Gazeteci Kız:
“Yalnız yaşamak sizin için nedir?”
“Tanrım, lütfen başıma bir şey gelmesin! Eve sağ salim varırsam bir daha katiyen yalnız dışarı çıkmayacağım…”1
“Çıkmiycam işte dışarı! Minder gibi oturucam şu divanın üstünde… Kimse benim kadar güzel evde oturamaz, bu benim zenaatım… Kırmızı şapkalı bir ev kızıyım ben…”2

Yıllar önce ilk izlediğimde, birazdan bahsedeceğim münferit sahne nedeniyle Gazeteci Kız’ı aklımın bir kenarına yazmış, yazının en azından fikir düzeyinde ortaya çıkışına kaynaklık eden dört cümleyi de ivedilikle bir kenara not etmiştim. Kısa süre önce “Bir Antifeminist Manifesto Olarak Gazeteci Kız” minvalinde bir başlık atmayı düşündüğüm yazı için filmi yeniden izlediğimde ise hem film hakkındaki görüşlerim hem de yazının seyri beni şaşırtacak biçimde değişti.

Gazeteci Kız, senaryosunu Melih Gülgen ile Haşmet Zeybek’in yazdığı, yönetmenliğini Melih Gülgen’in yaptığı 1988 tarihli bir gerilim filmi. Gazeteci bir kadının, kardeşini koruyabilmek adına, yalnız yaşayan kadınlara musallat olan tecavüzcü bir seri katilin kimliğini ortaya çıkarmaya çalışmasını anlatıyor. Ana karakter Mine (Serpil Çakmaklı), “Yalnız kadınların aşkları, beklentileri” adını verdiği yazı dizisi üzerinde çalışan ve bu dizi için, yalnız yaşayan kadınlarla görüşmeler yapan bir gazetecidir. Aynı gazetede çalışan ve bir polis muhabiri olan sevgilisi Murat’la (Tolga Savacı) aralarında geçen diyaloglardan öğrendiğimize göre Mine ailesini bir kazada kaybetmiştir ve –flashback’lerden öğrendiğimiz kadarıyla– çocukken kaçırılan ve filmde açıkça verilmese de belirgin bir biçimde ima edildiği üzere cinsel istismara uğrayan, bunun sonucunda görme, işitme, konuşma gibi yetilerini kaybeden kardeşi Ebru’yla3 (Serpil Çakmaklı) birlikte yaşamaktadır. Bu yüzden, yalnız yaşayan kadınlara cinsel saldırıda bulunarak onları öldüren bir katilin ortaya çıkışıyla, kardeşinin benzer bir olayı yeniden yaşamasına engel olmak için, katil olduğundan şüphelendiği ve karşılarındaki apartmanda yaşayan Recai Tombalak adlı adamın (Orhan Alkan) peşine düşer. Adamın arabasından ve gizlice girdiği evinden kanıtlar toplamaya çalışır. Bu arada katil, Mine ile Ebru’nun beraber yaşadığı eve girerek Ebru’ya saldırı girişiminde bulunur. O esnada kanıt arayışıyla ikinci kez adamın evine girmiş olan Mine ise pencereden kardeşinin başının dertte olduğunu görür. Muhtemelen bu saldırının geçmiş travmasını tetiklemesiyle Ebru’nun duyuları yavaşça yerine gelmeye başlar, gözleri açılır ve ortada dolaşan katile karşı bir önlem olarak ablasının kendisine verdiği silahla adamı vurur. Adamın öldüğünü sanan Ebru banyoya gidip yıllar sonra ilk kez görebildiği kendi yüzünü incelerken adam içeri dalar ve ikisi arasında yeniden boğuşma başlar. O sırada Mine elinde silahla çıkagelip adamı vurur. Adamın öldüğünü düşünen iki kardeş birlikte evlerinin salonuna geçerler. Bunlar yaşanırken Murat, baştan beri katile ilişkin fikirlerini pek ciddiye almadığı Mine’nin (topladığı kanıtlar sayesinde) endişelerinde haklı olduğunu anlar ve soluğu onların evinde alarak kardeşlere saldırmak için bir kez daha yerinden doğrulan katili son anda yakalar. Murat’ın pek bir şey yapmasına gerek kalmadan katil, beş yaşındayken annesini yatakta yabancı bir adamla yakaladığı andan itibaren kadınlara karşı kinlendiğine ve her şeyin kendi iradesi dışında gerçekleştiğine dair tuhaf itiraflarda bulunarak, (Ebru ile Mine’den) aldığı kurşun yaraları sonucu can verir.

