Tarık’ın Lastik Topu

Tarık bir gün yerde lastik bir top buldu. Misketten azıcık büyük olan bu küçücük topu, öğleden sonraları dilenmeye yollandığı alışveriş merkezinin kapısına on beş-yirmi metre mesafedeki bir bankın altından çıkarıp aldı. Başlı başına bir galaksiyi andıran topun renkleri daha uzaktan gözünü alarak Tarık’ı kendine çekmişti. Fakat topun cazibesi alacalı renklerinden yayılıyor gibi dursa da cazibenin asıl kaynağı topun hayli derinindeki bambaşka bir yerden geliyordu. Bakkallarda satılan emsallerinde rastlanmayacak türden, organik varlıklara has bir canlılık barındırıyordu adeta; dış görünüşünden ziyade tabiatına ilişkin, mündemiç bir canlılıktı bu. Onu soluk alıp veren esrarengiz bir nesneye dönüştüren ve salt çeperi sayesinde dışarıya akmaktan korunuyormuş gibi duran müphem bir canlılık. Elbette Tarık, kendisini bu topa çeken şeyin ne olduğu üzerine kafa yormuş değildi. O yalnızca, beklemediği bir anda karşısına çıkıveren bu renk harmonisinden hipnotize olmuşçasına elini uzatıp başıboş nesneyi ufacık parmaklarının arasına almakla yetindi. Bir de onu birkaç kez sektirmekle. Sonra birkaç kez daha. Seken topun zeminle arasındaki mesafenin açıldığı her seferinde Tarık’ın dudaklarının arası da neşeyle açılıyor, yüzüne muzip çocukların alametifarikası sayılabilecek sevimli bir tebessüm yayılıyordu. Yeni keşfinden duyduğu heyecan, yüksek perdeden konuşup gülüşerek yanından geçen yetişkin seliyle arasına adeta kalkan olmuştu. Ta ki selden birinin kartondan alışveriş torbasının sivri köşesi bu kırılgan kalkanı delip onu dürtene dek. Kolundaki batma hissiyle irkilen Tarık’ın dikkati bir anda, yerçekimiyle şakalaşan toptan kopup alışveriş merkezinin insanı yerin dibine çeken gerçekliğine kayıverdi. Sonra orada bulunma nedenini hatırlayarak, avcunda tuttuğu gezegeni, yırtık olmayan cebine koydu ve alışveriş merkezinin kapısını en iyi görebildiği o her zamanki köşesine geçerek “para koparabileceği” yetişkinleri beklemeye koyuldu.

***

Tarık altı yaşından beri, yani iki seneden fazladır dilencilik yapıyordu. Fakat ilk defa eve cebinde o günkü kadar az parayla dönüyordu. Hem de tam bayram arifesinde, insanların kıyamet hazırlığı yaparcasına alışveriş merkezlerine doluştuğu, sokakların, sahip olmadıkları paraları harcamak için birbirini yiyen yetişkinlerin iştahına teslim olduğu bir zaman zarfında her zamanki mesai noktasına vakitlice konuşlandığı hâlde. Hem de akşamın karanlığına kadar guruldayan midesiyle iki metrekarelik parmaklıksız hapishanesinde saatlerce volta atıp durduğu hâlde. Bu sefer durum farklıydı. Dikkati çok dağınıktı bir kere. Gerçi “dağınık” demek haksızlık olur; dikkatinin tamamı, küre biçimindeki tek bir noktaya yönelmişti. Tek isteği bir an önce mesaisine son verip yeni topuyla oynamaktı. Onu tepelere kadar sektirmek, kendi başına çıkamayacağı yüksekliklerde topunu kendine kılavuz etmek için sabırsızlanıyordu ve bu sabırsızlığın haklı telaşı, bulunduğu mekânla arasına koyu bir perde misali gerilmişti. Hâl böyle olunca, etrafındaki insan kalabalığı gelip geçiyor, başka zaman olsa yola Tarık’ın cebinde devam etmesi gereken bozukluklar, ondan habersiz insanların ceplerinde ya da cüzdanlarında orayı terk ediyordu. Öyle ki bir ara, onu bir köşede kimsesiz beklerken gören kadının biri endişelenerek yanına gelip sorular sorduğunda dahi kadının ne görüntüsü ne de sesi Tarık’a ulaşabildi. O anda oradaki insanlar salt birer siluet, konuşmalar da kalın bir sis tabakasının ardındaki bölük pörçük notalardı.

