Adsız Adlı Köpek: Kahrımızdan
Ölmesek Bari

“Gerekirse praf’sız bile olabilirdi ama Hülya’nın babası tiki tiki’siz kalabilir mi acaba? Hiç sanmam. Dünyanın en nankör yaratığı insanla en sadık yaratığı köpek arasındaki, dünya tarihi kadar eski bu çözülmez sıkı fıkılık, aslında köpeğin insana değil, insanın köpeğe muhtaç oluşundan geliyor.”1

1. “Neymiş o öyle kuçu kuçu?”

“Çok şey mi istiyorum yoksa? Bu seni hiçbir zahmete sokmayacak ki. Yoksa gidip de adımı değiştirmek için devlet dairelerinde uğraşacağını mı sanıyorsun? Hıh, sen beni batıdaki köpeklerle karıştırdın galiba? Onların kayıtları, kütükleri var, benim öyle bir şeyim yok. Salt adını değiştirdim diyeceksin, o denli.”2

“Sabahleyin yanıma geldiğinde yüzü bir karıştı.” Muzaffer İzgü'nün “Hırsız Adlı Köpek” ismini taşıyan çocuk öyküsü, çocuk anlatıcının bu sözleriyle başlar ve çocukla köpeği Fifi arasında geçen bir diyaloğu aktarır. İkili arasındaki bu diyalogdan, köpeğin canını sıkan şeyin kendisine verilen ad olduğunu öğreniriz. Hâlihazırda “Bakar mısın?” diye seslenmek varken insanların kendisine neden “kuçu kuçu” diye seslendiğini dahi anlamlandırmakta zorlanan Fifi, başka hiçbir yerde karşılığı olmayan bu içeriksiz isminden hoşlanmadığını söyleyip adının değişmesini talep eder. Hikâyenin kalanı, köpeğin kendisi için yeni isim önerilerinde bulunması, çocuğun ise bu isimleri her defasında aynı sebebi öne sürerek geri çevirmesiyle devam eder.

Fifi ilkin apartmanda sıkça işitmekten ötürü aşina olduğu “Rıdvan” adını önerir. Çocuk bu öneriye ivedilikle ve biraz da panikle karşı çıkar. Fifi’yi Rıdvan diye çağırdıkları takdirde apartman yöneticileri Rıdvan Bey’in güceneceğini, hatta belki gelip kavga edeceğini ve onları mahkemeye vereceğini öne sürer. Köpeklerini “Rıdvan” diye çağırmak, apartman yöneticisiyle arası açık olan komşuları sevindirecek olsa da Rıdvan Bey’i gücendirmemek ya da kızdırmamak adına bu isim veto edilir. Fifi o ismi almasının yöneticiyle arası bozuk olan komşuları niye sevindireceğini de yöneticiyi niye gücendireceğini de anlayamamasına karşın yeni öneriler sıralamaya geçer. Bir sonraki öneri ülke yöneticisinin adı olunca çocuk koşup pencereleri kapar ve köpeği sokakta o isimle çağırırsa polisler tarafından götürüleceklerinden korku içinde dem vurur. Fifi buna da anlam veremez ama mecburen yeni isimler sıralar. “Bilgin”, “Hamza”, “Abdülkadir” gibi öneriler de yine –bu isimleri taşıyan– insanların güceneceği, alınacağı, hatta kahrından öleceği gerekçeleriyle reddedilir. Fifi bu defa insan isimlerinden uzaklaşıp “Polis”, “Ankara”, “Akıllı”, “Becerikli”, “Namuslu” gibi seçenekler sunar fakat çocuk hepsini benzer gerekçelerle geri çevirir. Fifi’nin son çare olarak önerdiği “Akılsız”, “Beceriksiz”, “Hırsız”, hatta “Adsız” isimleri bile aynı filtreye takılınca sabrı tükenen Fifi, birilerini gücendirmeyecek bir isim bulma çabasının sonuna gelir ve çocuğu da epey memnun ederek mevcut ismine razı olur.