Duyuları yerine gelmeye başlayan Ebru, silahını katile doğrulturken

İlk izlediğimde bu film, tematik olarak ya da daha doğrusu o sırada hizmet ettiğini ya da üretimine katkı sağladığını düşündüğüm mizojinist söylem bakımından Ray Bradbury’nin “The Whole Town’s Sleeping” öyküsüyle zihnimde iç içe geçmişti. Illinois’nın ücra bir kasabasında, kendine hedef olarak “güzel” kadınları seçen “Lonely One” takma adlı bir seri katilin yer aldığı öykü, “kız kurusu” olarak tabir edilen (fakat güzelliği de bir o kadar vurgulanan) 37 yaşındaki Lavinia Nebbs’i merkeze almakta. Öyküde Lavinia iki (kadın) arkadaşıyla birlikte Welcome, Danger! adlı filmi izlemek için akşam dışarı çıkar. Ne var ki kasabada kadınları öldüren bir katil kol gezdiğinden kadınlara sıkı sıkıya kilitledikleri evlerine kapanmaları, akşamları dışarı çıkmamaları salık verilmektedir. Hatta yolda katilin son kurbanının cesedini bulduklarında Lavinia’nın arkadaşları dahi filme gitmemek, evlerine kapanmak için ısrar eder. Fakat Lavinia bu ısrarları ve uyarıları kulak arkası eder, filme gitmekte kararlı davranır ve katilden korkmadığını inatla tekrarlar. Filmin ardından Lavinia arkadaşlarını evlerine bırakır ve geceyi onların evinde geçirmesi yönündeki teklifleri reddederek, daha uzakta bulunan ve ulaşmak için derin ve karanlık bir vadiden geçmek zorunda olduğu evine doğru yola koyulur. Yalnız kaldığı andan itibaren takip edildiği hissine kapılan Lavinia, tedirginlik ve korku içinde, bir daha evden yalnız başına çıkmamaya yeminler ederek ve insanın evinden başka güvenli bir yerinin olmadığını kendine tekrarlayarak hızla kendini evine atar. Öykünün finalinde, Lavinia evine ulaşmanın güveniyle rahatlamak üzereyken karanlıkta birinin boğazını temizlemesi, kadın katilinin orada olduğunu haber verir.