Nihayet saat on olup da alışveriş merkezinin kapanış zamanı geldiğinde ve geriye kalan tek tük insan da mağazalar arası mekik dokumaktan tükenmiş, dermansız, elleri kolları torbalarla ağırlaşmış vaziyette dışarı çıkmaya başladığında, Tarık daha fazla beklemenin faydası olmayacağına hükmedip koşar adım evin yolunu tuttu. Günün hasılatını cebinden çıkarıp mutfak masasının lekeli muşambasına bıraktı, fakat kendisi açısından günün asıl hasılatı olan topu elbette kendine sakladı ve kimseye varlığını duyurmadan yeniden evden çıktı. Yaşadıkları gecekondunun arkasında gündüzleri çocukların futbol oynadığı ufak, boş bir arazi vardı. Tarık topunu ilkin orada sektirmeyi denedi ama toprak zeminin buna pek elverişli olmadığını keşfedince soluğu karanlık ara sokaklardan birinde aldı. Anne babası, küçücük yerde altlı üstlü uyuduğu kardeşleri, ona zorbalık eden “mahallenin abileri”, onu dilenirken gördüklerinde cık cıklar eşliğinde dudak büküp çantalarına sıkı sıkıya yapışarak adımlarını hızlandıran yetişkinler: Hepsi ışık hızıyla yok oldu. Açlık, yorgunluk, buz kesmiş parmakların sızısı, uçsuz bucaksız bir muhayyilenin içinde eriyerek kayboldu. Tarık ve lastik topu, o ayazda, sabahın ilk ışıkları etraflarındaki siluetleri isli binalara dönüştürene dek iç içe geçti.

***

Tarık’ı dilendirenler kendi anne babasıydı. Buz gibi havada dilenirken üşüyen ayak tabanları, hohlaya hohlaya ısıtmaya çalıştığı parmaklar, soğuktan kızaran burun, nefes alıp verirken hırıltı çıkaran ciğerler ise Tarık’ındı. Tarık’ın şimdi bir de topu vardı ama kendisini topun sahibi gibi görmüyordu. Daha çok, topun engin dünyasında kendisine de bir alan açıldığı duygusuna kapılıyordu. Elbette sezgisel bir şeydi bu ama hem çok yabancısı olduğu hem de içine hoş bir ısı yayan bir duyguydu. Varlığının hoş karşılandığı bir dünyada bizzat ona ayrılmış olan bir noktayı ziyaret ediyordu sanki. Ait olduğu, bilip de unuttuğu bir yere dönüyordu sanki topa her temas ettiğinde.

