Geçtiğimiz yıl bir giyim markası hem göğüs reklamı hem de logosu Coca Cola olan bir forma satışa sunarak bizi hakikatin sahasına geçmeye zorladı. Bu hakikat, formaların kendi içlerinde ne olduğunu ya da ideolojik gözlükleri takıp formalara baktığımızda onların “gerçek” hâllerine sağladığımız bir erişimi temsil etmekten uzaktır. Hakikat bizim açımızdan iki paralaks söylemi birbirinden ayırabilmemize yarayan bir kaymaya/boşluğa denk düşer; yani çıkış noktası –ya da anstoss– olarak futbol ikonografisi, markalar ve onların logoları tarafından tecavüze uğruyor değildir. Diğer gösterenler için sureti temsil eden bir gösterenden (logo), soyut bir uğrak olarak diğer gösterenlerin bir gösteren için sureti temsil etmesine ve çekildiğinde ortalığı karıştıracak bütün kurguyu dağıtacak reaktif tözü/tuğlayı temsil etmesine doğru yaşanan kurgusal kayma (arma), aslında suretin sonuçta zaten kurgusal olarak temsil edilebileceğine doğru somut bir kaymadır. 70’lerde tribüncülerin devreye soktuğu gerilla estetiği, takım logolarını kutsal armalara dönüştürerek, formalardaki bu kapitalist hakikati tahrif etmemizi sağlıyordu. Yeni yapı yönergeleri ve seyirden men cezaları sayesinde tribüncülüğün bütün izleri stadyumlardan silinip gittikten sonra, tüketici ve taraftar arasında bir ayrımı deşifre eden sponsor detoksları da tarihe karıştı. Artık meşale savaşı yaptığınızda bile kısmen Coca-Cola içiyor sayılırsınız. Destekçisi olduğunuz sektör milyarlarca doları reklam ve pazarlama giderlerine harcarken, siz lisanslı bir ürün satın alarak Orta Amerika ve Asya’daki güvencesiz çalışma koşullarının, işyerindeki dayak ve tacizin finansörü hâline gelirsiniz. Yüz milyonlarca dolar denyo bir atletin cebine ya da mafyöz bir federasyonun kasasına girer.
FIFA, oyuncuları ihraç ürününe dönüştürmeye çalışan bir spor kartelidir1 ve sermayesi batık kulüplere bağımlı şekilde büyümek zorundadır. Arz fazlası futbolcular, çalışma izni iptal olan göçmenler ve reserve liglerde yaşan brutalize sakatlıklar, çocuk sporcu pazarının kendi ekonomisini düzenlemesine yardımcı olur. Mevcut krizlerden çıkmak için batık şirketleri ve bankaları kurtarmamız yeterlidir. Futbol takımlarının finansal risk düzeyini dengelemek için de benzer protokoller izlenir. Böylece iflas ve sermaye arasında doğrudan bir bağlantı kurmamıza gerek kalmaz.2 UEFA bu kaçınılmaz iflas eğilimini kabul ederek, son iki yıldır Finansal Fair Play3 kurallarını esnetmek zorunda kaldı. FFP sayesinde etik dışı sportif büyümenin –sanki bunun etik yolları varmış gibi– frenleneceğini düşünmek komiktir. Bu regülasyonları ileri seviyede uygulamaya kalktığınızda, Acun Ilıcalı gibi yatırıcımların küstahlığı ve şişirilmiş yönetici vaatlerinin maddi ve manevi enkazı takımların üstünden buharlaşıp gitmez. Komisyoncuların ölçüsüz ekonomik istekleri bu mali enkaza mutlaka dahil edilmelidir: Transfer süreçleri ne kadar şeffaf işlerse –reklamı ne kadar fazla yapılırsa– kontratlar o kadar fazla şişer. Ayrıca teknik direktörler ve yöneticiler, menajerlerin finansal menfaatlerini paylaşabilir. Bazı durumlarda kadroları bir menajerlik şirketinin kurduğunu söylemek yanlış olmaz. Tribüncülük, genel olarak bu mafyalaşmaya karşı bir başkaldırıydı. Fakat 70’lerde karşı kültür imgeleri karşısında ağzının suyu akan sneaker pazarının yeni avı hâline geldikten sonra holiganizmin gerilla estetiği kentsoylu modayla yer değiştirdi. Ada tipi tribüncülük markalaşmaya karşı doğuştan bir yeteneğe sahipti ve futbol endüstrisine kültürel parazitlik yapabilecek durumda değildi. Benzinlik yağmalayarak, sabahlayarak ve kuşatma oyunları oynayarak stadyumlara tribünsel düzenin getirildiği günlerin sonuna geldik.4
