Eve Geliyor
William Foster (Michael Douglas), yakın zamanda eşinden boşanmış, işini kaybetmiş ve annesiyle beraber yaşamaya başlamıştır. Film, onun bozuk klima ve bir türlü açılmayan camlarla Los Angeles trafiğinde sıkışıp kaldığı, boğucu bir sahneyle açılır. (Yönetmen Joel Schumacher burada 8½ filminin açılış sahnesine bir selam çakar.) Bir süre sonra, Foster arabasını trafikte öylece bırakıp evine gitmeye karar verir. Böylece hem bunaltıcı otoban bağlantısından hem de rasyonel kararlar vermekten uzaklaşır.
Daha sonra 100 fitten fazla yaklaşmaması gereken eski karısını arayıp, eve geldiğini söylemek ister, fakat ne diyeceğini bilemez ve hat kesilir. Para bozdurmak için yakındaki bir içki dükkânına girer. Koreli market sahibi (Mr. Lee) alışveriş yapmadığı takdirde parayı bozamayacağını söyler. Foster dolaptan bir Coca-Cola alıp, serinlemek için yüzüne sürer; fakat elindeki kolanın 85 sent olduğunu öğrenince öfkelenir. Onun sakinleşmediğini gören Mr. Lee, bir beyzbol sopası alıp, sorun çıkarmadan dükkânı terk etmesini ister. Bir süre boğuştuktan sonra Foster sopayı onun elinden almayı başarır, dükkândaki mallara zarar verir ve saç tıraşına yakışır şekilde (flat top crew cut melezi bir tıraş) 1965 senesinin fiyatlarını uygular; böylece kolayı 50 sente alır ve telefon etmek için yeterli bozukluğu olur.
Foster, bir taşın üzerinde oturup kolasını içerken, Meksikalı iki çete üyesi tarafından “özel mülke saygısızlık ettiği için” tehdit edilir. Çantasını vermeye razı olmuş gibi gözüküp, onlara beklemedikleri şekilde karşılık verir. Mr. Lee’den aldığı sopayla ikisine birden saldırır. Çete üyeleri arkalarına bakmadan kaçarken, Foster düşürdükleri kelebeği cebine koyar ve tekrar “evi” aramaya karar verir. Bir süre sonra daha fazla adam ve silahla yeniden toplanan çete üyeleri telefon kulübesindeyken ona ateş açar. Foster mucizevi şekilde yara almadan kurtulurken, çete üyelerinin kullandığı araba kaza yapar. Onun, bir vigilante’ye dönüştüğü ve “adaletsizliğe” karşı öfke kusacağı yolculuk da burada başlar. Yerde can çekişen gangsteri bacağından vurduktan sonra içi silah dolu spor çantayı yanına alarak oradan uzaklaşır.
Foster’la aynı köprü bağlantısında sıkışıp kalan Dedektif Prendergast, bir gün sonra emekli olacaktır. Karısının talepleri yüzünden kariyerinin sekteye uğradığını düşünür ve emeklilik kararını sorgulamaya başlar. Çatışmada öldürülen bir polis memurunun haberini okurken neredeyse ağzı sulanır; fakat Hollywood’un “emekliliğine bir gün kalmış polis kuralları” bir türlü işlemez, o da yazılı olmayan bu kuralları kendisi fiili hâle getirmeye karar verir. Sonuç olarak, Foster eve dönmek, Prendergast evden kaçmak için abuk sabuk işler yapar. Her iki evde bakıma muhtaç, korumasız bir kadın vardır. Eril orta sınıfın güvenli alanından dışarıya açılan tek kapı, iki kadın için de telefondur.
Foster kahvaltı sipariş etmek için bir fast food restoranına (Whammy Burger) girdiğinde, kahvaltı menüsünü 5 dakikayla kaçırdığını öğrenir. Kasiyer ve müdürle bir süre tartışır, fakat ikisi de öğle yemeği menüsünden bir şeyler seçmesi gerektiğini söyler. Foster çantadan tam otomatik bir silah çıkarıp kahvaltı menüsünde diretir. Çalışanları ve müşterileri yeterince tedirgin ettikten sonra, fikrini değiştirip double cheeseburger, patates kızartması ve milkshake sipariş eder. Daha sonra burgerin menüdeki resme benzememesinden yakınıp buradan ayrılır ve tekrar “evi” aramaya karar verir. Telefon bir türlü açılmaz, kulübenin önünde bir adam telefonu meşgul etmemesi konusunda onu uyarır. Foster dışarı çıkıp, telefon “servis dışı” hâle gelene kadar kulübeye ateş eder.
