Karyaşları

Bu merdivenden daha önce çıktığımı açıkça hatırlıyorum. Daha net olmam gerekirse, bu merdivenden daha önce defalarca çıktığıma eminim. Önümde kaç basamak bulunduğunu, basamakların sonundaki sahanlıkta beni neyin beklediğini biliyorum. Sorun şu ki ne bu basamakları çıkışıma engel olabiliyor ne de beni orada bekleyen korkudan kendimi sakınabiliyorum. Üstelik, çıkış kısmı zihnimde neredeyse kare kare yer alsa da iniş ânına dair belleğimde tek bir kare mevcut değil. Öyleyse ben, durmadan, bir döngüye hapsolmuş gibi, o basamakları çıkmaktan ibaret bir hareket alanına mı sahibim? Neyse ki bu sadece bir kâbus. Öyle, değil mi?


*


O sesi, içime korku salan o kahkahayı neye yormam gerektiğini bilmiyorum. Fakat o sesin beni rüyamda kaç defa bıçakladığını zorlanmadan söyleyebilirim, çünkü her defasında duvara bir çentik attım. Tahliye gününü bekleyen birinin zamanı kaydederken yaptığı gibi, o rüyadan her uyanışımda duvarın yüzeyine yaralar açtım, o yüzden tam sayıya hâkimim ama zaten bunun bir önemi yok. O rüyaya her sıkıştığımda, ben yine o merdiveni çıkacağım; sahanlığa ulaştığımda o kahkahayla göz göze gelecek, sonra da içimden –belki de dışımdan– çığlık atarak uyanacağım. O sesi işitmektense görüyor oluşum da ayrı bir muamma. Onu bana kulaklarımdan ulaşan bir tını olarak değil de zihnimde beliren bir imge şeklinde deneyimlemek başlarda hem ürkütücü hem de şaşırtıcıydı, geçen zaman içinde geriye sadece ürkütücülüğü kaldı. İnsan aynı şeye kaç yüz kere şaşırabilir ki? Evet, artık o kahkahaya gereğinden fazla aşinayım ve onu kulaklarımla değil gözlerimle tanıyorum. Zihnimde karakalemle çizilmiş gibi aniden beliren yüzün gölgeli hatlarını duyuyor, o tekinsiz kahkahayı en sarih hâliyle görüyorum. Aydınlatmasız uzun bir tünelin ucu kadar karanlık olan merdiven boyunca gözle seçilebilecek bir nüans yok esasen, her şey kuzguni karanlıkta. Hâliyle sesin kaynağı değil göz göze gelinen, sesin ta kendisi. Bu ses, bu deneyim, kirpiklerim kadar gerçek, onlar kadar yakın yüzüme, tenime. Belki ben onun kadar gerçek değilim, en azından onun görünür olduğu anlarda.


*


Bu kez başka bir şey oluyor rüyanın başında. Ucunu bucağını seçemediğim denizin ortasında, tıka basa dolu bir geminin içinde tanımadığım insanların arasındayım. Gemi öyle çok sallanıyor ki bu kez batacak, diyorum içimden. Batacak ve hepimiz, suyun bile değil, kumun altına gömülüp kalacağız. Gemi tam da batacağına emin olduğum o anda durup beni malum merdivenin başında indirerek yoluna bu kez sarsıntısız devam ediyor. Geminin arkasından beş saniye ya da beş yıl kadar baktıktan sonra dönüp basamakları tırmanmaya başlıyorum. Birkaç adım atmamla ses kendini gösteriyor. Kirpiklerim kadar gerçek olan kahkaha, kopuk bir kirpik gibi gözümün içine giriyor. Ses kaybolsun diye gözlerimi kapatıyorum; kulaklarımı tıkamak beyhude olur bu durumda. Gözlerimi kapatmak bir an için sesi susturuyor, kahkahayı bir görünmezlik büyüsüyle örtüyor fakat ben gözlerimi örterek yaşayamam ki... Sesi görmeyi göze alarak açıyorum gözlerimi ve karanlık merdiven boyunca yolumu bu kahkahaya tutunarak buluyorum. Merdivenin diğer ucunda neyle karşılaşacağımı biliyorum ve elbette bundan hiç memnun değilim. Yine de o yolu yürüyecek ve sesin ürpertisine kafa tutacağım. Ses, varlığı gözkapaklarımın hareketlerine bağlıymışçasına, gözlerimi kapadığımda bir çırpıda kesiliyor, açılan gözkapaklarımla geri geliyor. Bu kez bir şeyler farklı ilerliyor sanki. Ben, farklı ilerliyorum.

Hem gücümü toplamak hem de bir sonraki adımımı tasarlayabilmek umuduyla gözlerimi yumuyorum. Sessizlik. On beş saniye. Otuz saniye. Bir dakika. Birbiri ardına dizilen dakikalar. Ve birden gözlerimde bir ıslaklık hissediyorum. Gözyaşı gibi ılık ve tuzlu değil, soğuk ve ferah bir ıslaklık bu. Ne olduğunu anlayabilmek için bir süre bekliyorum. Gözlerim kar topluyor. Karlar biriktikçe beni gözlerimi açmaya mecbur bırakıyor ve aralanan gözlerimden kar yağıyor. Artık gözlerimi açtığıma göre kahkaha geri dönmüş olmalı. Ve evet, orada. Fakat artık heybetli ve korkutucu bir suret gibi değil de cılız ve sarsılmış silik bir gölge gibi. Yok olmamak için son bir çaba, kirpiklerime tutunarak havada asılı kalıyor. Üzerine gözlerimden karlar yağıyor ve o artık iyice güçten düşmüş. Bunu fırsat bilerek kendimi zorluyorum, lapa lapa kar yağdırayım diye. Kar enikonu yoğunlaşmakla kalmıyor, ayakta durduğum sahanlığın dört bir yanında, yerçekiminden bihabermişçesine dans etmeye başlıyor. Ama en çok da... kirpiklerimin ucunda son bir gayret asılı duran kahkahanın üzerinde birikiyor. Öyle ki kahkaha, yalnızca birkaç dakika içinde karla kaplanarak görünmez oluyor. Kirpiklerimden kopup, diğer kar taneleriyle birlikte boşlukta uçuşmaya başlıyor. Uzanıp onu avucuma alıyorum, beklediğimin aksine soğuk bile değil. O merdivenden sayısız kez çıkmıştım fakat oradan inişimi ilk kez o anda görüyorum. Aşağıya inip evin kapısını dirseğimle açarak dışarıya çıkıyorum, avucumda karla örtülü o kahkaha. Dışarısı günlük güneşlik. Avucumdakini toprağın üzerine bırakıyorum. Karlar uçuşuyor; kahkaha ise gözümün önünde toprağa karışıyor.

görsel: Damla Karadeniz

Damla Karadeniz, kar, öykü, rüya, ses