Gazeteci Kız ile “The Whole Town’s Sleeping” arasında ilk bakışta görülen birtakım benzerlikler daha detaylı bir bakışın ardından bence çözülmeye başlıyor. Her iki olay örgüsü de kurbanlarını sistemli ve kasti biçimde kadınlar arasından seçen erkek katiller ile katilin neden olduğu dehşet yüzünden bir köşede sinmeyi reddeden kadın karakterler arasındaki gerilimden besleniyor. Ne var ki Mine ile Lavinia, olay örgüsünde kendilerine biçilen rol ve takındıkları kararlı tavra aldıkları yanıt bakımından ciddi anlamda ayrışmakta. Lavinia öykünün başlarında katilin olası terörü yüzünden evine kapanmaktansa filme gitme, yani bir şekilde kamusal alanda mevcut olma konusunda inatçı bir tutum sergiler; katil serbestçe ortada gezerken, onun yakalanması yerine olası kurbanların eve kapatılmasına anlam veremez. Fakat öykünün sonlarına doğru inadı irrasyonel bir havaya büründürülür, hatta arkadaşı Helen’ın, ondaki bu pervasızlığı, bilinçdışının onun hayatta kalmasını istemiyor olabileceği yönünde yorumlamasına bile neden olur. Bununla birlikte, gitmekte onca direttiği filmin adındaki imayla öykünün sonu birleştiğinde Lavinia bir bakıma ibretlik bir karakter hâlini alır, baştan beri tehlikeyi buyur eden kendisiymişçesine. Günümüzde gayet aşina olduğumuz ama alışmayı reddettiğimiz, suçun mağdur edende değil de kılığı, tavırları, yaşam tarzı vb. mesnetsiz gerekçeler üretilerek/öne sürülerek mağdur edilende aranmasına dönük söyleme bağlanır Lavinia’nın hikâyesi. Lavinia öykünün başlarından itibaren kadın erkek pek çok kişi tarafından uyarılır fakat bildiğini okur; sonunda cezalandırılır. Bu bir şekilde, ikinci dalga feminizmin uğruna mücadele verdiği kamusal alandaki görünürlüklerin de bir değillemesi hâlini alır. Lavinia’nın güvenli tek varoluş alanı olarak eve, domestik ortama düzdüğü methiyeler de dışarının tehlikelerine karşı dersini aldığı yönündeki intibayı güçlendirir: Dışarısı, yalnız kadınlara göre değildir. Ne var ki Bradbury’nin öyküsünde Lavinia’nın kaderi de telkin edilen kıssadan hisse de şansa bırakılmaz ve Lavinia baştaki pervasızlığını –kuvvetle muhtemel ki– canıyla öder.4 Onu ibretlik bir karaktere dönüştüren de budur.

Mine’nin, hatta Ebru’nun hikâyesi ise hiç böyle seyretmez. Mine, Lavinia gibi katil konusunda pervasız bir tavır sergilemez. Daha baştan itibaren katilin varlığından duyduğu huzursuzluğu ve maktuller karşısındaki üzüntüsünü açıkça belli eder. Güçlü olmasının yolu bu tür duygulardan azade olmakmış gibi bir tavır sergilemez. Aksine, tam da bu duygularla güdülendiğinden, daha güçlü, daha kararlı ve daha kendinden emin bir tavırla katilin peşine bizzat düşme kararı alır. Mine her bakımdan özgür, özgüvenli, ne istediğini bilen bir kadın olarak temsil edildiği gibi, bu özelliklerini film boyunca tutarlı bir biçimde taşır. Kaldı ki yalnızca Mine değil, irili ufaklı rollerde görünen (katilin kurbanı olarak izlediğimiz karakterler de buna dahil olmak üzere) kadınlar, damsel in distress5 karakteristiklerinden uzak, sesleri gür çıkan kişiler olarak tasvir edilmekte. Filmdeki kadınlar, özellikle klasik dönem Hollywood filmlerinin sırtını yaslamaya doyamadığı stereotiplerden çok farklı olarak, tehdit edildiklerinde fenalaşıp kendilerini iskemleye atmaz ya da kollayıcı bir erkeğin himayesine terk edilmez. Kurtarılmak üzere edilgin bir bekleyiş hâlinde değildirler; aksine, etkin karakterler olarak bilfiil mücadeleye girerler. Öyle ki Mine harekete geçmek için kendisinin ya da kardeşinin saldırıya uğramasını dahi beklemeden, katil olduğundan şüphe duyduğu kişinin maskesini düşürmek adına bizzat taarruza geçer. Adamın evine gizlice girip evde arama yapması bir yana, katilin telefon tacizlerini adamın kendisine yönelttiği sahne Mine’nin ipleri eline aldığını göstermesi bakımından bence filmin en heyecan verici ve kritik anlarından biridir. Mine bu sahnede katilin evine telefon açıp ona her şeyi bildiğini ve polise teslim olmasını söyler. Katilin korkuya kapılarak telefonu kapatması üzerine ısrarla aramayı sürdürür. “Beni rahat bırak allahın belası, yetti artık!” diye korku içinde bağıran katile, “Buna karar verecek olan benim. Senin kadınlara yaptığını şimdi ben sana yapacağım” diyerek tehditkâr bir yanıt verir. Kurbanlarına yönelik fiziksel saldırıya geçmeden önce onları telefonla taciz eden katil açısından bu durum, güç dengesinin tersine çevrildiği (bu defa karşısındaki kadın esrarını korurken katil bilinmedik bir tehdit karşısında savunmasız pozisyonda kalır) son derece endişe verici bir deneyim hâlini alır. Öyle ki bir kararsızlık anının ardından telefonları yanıtlamayı bırakır ve annesi olarak tasavvur ettiğini anladığımız oyuncak bebeğin yanına gidip bebeği boğazlar.