Peki insan, bir köpekle aynı adı paylaşıyor diye kahrından ölebilir mi? Diyelim bir domuza, bir suaygırına, bir yılana ya da bir antiloba ülke yöneticisinin ya da yaşadığı yerin başkentinin adıyla seslenen bir kişi mahkemelik olabilir mi? Bir köpekle ya da daha geniş alırsak, insan dışı herhangi bir hayvanla oluşabilecek bir isim ortaklığının dostu üzen, düşmanı sevindiren nasıl bir tarafı olabilir? Aynı ekosistemi paylaştığımız canlılarla adlarımızı paylaşmak ya da çeşitli kavram setlerini türler arasında müşterek hâle getirmekte ters olan nedir? Ya da örneğin, insanların, çocuklarına hürmeten aile büyüklerinin adını koyması aile büyükleri nezdinde gurur okşayıcıyken, insan dışı aile bireyleri söz konusu olduğunda benzer davranış niye alçaltıcı olarak algılanır?

2. İncir çekirdeğini doldurmayacak sebep?

“‘Hanım! En son cevabını isterim. Ya ben, ya kediler?’

‘Kediler!’”3

80’li yılların eğlenceli aile dizilerinden Perihan Abla’nın “Mart Kedileri” isimli yirmi birinci bölümü, bir sabah Mahmure ve Saffet çifti arasında patlak veren bir tartışmayla açılır ve Saffet’in, Mahmure’nin kedisi Minnoş’u evden atmasıyla olaylar kopma noktasına gelir. Kocasının, kedisini evden atmasına çok içerleyen Mahmure bavulunu toplayıp evi terk eder ve ailesinin yanına gitmek için yola koyulur. Fakat durakta karşılaştığı komşuları Şakir, durumu öğrenince kadının gitmesine mâni olur ve onun duruma el atmasıyla, mahalledeki her dert sahibi gibi Mahmure’nin yolu da Perihan Abla’nın evine düşer.

Dizinin her bölümünde mahallelinin dertlerine deva bulan, nitekim jenerikte devamlı tekrarlandığı üzere “küçük büyük herkesin dostu” olan, “kimin başı sıkışsa” koşan Perihan Abla, Mahmure’nin derdine epey istihzayla yaklaşır. “Aman ne kıymetli kedin varmış!” diyerek terslediği Mahmure’yi “bir kedi için yuvasını yıkmak”la itham edip geçimsizlikle suçlar. Mahmure’nin meselenin kediden ibaret olmadığını, kadının Minnoş’a olan sevgisini bile bile kocasının onu kapı dışarı etmesinin bizzat kendisini önemsememesi anlamına geldiğini anlatma çabaları da tahammülsüzlük ve alaydan öte bir karşılık bulamaz. “İncir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten” olay çıkardığı vurgusu devamlı tekrarlanarak tartışmanın tüm faturası Mahmure’ye kesilir. Üstelik, kırgınlığı konuşulacak yerde, o olmazsa “adamcağızın” ne yiyip ne içeceği, evin işlerini kimin yapacağı sorularıyla kadının üzerine sırf toplumsal roller değil vicdani sorumluluklar da yüklenir.

Erkekler cenahında da benzer fikirler havada uçuşur. Üstelik Saffet yalnız kaldığı tek gecede dahi körkütük sarhoş olmayı, (haneyi çekip çeviren kadının yokluğunda) kendisine yardıma gelen Şakir’le beraber çamaşır yıkarken evi su bastırıp yemek yaparken evi neredeyse yakmayı başararak ikili cinsiyet rejiminden beslenen (eşzamanlı olarak da bu rejimi besleyen) burlesk bir güldürü ortaya koyar. Onca beceriksizliğin sonunda “Yazıklar olsun bize! İki erkek, bir kadının işini yapamadık!” diyen Saffet’in nereden bakılsa sakil duran “özeleştirisine” Şakir’in verdiği, “Öyle deme Saffet, şu dünyada herkesin işi ayrı” yanıtı da “rollerimizin” altını adamakıllı4 çizer.