Topla buluşmalarının dördüncü gününde, alışveriş merkezindeki mesaisini doldurmaya çalışırken Tarık’ın bir eli cebinde, topun yüzeyindeydi. Bayram tatili devam ettiğinden, çocuklu aileler çeşitli etkinlikler için alışveriş merkezine akın etmeyi sürdürüyordu. “Büyükler” tüm gürültücülükleriyle kafelere doluşmuş, yüzlerinin etrafına birer hale gibi tutunan sigara dumanlarıyla şehrin kirli havasına sınırsız katkılarını sunuyorlardı. Tarık, olası “yardımseverleri” gözlemeye koyulacağı yerde, ayakkabısının burnuyla oynadığı bir taşa gözlerini dikmiş, son günlerdeki rüyalarını düşünüyordu. Eskiden rüya gören biri değildi. Daha doğrusu gördüğü rüyaları hatırlayanlardan değildi. Ama şu topla bir araya gelmenin rüyalarına sirayet eden bir etkisi olmuş gibiydi. İlk gün, park gibi açıklık bir alanda olduğunu görmüştü rüyasında. Hava karanlık olduğu hâlde etrafı gündüzmüş gibi netlikle görebiliyordu. Koca açıklıkta, karşısında hiçbir yere tutturulmadan tek başına ayakta duran bir kapı vardı. Tarık, kuzey ışıkları misali insanı kendine çeken bir ışık dalgasının kapının etrafından dışarı sızdığını görebiliyordu. Rüyasında koşmaya çalışan bir insan ne kadar hızlı yol alabilirse –ya da bir astronot ağırlıksız ortamda ne hızda hareket edebilirse– o çabuklukla kapıya gidip elini uzatmış, parmakları değmeden kapı kendiliğinden içeri doğru aralanmıştı. Tarık, uyandığında, içeride ne olduğunu görüp görmediğini hatırlamıyordu ama kapının arkasından gelen ve uyandığında dahi burnunda asılı kalan mis gibi bir kokunun onu içeri davet ettiğinden emindi. Sonraki gün, kapıyı açtığını, o koku tarafından içeriye davet edildiğini, alacalı bir sisin ardında bir grup insanın bir masanın etrafında kısık seslerle gülüşerek söyleştiğini hatırlıyordu. Yüzlerini göremese de kendini o insanların ve odanın bir parçası, kendi varlığını oranın bir uzantısı gibi hissettiğini hatırlıyordu. Üçüncü gece, uyumadan önce bir karar aldı: Bu kez kapıyı aralamak yerine kapının etrafından dolanmayı deneyecekti. Elbette rüyaların, uyanık zihnin tezgâhlarına teslim olması düşünülemezdi. Tarık bir kez daha kapıya ilerledi, elini uzatınca kapı aralandı. Sis, koku, çehresiz insanlar… Fakat bu kez bir şey daha fark etti. Kapının aslında kendiliğinden açılmadığını. Hayır, kapının esasen içeriden açıldığını. İçeride –ya da kapının diğer tarafında– bulunmak için yandan dolanmasının gerekmediğini. Kapıyı ona içeriden açanın bizzat kendisi olduğunu.

Tarık bu rüya dizisini düşünürken topunu cebinden çıkarıp yerde sektirmeye başladı. İnsanlar alışveriş merkezine giriyor, insanlar alışveriş merkezinden çıkıyordu. Yüzü bir gürültü duvarının ve sigara sisinin ardına gizlenmiş kalabalıklar, yürümüyormuş da dışsal bir kuvvetle yerleri değiştiriliyormuşçasına, adeta bloklar hâlinde oradan oraya hareket ediyordu. Tarık hiçbirini görmüyor, hiçbiri Tarık’a bakmıyordu. Tarık topu sektiriyor, top teskin edici bir ısı yayıyordu. Birazdan, birkaç metre mesafede, yerden Tarık’ın eliyle iki, ortalama bir yetişkinin eliyle bir karış yükseklikte bir yarık belirmeye başladı. Tarık astronot hızıyla yarığa sokuldu. Sis, koku, çehresiz insanlar… Gülüşmeler ve aidiyet hissi. Tek eksik, yarığın diğer yanında diğer Tarık’ın belirmesiydi. Tarık yarı şaşkın yarı heyecanlı etrafına bakındı. İnsan blokları, burunlarının dibinde açılan bu Tarık-ebadındaki-yarıktan bihaber oradan oraya sürüklenmeye devam ediyordu. Tarık, başını çevirip oturdukları evin olduğu yöne baktı. Ev uzak sayılmazdı ama araya giren irili ufaklı binalar, bulunduğu noktadan onu görmeyi olanaksız kılıyordu. Zaten görse de bir şey değişmezdi. Tarık, evi-olmayan-eve zihninin içinde son kez baktı ve evi-olabilecek-yarıktan içeri tereddütsüzce adımını attı. Yarık kapanırken dışarı, şimdi az öncekinden biraz daha parlak olan lastik top düştü. Zemin eğimli olmadığı hâlde top, bayır aşağı bırakılmışçasına muntazam bir hızla yuvarlanarak oradan uzaklaştı.

***

Ceren bir gün yerde lastik bir top buldu. Misketten azıcık büyük olan bu küçücük topu, babası malum hiddet patlamalarından birinde kızın kafasını masaya vurunca, adamın elinden kurtulup kendini can havliyle sokağa attığı bir akşam, denize bakan bir bankın altından çıkarıp aldı…

Damla Karadeniz izniyle…

çocuk, Damla Karadeniz, öykü