Mine: “Senin kadınlara yaptığını şimdi ben sana yapacağım.”

Öyküye dönülecek olursa, Lavinia’nın hikâyesi bir bakıma, vaktiyle birtakım modern tıp otoritelerince “histerik” adı altında eve, hatta yatağa hapsedilen kadınların hikâyelerinin 20. yüzyıldaki bir devamı gibidir: Dışsal bir tehlikeye karşı, sözüm ona emniyete alınmak uğruna güvenli addedilen evlerine hapsedilen kadınlar. “Düşünsel-etkinliklerden-uzak-dur-ki-zafiyet-geçirmeyesin” denen kadınlardan “Sokaklardan-uzak-dur-ki-katillere-hedef-olmayasın” denen kadınlara uzanan bir gelenek. Lavinia’nın bu mizojinist gelenek içinde kalan hikâyesi patriyarkanın galebe çalmasıyla son bulurken, Gazeteci Kız’da durum farklı gelişir ve galip gelen girl power olur. Altını çizmek gerekir ki filmde yalnız (yaşayan) kadınlarla kastedilen, esasen bir erkeğin himayesinde bulunmayan bekâr kadınlardır. Yalnız yaşamadığı hâlde katilin saldırısına uğrayan kadınların var olması bunu destekler niteliktedir. Örneğin Mine ile Ebru beraber yaşayan iki kadındır; keza saldırıya uğrayan kadınlardan biri de anlaşıldığı kadarıyla annesiyle yaşamaktadır.

Filmde erkek himayesinin reddi birçok sahnede farklı şekillerde kendini hissettirir.6 Yine bu bakımdan filmin heyecan verici anlamda beklenmedik bir sona sahip olduğu da söylenebilir. Finalde Mine ile Ebru’nun evinde yaşanan mücadele sırasında paralel kurguda Murat’ın delillere ilişkin laboratuvar sonuçlarını alıp telaşla Minelerin evine doğru yola çıkması ilk etapta iki kadının da katil karşısında muvaffak olamadıkları ve erkek katili durdurma işinin yine bir erkek kahramana düşeceği hissini uyandırsa da esasen Murat bu sahnede seyirci rolünden fazlasını üstlenmez. Kadınlara yeniden saldırmak için son bir gayretle yerinden fırlayan katili sembolik denebilecek bir jestle tutar ve katil, edimlerine güya Freudyen bir açıklama getiren çocukluk anısını paylaşıp can verirken onu kollarının arasında tutmakla yetinir. Cezalandırılmadan ya da kurtarılmadan katille bizzat yüzleşen ve hesaplaşanların kadınlar oluşu da bu şekilde ayrı bir vurgu kazanır. Sonuç itibarıyla filmde kadınlara yönelik tehdidi, yalnız yaşayan kadınlara cinsel saldırıda bulunan katili, bir şövalyenin kayda değer hiçbir müdahalesi olmadan, yine yalnız yaşayan kadınlar bertaraf eder.

***

“Söksün varsın, yeniden çıkarım… Sarmaşık olur, duvara yapışırım, ööle camın önüne doğru, ordan yağmur borusuna sararım yavaş yavaş, sonra da ver dalını kırlar, çay bahçeleri…”7