İkili cinsiyet rollerinin tüm ihtişamıyla arzıendam ettiği bölümün cinsiyetçi vurgularını bir kenara bırakıp bu yazı özelindeki asıl derde, “incir çekirdeğini doldurmayacak sebebe” dönecek olursak, bir kedi için hakikaten yuva yıkılır mı? Sırf bir kedi için değil, hemhâl olduğumuz tüm canlılar için yuva da yıkılır, ilişkiler de yeniden düzenlenir. Mevcut senaryoyu biraz değiştirip denklemde kedi yerine, örneğin, Makbule’nin insan olan bir aile ferdini koyalım. Acaba Saffet’in, Makbule ile Minnoş arasındaki bağı hiçe sayarak sergilediği davranış bir insana karşı gerçekleştirildiğinde de mahalle nazarında aynı olağanlıkta mı karşılaşırdı, yoksa o zaman tartışma gerekçesi incir çekirdeğini doldurmaya yeter miydi? Öyle bir senaryoda eleştiriler Saffet’e mi dönerdi, yoksa Makbule’nin geçimsiz oluşu sabit bir kanaat olarak kalır mıydı? Peki olay örgüsüne bu türden bir dokunuş, insanın farklı türler karşısındaki bencilliğine dair bize ne anlatır(dı)?

3. (Hayvan)severlik mi, hak savunuculuğu mu?

“Adalet, Homo sapiens türünün sınırlarını aşamayacak kadar kırılgan bir meta olmamalıdır.”5

Fifi’nin ya da Minnoş’un hikâyeleri tek başına bakıldığında “incir çekirdeğini doldurmayacak”, belki de gülünüp geçilecek olaylar gibi görünebilir fakat –kimilerine göre– ilk bakışta zararsız duran bu tekil hikâyelerin bağlı olduğu söylem ve temsil ettiği paradigma aksine epey tehlikeli. Her iki olay örgüsü de bize –farklı şekillerde de olsa– türcülüğe ilişkin bir şeyler söylüyor.

Muzaffer İzgü’nün öyküsünü bu açıdan özellikle kıymetli buluyorum, çünkü açıktan şiddet içermeyen, görünüşte nahif bir konu üzerinden (amacı bu olsun ya da olmasın, adını koysun ya da koymasın) türcülük meselesinin özüne dair çok temel bir noktayı –hem de nüktedan bir dille– ortaya koymayı başarıyor.

Adlarımız pek matahmış gibi diğer hayvanları da insan türüyle ilişkilendirdiğimiz isimlerle çağıralım demiyorum elbette. Fakat öyküde tasvir edilen türden bir ad ortaklığından imtina etme ediminin altında yatan ve ne yazık ki hâlâ epey yerleşik olan ayrımcılığı görmenin önem taşıdığını düşünüyorum. İnsan dışı hayvanlarla salt isim paylaşımından kaçınmıyoruz biz; insanın doğanın diğer unsurlarıyla arasına inşa ettiği hiyerarşide kendine biçtiği ayrıcalıklı pozisyonun sarsılmazlığını güvenceye alan bir çapa hâlini alıyor diğer canlılar. Bir türün değerini diğer türlerin değersizliğinden (ya da daha az değer taşımasından) alması. Toplumsal cinsiyet, etnisite ve daha pek çok alandan aşina olduğumuz şekilde. Ne yazık ki türcülük, diğer pek çok ayrımcılık biçiminin de temelinde yattığı hâlde, bir şekilde en dar kesimlerce dert edinilen sömürü biçimi olmaya devam ediyor.

