavaşlamışken ahtapotla ikimiz bakışıyoruz. Bu kez gözlerimiz sahiden buluşuyor, bu karşılıklı bir bakışma. Ahtapotun gözündeki devrik mezar taşı silueti, o an içinde bulunduğumuz mezarlıkla aramdaki mekânsal kopukluğu adeta onarıyor. Ayaklarımın altındaki hava usulca çekildikçe tabanlarım, o ana dek bir çift ayakkabının içinde gözlerden ırak olan ayaklarım, tüm çıplaklığıyla toprak zemini okşuyor. Ardından, ahtapotun bana uzanan kolunun omzuma dokunmasıyla içimde tarifsiz bir kudret yükseliyor. Sözsüz bir anlaşmaya imzamı atar gibi, başımı hafifçe eğerek ahtapotu onaylıyorum. O da gözünü hafifçe kırparak imzasını atıyor. Dedemi çevreleyen erkek çemberine doğru attığım ilk adımla da zamanın akışı olağan hâline geri dönüyor.

Erkeklerin yüksek sesli cıkcıkları, “Aman kızım, az geride bekle”leri havada uçuşuyor. Adını bile bilmediğim, belki ömrühayatımda görmediğim, belki dedemin dahi ömründe toplamda üç kez gördüğü uzak bir akrabanın eli beni durdurmak için uzanıyor; ancak bana temas edemeden, misinayla tutturulmuş gibi havada asılı kalıyor. Ahtapotun kenardan beni izlediğini biliyorum fakat sanki kolları benim bedenimin uzuvlarına dönüşmüş, o kollar sayesinde toprağa tutunuyor, onlardan aldığım güçle mezara yaklaşıyorum. Ben yaklaştıkça önümde dikilen adamların hepsi sırayla, tek tekmede savrulup açılan kapılar gibi yolumdan çekiliyor. Yüzlerindeki ifadenin hayretten korkuya döndüğünü görmek için bakmaya ihtiyacım yok. Tıpkı suskunluklarını duymak için dinlemeye gerek duymamam gibi. Ahtapotun kolları bana göz oluyor, kulak oluyor, ses oluyor, lisan oluyor. Dikkatimi verdiğim tek nokta dedem fakat dokunaçlarım bana tüm mezarlığın bir nevi panoramasını sunuyor. Ben mezara yaklaştıkça, arka taraftaki kadınların da gövdeme görünmez bir iple bağlıymışçasına yürüyüşüme eşlik ettiğini hissediyorum. Taşlara vurula vurula öldürülen bir ahtapotun rehberliğinde, bir mezarlık dolusu kadın bir araya geliyor. Artık mezarın başında dikilenler kadınlar, geride atıl hâlde bekleyenler ise erkekler. Torunları, kızı ve karısı tarafından layıkıyla uğurlanmaya hazır artık güzel dedem. Beyazlar içindeki bedenine uzanıp başını kefenin üzerinden son bir kez okşuyorum. Vedamı fısıldıyorum kulağına: “Önümüzde daha çok zaman vardı. Yine de teşekkürler… bana söz verdiğin gibi, büyümemi beklediğin için.”

Dedemi toprağa emanet ettikten sonra ablam, annem ve anneannemle kol kola ayrılıyoruz mezarlıktan. Aramızdaki sözsüz anlaşma kadar sessiz bir selamlaşmanın ardından ahtapot da kendisinden beklenecek bir zarafetle denizine dönüyor. Lakin bu bir veda değil; biz yine sık sık beraber yüzüyoruz.

Damla Karadeniz izniyle

Damla Karadeniz, mezarlık, ölüm, öykü, toprak, zemin