Bu film üzerine yazmaya beni ilk etapta iten marazi cümle öbeğine gelinecek olursa… Başta da belirttiğim üzere Mine bir yazı dizisi üzerinde çalışmakta ve bu diziye dönük olarak da yalnız yaşayan kadınlarla görüşmeler yürütmektedir. Bu görüşmelerden birinde, “Yalnız yaşamak sizin için nedir?” sorusunu yönelttiği bir kadından ilk olarak “Yalnız yaşamak son derece büyük ve derin bir özgürlük benim için” yanıtını alır. Hemen akabinde “yalnız yaşayan kadınlara musallat olan sapıktan” korkup korkmadığının sorulması üzerine ise az önceki yanıtı veren o değilmişçesine ayak üstü dehşet verici bir antifeminist manifesto yazar kadın: “Hem de nasıl! Feminizm, kadını özgürlük ve bağımsızlık adına, bütünsel bir sevgiden mahrum ediyor. Yani benim kadınlığımı yaşamama izin vermiyor. Kadın sevdiği erkeğin annesidir aynı zamanda. Erkek bir kadını bir açıdan ana gibi görür. Bu, Orta Asya diriliş efsanelerinden Anadolu’ya, oradan da bizim içimize gelip yerleşmiştir.”

Neresinden tutulsa insanın elinde kalan bu bahtsız açıklamaların filmi ilk izlediğimde bende uyandırdığı dehşetin nedeni ortada, açıklamaya hacet yok. Ne var ki filmle ikinci buluşma bende daha tuhaf bir duygu uyandırdı. Filmde eğreti duran, feminizm değil, tam da beni başta harekete geçiren bu tuhaf cümlelerdi sanki. Değme psikanalistlerin dahi kafasını karıştıracak bu ne idüğü belirsiz cümleler, filme hâkim olan havayla, filmde temsil edilen kadın karakterlerle, hatta bu yanıtı veren kadının hemen bir önceki cümlesiyle/yanıtıyla bile abartılı bir tezat içinde.

Elbette filmin illa iyi niyetle ve tartıştığım motivasyonlarla çekildiğini iddia etmiyorum. Filmin arkasındaki asıl niyetin kendi özetini bu sevimsiz dört cümlede bulması, kıssadan hissenin tam da o fikirlerde cisimleşmiş olması belki daha muhtemel. Fakat bir film, onu ortaya koyan niyetler bütünü olmadığından, tamamlandığı ve izlenmeye başladığı andan itibaren müstakil bir varlık kazandığından, ortaya çıkan son iş, bende, tam da o anda dublaj odasında bir aksaklık yaşandığı ya da kötü niyetli bir patriyarka sözcüsünün araya girip yalnız yaşayan kadına çarpıtılmış, antifeminist bir dublaj yaptığı duygusunu uyandırıyor. Filmin bütününden bağımsız ele alındığında insanı dehşete düşüren bu cümle öbeği, bağlamın içinde bakıldığında –bu tür fikirleri ciddiyetle savunan insanların hicvedildiği– bir parodi havası yaymaya başlıyor. Sahnede –bu konuşulanlara kulak misafiri olmaktan öte– doğrudan bir rolü bulunmadığı hâlde sahnenin sonunda yapılan omuz plan çekimde yüzündeki alaycı ifadeyi gördüğümüz Murat bile o hâliyle bu parodiye işaret ediyor sanki. Hâliyle, nasıl ki bir yapıt sırf feminist olduğu iddiasını taşıyor ya da feminist literatürden pasajlar barındırıyor diye bağlamına ve işleniş biçimine bakılmaksızın feminist ilan edilemezse, bu şirazesi bozuk argümanlar da filmin bütününe yayılan güçlü kadın imgesine ve girl power duygusuna gölge düşüremiyor.

***

“Benim güzel çocuğum, kendine dikkat et, sakın kimseye kötülük yapma, olmaz mı?”

Gazeteci Kız’la ilgili son olarak da bana en çarpıcı gelen detaylardan birini barındıran, Mine’nin katile ait olan oyuncak bebeği onun evinde kemerle asılmış hâlde bulduğu ve katile ateş ederken elinde bu bebeği tuttuğu sekansı anmak istiyorum.

