Galata Köprüsü’ndeki Sahra

Sahra, Galata Köprüsü’nün merdivenlerinde bir başına oturuyor. Temmuz ayının sonları, malum Afrika sıcaklarının etkisindeki yapış yapış bir haftanın ardından geçici bir teselli sunan nispeten serin havada, çıplak kollarını bedenine sımsıkı sarmış, hareketsiz duruyor. Galata Köprüsü’nün, yukarıdaki balık tutan insanlarla aşağıdaki balık satan restoranlar arasında bir köprü hâlini alan pis kokulu merdivenlerinde Sahra’nın bedeni de hayatta olanlarla hayatı arayanlar arasında bir köprü hâlini almış. Yanından insanlar gelip geçiyor; o kimseye bakmıyor, kimse de onu görmüyor. Sahra’nın yanağındaki tek bir damla gözyaşı, bakmayanla görmeyenin buluşmayışının bir nişanesi olarak parlıyor. O parıltı da zaten turistik bölgenin göz yoran ışık kalabalığında sönük kalıyor. Neden sonra, akşamın geç saatinde son vapura yetişmek için telaş eden bir çift, bu gözyaşına takılıp sendeliyor ve böylece kızın varlığından haberdar oluyor. Onlar kızı görüyor, kız ise birileri tarafından görülmeyi görüyor. Kızın önüne çöküp derdini anlamaya çalışan çiftin varlığı köprünün umarsız kalabalığında anlık bir kafa karışıklığına neden oluyor. Çifti gören başkaları da yavaşlayıp Sahra’dan haberdar olmaya başlıyor. Onlar da kızı görmüyor, onun başkalarınca görülmesini görüyorlar.

Sahra’nın ayağında kendisine üç numara büyük geldiği anlaşılan ayakkabılar, üzerinde ise yaz akşamının serinliğinde kollarını açıkta bırakan incecik bir bluz var. Kız, dertlerini açmıyor, çiftin sorularına yere düşse parçalanacak bir sesle kısacık yanıtlar veriyor. Üşüyorum. Cık, başka derdim yok. Yok, yalnız değilim. Abim mi, şurada bir yerde. Sahra yardım talep etmiyor, sorulanları cevaplamaktan başka bir söz söylemiyor. Ama üşüyor. Temmuz ayında, gözünden yaş gelecek kadar üşüyor. O arada besbelli ki Sahra’yı değil ama onunla konuşan çifti görenlerde vicdanlarını yoklama ihtiyacı hasıl oluyor. Kızı görmeden, derdini sormadan, eline kâğıt paraları sıkıştırıp “merhametli insan” madalyalarını kazanarak yollarına muzafferane devam ediyorlar. Genç çift, ellerinden başka bir şey gelmediğine ikna olana dek temkinli sorularla kıza eşlik ediyor, sonunda da üzerlerinden çıkardıkları bir hırkaya kızı iyice sarıp ondan müsaade isteyerek kendi yolculuklarına dönüyorlar. Ama aslında, nasıl ki hırkanın yeni sahibi küçük kız basamakta, etrafındaki hızla akan hayattan koparılmış cansız bir manken gibi oturuyorsa, bu çift de kıta değiştiren vapurlarında, iplerinden boşanmış kuklalar kadar hareketsiz kalarak kıza refakat ediyor.

*

Sahra’nın bilmediği bir şey var. Lakin bu bilmeme onun suçu değil; yetişkinlerin dünyasına erken giriş yapanların ödediği sayısız bedelden sadece biri bu. Gerçekliğin çarpıtılmış, yetişkinlerin havsalasına sığacak şekilde sadeleştirilmiş versiyonlarına itimat etmek. Tam da bu yüzden Sahra’nın zihni, o akşam konuştuğu insan formundaki iki kişinin aslında insan olmadığını kavramakta “gerçek” bir çocuk kadar kıvrak davranamıyor. Satıhta insan gibi duran bu iki kişinin, gece gündüz demeden, hipnotize olmuşçasına Galata Köprüsü’ne balık tutmaya üşüşen kalabalığın oltaları ucunda can veren balıkların cisimleşmiş hâli olduğunu şıp diye bilemiyor. Hem denizden hem de hayattan koparılan sualtı canlılarının dünyadaki izi olan bu insan eşkâlindeki balıkların, hayata pamuk ipliğiyle bağlı duran çocukları bulmak gayretiyle durmadan, İstanbul’un iki yakası arasında mekik dokuduklarını bilmesine zaten imkân yok. Buldukları çocuklara ne şekilde yardım ettiklerine gelince, onu da bu balıklardan başka bilen yok.

Fakat bilmediği onca şey arasında Sahra’nın içini kaplayan yeni bir his var. Balıklarca sarmalandığı hırkanın altında ısındığını hissediyor. Dışarıdan gelen yahut dışından ibaret bir ısı değil de içinden yayılan, sonra da üzerindeki hırka gibi onu sarmalayan bir ısı bu. Sanki soğukla değil de gamla, kederle arasına giren bir ısı. Gözyaşının yerini tebessüm alıyor. Üzerine hâlihazırda büyük gelen hırkanın altında Sahra, giderek daha da küçülüyor. Hırkanın altında bir çocuğun huzurla eriyerek yeni bir yolculuğa çıktığını ne merdivenlerden geçenler ne de restoranların önünde müşteri çekmek için gırtlak patlatan esnaf fark ediyor.

*

Sabaha karşı Sahra’nın abisi onu almaya köprünün merdivenlerine geliyor. Kardeşini bulmak için köprüyü baştan başa iki kere dolanıyor, kızın adını bağırıyor. Oğlan, kardeşini bulamıyor ama merdivenin kenarında buruşup kalmış, balık pulu misali yanardönerli hırka gözüne ilişiyor. Eğilip yerden aldığı hırkayı bir süre hayran gözlerle inceledikten sonra, dürüp kolunun altına sıkıştırıyor. Abi, ortadan kaybolan kardeşine okkalı küfürler savurarak evin yolunu tutuyor.

Damla Karadeniz izniyle

çocuk, Damla Karadeniz, kadın, öykü