Daha sonra “ordu fazlalıkları” satan bir mağazaya girer ve burada tutuklanma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Fakat Beyaz üstüncü mağaza sahibi onu ele vermez ve depoya indirip uçuk kaçık objeler göstermeye başlar. Mağaza sahibinin “Amerikan düşünce özgürlüğü ve katılmama hakkı” gibi safsatalara karnı toktur. Foster’ın Beyaz üstünlüğü kesin olarak desteklemediğini (yalnızca kızının doğum günü için eve gittiğini) anladığında, onu silah zoruyla kelepçelemeye çalışır ve polise teslim etmekle tehdit eder. Foster bir fırsatını bulup cebindeki kelebeği adamın omzuna saplar. Düşen silahı yerden aldıktan sonra ilk cinayetini işler ve tekrar evi armaya karar verir.
Naziler tarafından ona duyulan bu sempatinin nedeni, yol boyunca farkında olmadan işlediği saysız nefret suçu olabilir (kendi özgür, batılı gelenekleri, tüm azınlıkların ilkelliğe kadar uzanan köklerinden daha barbarcadır), onun karmaşık protofaşist bağnazlığı aslında gerçek bir çokkültürcülük deneyimidir. Neoliberal özgürleşme tüm bilinç ve kültür alanının işgal edilmesini muazzam bir başarı öyküsü olarak servis eder; fakat bunlar bir süre sonra başarısızlığın kalıcı anıtlarına dönüşür: Foster, Amerikancı bir içeceğin bir Koreli tarafından Amerikalılara kazık fiyatlarla satıldığını düşünür; yani kapitalizm ondan kendi köleliği için para ödemesini istemektedir.
Muhafazakârlık, bu neoliberal-kapitalist özgürlüğün ortaya çıkmasına izin veren koşulları sistematik olarak yok etmeye çalışır; bu talan, yüzyıllar öncesinin sömürü biçimleriyle desteklenmek zorundadır; yani kaybolan “kültürel köklerimizin”, doğrudan liberal bir tasavvur olduğunu görmezden gelmemiz beklenir. Bu muhafazakâr tutum, bizi yüzyıllar önceki “başlangıç noktasına” geri getirmez ve yeni sınıfsal sömürü biçimlerinin görkemli icadıyla sonuçlanır.
Sonuçta girişim özgürlüğü, doğrudan bireyin özgürlüğüne indirgenmez. Girişim özgürlüğü denen şey, belli bir kesimin çıkarlarının muhafaza edilmesi ve insanların mübadele adı altında birbirini dolandırmasından ibarettir. Foster, muhafazakâr Amerikan özgürlüğünün, özgürlük kavramının en aşağılık şekilde sömürülmesinden başka bir şey olmadığını göremez.
Bu arınma arzusunun, iyi ve kötünün ötesinde salınan bir punk itkiyle de alakası yoktur. Böyle konforlu, hegemonik bir tahakküm pozisyonunu işgal ederken, muhafazakârlık karşı kültürün isyan nesnesi olamaz. Muhafazakârlık ve Foster’ın konumu arasındaki bu ikilem, metropolün çileden çıkmışlığı tarafından yönlendirilir; fakat bu, metropolün ruhuna uygun bir protesto da değildir. Peki Foster’ın dayattığı bu kuralların kamusal karşılığı nerededir? Bunun gibi kişisel, hedonist ihlaller, suni kamusal alan tarafından vandallıkla yaftalanabilir ve kamusal normallik düzeyi, tamamen bu hedonist ihlallerin askıya alınması yoluyla işler. İnsanların arasındaki düzeni koruyan medeniyetin temelleri bu tiksindirici zalimlikte gizlidir. Bütün bu maskaralık onun ortaya çıkmaması içindir. Bu bize gerçek bir çaresizlik tanımı verebilir. Kaldı ki Foster’ın muhafazakârlığı sistematik şekilde suiistimal edilmeye açıktır; yani şimdiki zamanın düşmanı bu nostalji, geleceğe de rehberlik edemez.