Depremde, insan eliyle yapılmış binalar sayısız insan ihmali yüzünden yerle bir olduğunda, bu yıkım hepimizi içine aldı. Bizimle birlikte diğer hayvan türleri de o enkazların altında yaşam mücadelesi verdi ya da hayatını kaybetti. Sarsıntının ve yıkımın travmasını, dehşetini tek bir türün değil birçok türün bireyleri deneyimledi. Ne var ki, hemen her faciada olduğu gibi, haber manşetlerine layık görülen münferit örnekler dışında bölgedeki hayvanlar neredeyse anılmadı bile. Zarar gören ya da kurtarılmayı bekleyen hayvanların yardımına yine yalnızca hayvan aktivistleri ve hayvan hakları savunucuları koştu. Onların da çalışmaları birçok yerde “Biz burada insanları kurtarmaya çalışıyoruz, siz hâlâ hayvan derdindesiniz”, “Hayvanları sevdiğiniz kadar insanları da sevseniz ya” minvalinde ayrımcı ve çarpık ifadelerle baltalandı. Hayvanların haberlerde kendilerine yer bulduğu nadir anlar da bir iki “mucize” haberinin yanında, hayvanları telef olan ya da ağılda mahsur kalan mağdur çiftçilerin hikâyeleri aktarıldığında yaşandı. Mağdurlar geçim kaynağından olan çiftçilerdi; hayvanlar ise geçim kaynağı olarak sunuldu bu haberlerde, depremden bizzat etkilenen bireyler olarak değil. İnsanlar öldü, hayvanlar ise ancak telef oldu. Ölenin yası tutulur da telef olan için ne yapılır? İnsan hakları savunucuları tarafından dahi insan dışı hayvanlar nadiren dillendirildi. Dillendirildiklerinde de ekseriyetle yan bir hikâye olarak tek cümleyle geçiştirilip “hayvanseverlerin” himayesine/inisiyatifine bırakıldılar. İnsanları kurtarmak için (özel eğitimli hayvanlar dahil) herkes seferber olurken, hayvanların kurtarılması sırf “hayvansever” gönüllülere kaldı. Lüks bir talebin savunucusu addedilerek marjinalleştirilen hayvanseverlere. Bizim öncelikle yapmamız gereken şeylerden biri, “hayvansever” ifadesini kullanırken temkinli olmak. Eşit yaşam hakkı talebini ve mücadelesini “sevgi” gibi keyfilik içeren bir ifadeyle dile getirmek, taleplerin içini boşaltma ve mücadeleyi kaypak bir zemine yerleştirme riski barındırıyor. Hak savunucusu olmak, kaynağını sevgi değil adaletten alır ya da almalıdır. İnsan haklarını, kadın haklarını, LGBTİ+ haklarını, çocuk haklarını, göçmen haklarını ve daha nicelerini, o kapsam dahilindeki her bireyi sevdiğimiz için savunmayız. Bunu hakkaniyetin bir gereği olarak yaparız. İnsan dışı hayvanlarla kurduğumuz tekil ilişkilerde de sevgi şüphesiz kıymetli bir rol oynar fakat bunlar, şahsi ilişkilenme biçimlerimizdir. Başka canlıların haklarını savunmak için sevgiye, söz konusu bireylerle şahsi ilişkiler kurmaya ihtiyacımız olmamalı. Adalet ancak hepimiz için yürürlüğe girdiğinde yerini bulmuş olur.

Resmi rakamlara bakıldığında dahi on binlerce insanın öldüğü bir faciada, hayatını kaybeden hayvanlara dair bilgimiz çok sınırlı. Dahası bunun üzerine yaptığımız konuşmalar çok sınırlı. Ölümlerinin ardından insanların birer sayıya dönüşmesini hazmedememişken, bu insanlar için hissettiğimiz acı ve bunun sorumlularına karşı duyduğumuz öfke bu denli güçlüyken, birer sayıya dahi layık görülmediğinden yasını tutamadığınız diğer canlılar ne olacak? İnsan türü olarak bu bencillikle kendimize daha ne kadar tahammül edebileceğiz?

Damla Karadeniz izniyle

1. Haldun Taner, Sancho’nun Sabah Yürüyüşü (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2016).

2. Muzaffer İzgü, “Hırsız Adlı Köpek”, Uzay Karpuzu (Ankara: Bilgi Yayınevi, 1994).

3. Samipaşazade Sezai, “Kediler”, Küçük Şeyler (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2020).

4. Hiç hazzetmediğim ve kullanmaktan daima kaçındığım bu ifadeyi kullanabileceğim doğru cümleyi günün birinde bulacağımı biliyordum.

5. Carol J. Adams, Etin Cinsel Politikası (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013).

Damla Karadeniz, deprem, hayvan, insan, insanmerkezcilik, isim, köpek, türcülük