Daha önce kurbanlarından birini telefonla taciz ederken katilin elinde gördüğümüz bu bebeği Mine ilk olarak katilin evine (ilk) girdiğinde fark eder. Öldürülen bu kadının arkadaşı, Mine’ye, arkadaşının katilden aldığı telefonda oyuncak bebek sesini andıran bir kadın sesi duyduğundan bahsettiğinde Mine’nin adamın kimliğine ilişkin şüpheleri perçinlenir. Daha sonra katilin evlerine girdiği, kendisinin de eşzamanlı olarak onun evinde delil aradığı sekansta Mine, aynı bebeği kemerle boynundan kapı pervazına asılmış hâlde bulur. “Benim güzel çocuğum, kendine dikkat et, bir yere kıpırdama, olmaz mı?”, “Benim güzel çocuğum, kendine dikkat et, sakın kimseye kötülük yapma, olmaz mı?” şeklinde cümleler kuran, katilin başta “anne, anneciğim” diye sevip okşadığı, sonrasında ise sinirlenip astığı bu bebeği asılı olduğu yerden indirir. Katili vurmadan önce bir elinde silahı, diğer elinde boynundaki cinayet aletinden tutup havaya kaldırdığı bu anne/bebeği tutmaktadır. Mine, katilin evine telefon açtığında kurduğu “Senin kadınlara yaptığını şimdi ben sana yapacağım” cümlesini elindeki o bebekle, tam da bu jestiyle taçlandırır; başka bir deyişle, katile ateş etmesine jeste dayalı, sözsüz bir boyut kazandırır. Katili sırf Ebru’ya ya da kendisine zarar vermesin diye değil, zarar verdiği tüm kadınlar adına ve daha niceleri zarar görmesin diye vurur. Onu, failler sokakta rahatça dolaşırken potansiyel kurbanların içeri kapatıldığı, istismar edilenin özgürlüğü pahasına istismar edenin serbest kaldığı düzene bir başkaldırı olarak öldürür.

Mine…

1. Ray Bradbury, “The Whole Town’s Sleeping”, Alfred Hitchcock Presents 12 Stories for Late at Night (New York Dell Pub. Co, 1966).

2. Atilla Atalay, Sıdıka (İstanbul: İletişim Yayınları, 1997).

3. Flashback’lerden ilkinde, çocuk yaştaki Mine ile Ebru okuldan çıkar ve Mine, kardeşinin yanından anlık olarak ayrıldığında yaşlıca bir adam gelip Ebru’yu oradan götürür. Sonraki flashback’te ise Ebru açıklık bir alana terk edilmiş olarak bulunur; akabinde, kızların ailesi evlerine gelen hekimden Ebru’nun durumuyla ilgili bilgi almaktadır. Beyinde herhangi bir hasar saptanamamasına karşın Ebru görme ve işitme duyuları ile konuşma yetisini kaybetmiştir. Nitekim yetişkin olarak göründüğü sahnelerde de ablası Mine’yle dokunmaya dayalı, kendi buldukları dil üzerinden iletişim kurarlar.

4. Doğrudan Lavinia’nın ölümüne şahit olmasak da öykü, okurun okuması bittikten hemen sonra Lavinia’nın öldürüleceğini ima eden bir kapanışla son bulur.

5. Çeşitli anlatı türleri içinde, başı derde giren/bir tehlikeyle karşı karşıya kalan ve içinde bulunduğu müşkülden şövalyevari erkek kahraman tarafından kurtarılan/kurtarılması gereken edilgen, biçare, genç kadın karakter tiplemesi.

6. Bu reddin örneklerini, Mine’nin Murat’la sevgili olarak kurduğu ilişkideki tavırlarında da katilin peşine düştüğünde Murat’tan yardım almadan (hatta yer yer Murat’a rağmen inatla) araştırmasını sürdürmedeki kararlılığında da netlikle görebildiğimiz pek çok sahne filmde mevcut. Fakat örnekler Mine’yle sınırlı değil. Örneğin, katilden tehdit telefonu alan kadınlardan birinin, bir erkeğin yardımına başvurmak yerine bir kadın arkadaşını araması ve geceyi onda geçirmek üzere sözleşmesi de bence bu bakımdan anlamlı.

7. Atalay, age.

Damla Karadeniz, feminizm, film, Gazeteci Kız, Haşmet Zeybek, kadın, Melih Gülgen, Ray Bradbury, sinema, Türk sineması