Filmde özel mülkiyete dayalı mekânlar arasında çokkültürlü bir çatışma ortaya çıkar. Foster akışkan olmayan bu sınırları yok sayarak, varış noktasına doğru “dümdüz” ilerlemeye karar verir. Hiçbir şey yapmayan yol onarım ekibiyle karşılaştığında, onları “bütçelerini harcayıp bir sonraki yıl yeniden fonlanabilmek için gereksiz onarımlar yapmakla” suçlar. Ardından sihirli çantasından bir tanksavar çıkarıp, şantiyeyi ve köprü bağlantısını havaya uçurur.
Bu sırada, şehirde yaşanan kaos polis merkezini de etkisi altına alır. Prendergast, polis şefinin yanına gider ve bunun düşündükleri gibi bir çete işi olmadığını, çantası silah dolu bir manyağın Hollywood’dan batıya doğru ilerlediğini söyler. Onun bir korkak olduğunu düşünen şef, masasına (yani ait olduğu yere) dönmesini ve polis taklidi yapmayı bırakmasını emreder. Prendergast kulak asamaz ve eski ortağıyla beraber Foster’ın peşine düşerler.
Anarşizm bir hedefi değil, eylem sürecini tanımlar ve çoğu anarşiste göre hâlihazırda bir anarşi mevcuttur; yani anarşi, toplumsal ilişkilerin yapısını belirleyecek bir eylem biçimidir. Foster tünelin ucunda gözüken aydınlığın aslında trenin ışığı olduğunu fark eder. Arabasını trafikte öylece bırakır ve geri dönüşü olmayan sevimsiz kararlar vermek için yola koyulur. Onun ilerlediği düz çizgi, şehirdeki sınıf çatışmasını (ya da “kapitalizmin çevremize ördüğü ‘görünmez sınırlar’ı”) daha belirgin hâle getirir. Golf sahasının ortasında yürürken, iki üye tarafından dışarı çıkması konusunda uyarılır. Foster zaten oradan çıkıp gitmeye çalıştığını söyler.
Sanki birileri onun her gün geçip durduğu bu yolun ortasına tel çekip sağına ve soluna isimler koymuş, geldiği yönden diğer tarafa geçmenin artık yasak olduğunu söylemiştir. Mülkiyetin patolojik otoritesinin sırrı buradadır. En başta bomboş araziler vardır. Daha sonra birileri arazilere isim koymaya ve bu alanların sağını solunu çevirmeye başlar. Mülkiyete saygı duymak zaten özgür iradeden caymak anlamına gelir. Yasağı yok sayıp golf kulübünün ortasından yürümeye başladığımız zaman ise artık yalnızca oradan geçip gidiyor sayılmayız. Otoritenin yasağının ortaya çıktığı bu seçime tabi olduğumuz zaman (“ya bu yasağı dinlersin ve bu yoldan geçmeyi bırakırsın ya da onu çiğnersin” ikileminde) yaptığımız şey artık “sadece oradan geçmek” değildir. Bu yüzden işler bir kez daha karışır. Foster çantasından ucu kesik bir pompalı tüfek çıkarıp, iki üyeyi tehdit eder ve “burjuvanın fakirleri görene kadar umursamadığı” klişesi burada tekrar devreye girer.
Yine de neoliberal özgürleşme şaşırtıcı derecede nostaljik kalkış noktaları sunarak, bize fiiliyata dökülmesi olanaksız eşitlik hedeflerini son elli yıldır pazarlamayı başarıyor. Kapitalist mülkiyete dayalı bu “biçimsel eşitliğin” fiiliyata dökülmesi neredeyse imkânsızdır. Burada asıl çaresizlik, devlet destekli bu zorbalıkların sermayenin kendisine içsel olmasıdır. Liberal kapitalizm, devleti derdest ederken sınıfsal, gerçek bir karşı kültür olasılığını da dışlar ve Foster benzeri ucubeler yaratır. Neoliberal, rizometrik bürokrasi bu açıdan gayet inatçıdır. Oysa onun bütün kalkış noktası antibürokratik olması kabulüne dayanır. Kaldı ki bu zorbalık asla kamu yararına işlemez, hatta kamu yararını açık şekilde reddetmek zaman zaman konumunu daha da güçlendirir. Foster ise, sömürüldüğü ölçüde, bu tutarsızlığı bir normallik düzeyi olarak algılar ve Amerikan mülkiyet sistemine inancı asla sarsılmaz. Ortalığa depresyon saçan bu özgürleşmeye yürekten bağlıdır.
Foster ona söylenen her şeyi yapmıştır; karısını asla dövmemiştir, iyi bir vatansever olmuştur, savunma sanayiinde çalışmış, ülkesini komünistlerden korumak için füzeler tasarlamıştır ve bu hâliyle kendisini radikal bir ötekilik konumunu (not economically viable) işgal ederken bulmuştur. Çalışma performansına yapılan bu aşırı vurgu, boomer’ların gereksiz miraslarından biridir. Buradaki hastalıklı tutum çalışma performansının bir hedefe dönüşmesidir. (Foster belki de bu yüzden işini kaybetmesine rağmen işe gitmeyi sürdürür.) İşin daha garip tarafı, bütün bir eğitim siteminin bu saçma hedefe göre kurgulanmış olmasıdır.
Daha sonra Foster varlıklı bir ailenin arka bahçesine girer. Karşılaştığı insanları bir süre tedirgin ettikten sonra, onları incitmek için orada olmadığını, sadece kendi ailesini ve küçük kızını görmek için şehrin diğer tarafına gitmeye çalıştığını açıklar. Sonunda eski karısı ve kızının evine gelir, fakat onların kaçıp gitmesine engel olamaz. Bir süre kanepede oturup, kızının doğum gününde pasif agresif 90’lar babalığı yaptığı eski ev videolarını izler. Daha sonra Venice Beach’teki evin penceresinden iskeleye doğru bakar. Tam ayrılmak için kalktığında, Dedektif Prendergast ve Dedektif Sandra Torrez olay yerine gelir, ancak Foster arka kapıdan kaçmayı başarır, Torrez’i yaralar ve iskeleye doğru yola çıkar.
İskelede geçen son sahnede Foster eski karısı ve kızıyla yüzleşir. Onun geri dönüşü olmayan, bazı sevimsiz kararlar verdiğinden habersiz Adele, babasını gördüğüne çok sevinir. Daha sonra emekliliğine bir gün kalan Prendergast olay yerine gelir, Elizabeth’e silahını göstererek onu sakinleştirmeye çalışır. Foster’ın şikâyetlerini kabul eder, ancak bunun öfkesinin mazereti olamayacağını söyler. Kimin kötü adam olduğuna dair kafası karışan Foster, Prendergast’ı kendisini öldürmesi için zorlar. Son olarak Prendergast, Elizabeth’in evine gider ve sanki doğum gününde babasını öldürmemiş gibi, eşikte Adele’le havadan sudan konuşmaya başlar.
Sonuç olarak, Foster’ı öldürerek adalet gösterisi yapmak anlamsızdır. Ayrıca bir kurumu, takımı ya da şirketi cezalandırmak, bireyi cezalandırmakla aynı şey değildir. Kemer sıkma politikalarının bütün yasal statüsü, küçük bir elit grup hariç, işlerin hepimiz için daha da kötüye gideceği kabulüne dayanır. Bu tip kaderci, sözde bir birlik beraberliğe yaslanan boyun eğdirme politikaları, egemen sınıf tarafından kasıtlı olarak sömürülür. Burada elitlerin çıkarlarını koruyan medya, “gerçek” şeyler yerine duygusal, kişiselleştirilmiş içerikler servis etmeye başlar. Falling Down’ın verdiği mesaj da bu klişelere yaslanır: Mağdur Beyaz erkek, işini kaybettikten sonra denetim toplumunun yarattığı depresif gerçekliğin içerisinde sürüklenir; Foster göçmen işçilerin doluştuğu otobüse binemez ve Hollywood’un çokkültürlü ideolojik evreni yüzünden (eve giden) yol bir türlü açılmaz; kimse Beyaz adamın suç işlediğine inanmaz; kendi davranışlarının aşırılığına yabancılaşmış baba figürü, örtük şiddet eğiliminin çevresini nasıl dehşete düşürdüğünü göremez; eril-cinsel suiistimale açık kadınlar bu kurguda sıkışıp kalmıştır; vs. vs. vs…
Mark Fisher, kapitalist gerçekliği, (muhtemelen Žižek’ten hareketle) filmdekine benzer, görünmez bir engel olarak tanımlıyor ve mevcut direniş biçimlerinin bu “kesintisiz bütünlük” karşısında iktidardan yoksun olduğunu düşünüyor. Sonuç olarak (Fisher’ın yaptığı tespitten hareketle) batılı anarşistler gibi sokağa dökülemiyoruz, çünkü son on yılda ayyuka çıkan sorunlar karşısında tamamen çaresiz olduğumuzun bilincindeyiz; yani iktidar karşısında direniş biçimlerini devamlı yeniden tasarlayacak bir konumda falan değiliz. Bu hayli etkin bir kendini tabi etme biçimidir. Kaldı ki, Batı’da anarşi ve polis şiddeti ikilisi de neredeyse teatral bir performansa dönüşmüştür. Dijital aktivizm ise bir gün “her şeyin hesabını soracağı” söylemlere saplanıp kalır; fakat bu hesap günü bir türlü gelmez.
Belki de bu yüzden, hiç ciddileşmeden, bir bağlılık beyan etmemiz gereken tüm siyasi etiketlerin anlamsız olduğunu varsaymalıyız. Foster doğrudan ideolojik bir açıklamada bulunmasa bile, Amerikan özgürlük anlayışının içine gömülmüştür. Onun deneyiminin çokkültürcülüğün dışında kaldığını düşünmek, kimlik siyasetinin gücünü küçümsemek olurdu. Kimlik siyaseti, sözcelenen ve sözceleme arasındaki yarığı reddetme girişimidir ve bizi retroaktif kimliklerle imkânsız bir özdeşleşmeye, başka şekilde söylersek zaten olduğumuz kişi olmaya zorlar. Diğer taraftan, bütün bu kimliklerin birbiri karşısında radikal konumlar elde edeceği yeni bir konuşma kodu icat eder. Bu da farklılığın ya da çokrenkliliğin ideolojik yükselişine değil, bu unsurların düpedüz birbirinden nefret ettiği kabulüne dayanır. Bu genelde şöyle çalışır: X’i dayatma, çünkü nefret söylemi. Y’yi iptal et (yani yasakla), çünkü nefret söylemi. Burada “insanın ahlaki özü” fikri kendini bir kez daha tekrarlar, fakat iptal kültürü belirli bir grubun diğer gruplar üstündeki tahakkümü değildir, her zaman iki yönlü hareket eder.
İptal kültürüne yönelik en aptalca eleştiri muhtemel ifade özgürlüğünü nasıl baltaladığıyla ilgilidir. İfade özgürlüğü denen saçmalık, nefret söylemine açık kapı bırakan konformist konumunu koruduğu sürece varlığını sürdürebilir. Fakat woke, “paysızların payı, sessizlerin sesi” olmaya soyunup nahoş konuşmalara karşı savaşırken, vıcık vıcık bir ahlak patlamasına neden olur.
Rancière’e göre “demokrasi bir kurumlar kümesinden meydana gelmez”, … çünkü kurumlar kümesi, tam tersi “müşterek bir anayasayla hayata geçirilebilir”. Bu yasalar “politik evreni çembere alıp sınırlayabilir … ve politik etkinliği belirli faillerin gerçekleştirdiği fiillerle kısıtlayabilir.”1 Günümüzde sınıf mücadelesini doğrudan tarihsel-eril pratiklerle ilişkilendirmek anlamsızdır. Politik konumu gereği woke da bunu inkâr edemez, fakat (kulağa istediği kadar bayağı gelsin) doğrudan sınıf çelişkisini silikleştirerek politikleşir, yani sınıfsal farkı, özcü kalkış noktalarına indirger. Ayrıca woke kendisini antiliberal bir konuma da yerleştirilebilir. Bu hamleyle beraber, iktidarın ona ait olduğuna dair ideolojik seraplar görmeye başlar; çünkü gerçek konumu, liberalizmin “otomatik bağışıklığı”nı vücuda getirir. Bu, “çokkültürcü ırkçılık”2 denen şeyin ta kendisidir. Artık ırklara ya da cinsiyetlere dayalı doğrudan bir ayrıcalık söz konusu olamaz. Sistemin içerisinde “doğal” olarak koşullandığımızı varsayan bu özgürlük, fakirliğimizden veya başarısızlığımızdan büyük ölçüde bizim sorumlu olduğumuzu (ya da uyumsuzluğumuzun sorumlu olduğunu) ima eder. Böylece neoliberalizm başarıya dayalı bir ırkçılık icat eder. Falling Down’ın korkunç mesajı tam olarak budur: Doğrudan antikapitalist propagandalar bile, günümüzde sınıfsal sorunları silikleştirecek söylemlere indirgenebilir.
Film, 1992’de Los Angeles olayları başladığı sırada Lynwood’da çekilmiştir.
1. Jacques Rancière, Dissensus, çev. Mustafa Yalçınkaya (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2020) s. 41.
2. Kısmen Alenka Zupančič’e ait bir fikir.