Aktüel tribüncülüğün mobilizasyonu, taraftarlar ve kulüpler arasında gayri şahsi bir ilişkiye dayandırılamaz. Buradaki organizasyon bir meta-sermaye aracılığıyla, futbol endüstrisine referans verilerek hayata geçirilir ve bu referansla realize edilir. Eğer futbol sahiden sermayesi yüzünden işçi sınıfına yabancılaşıyorsa, retro tribün abiliği bunu sadece ikiyle çarpmakla yetinir. Türk tipi tribüncülük stadyumları kontrol altında tutmayı da içeren bir dizi örgütlenme tekniğiyle hareket eder ve kulüp yöneticileri (ya da yönetime aday birileri) tarafından finanse edilmeye bağımlıdır. Çok doğaldır ki böyle yapılar bir yığın hareketi yerine hiyerarşik biçimde organize olur: Günlerce süren deplasman yolculukları, casual kavgalar, denetimli serbestlik, hatta cezalar. Ama aynı zamanda “çorba” için yönetimden alınan paralar, kara borsanın tekelleştirilmesi ve deplasman organizasyonlarının rantlaştırılması. Yönetimden alının biletleri5 karaborsada satmak ya da deplasman organizasyonları için eksik otobüs kaldırmak, endüstriyel futbol karşıtı bir yolun taşlarını döşediğiniz anlamına gelmiyordu. Arma ve çorba arasında başından beri bir koşutluk vardı.6
Buradaki suç ağı, derin yapısal bir değişimden kovulan gençlik karşı kültürlerinin evcilleştirilmesine yardım eder. Küresel ideolojik stresle başa çıkma yöntemi olarak futbolun politik ya da siyasal bir eşdeğeri bulunmaz. Aynı sebeple stadyumlar, futbol ve siyasetin birbirine teğetlendiği ve bu stresin senkronize şekilde patladığı mekânlara dönüşür. Stadyumlar şehir içindeki akışkanlığın yavaşladığı yerlerdir; yani insanlar burada birbirine daha kolay dikkat kesilebilir: Yugoslavya iç savaşını başlatan ünlü Dinamo Zagreb-Kızılyıldız maçını düşünün. Bu maç yukarıdaki nedenle tepeden tırnağa yönetkisel hâle getirilir ve bir rastgelelik sayesinde politikayla yakın bir ittifak kurmayı başarır. Böylece Yugoslavya’nın bölünmesiyle sonuçlanacak bir dizi olayın patlak vermesine “gelişigüzel” şekilde neden olur. O dönem Yugoslavya’da sadece siyasetin değil tribünlerin kontrolü de artık ırkçı grupların elindeydi ve bürokrasiyle beraber emniyet güçleri de (tamamen Sırpların kontrolündeki büyük Yugoslavya ve Hırvat ayrılıkçılar olarak) ikiye bölünmüş durumdaydı. Bad Blue Boys (Dinamo ultraları) kendisini Hırvatistan’ın bağımsızlığı için savaşan paramiliter bir grup gibi görüyordu. Kızılyıldız ultraları da benzer bir politik güdümdeydi; Delije grubunun tribün lideri Yugoslavya iç savaşı sırasında sayısız savaş suçu işleyecek olan Željko “Arkan” Ražnatović’ti. 3000 Kızıl Yıldızlı (ya da Delije) maçtan önce o bildik holigan vandallığı sergilerken yani dükkânları yağmalayıp kamu malını tahrip ederken fleet in being (varolma seyri) doktrinine uygun davranıyordu. Stada girerken her iki “Kurva”daki ultraların üzerleri neredeyse aranmamıştı ve stat çevresinde göstermelik önlemler alınmıştı. Bu durumun neye evirileceğini tahmin etmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Maç kısa sürede bir meydan savaşına dönüştü ve Zvonimir Boban’ın Sırp polise attığı (daha sonra Yugoslavya’nın bölünmesinin simgesi hâline gelecek) uçan tekmeyle beraber sokaklara taştı.
17 Eylül 1967 Pazar günü II. Lig’de oynanan Kayseri-Sivas maçı Zagreb’deki maçın tam karşısına yerleştirilebilir: Kayseri Atatürk Stadyumu’ndaki maçı (3000’i deplasmana gelen Sivaslılar) toplam 30.000 kişi izliyordu. Bu kalabalığa rağmen şehir girişinde ya da stadın çevresinde doğru düzgün bir önlem alınmamıştı ve stadın o yıllar için bile aptalca sayılacak bir mimarisi vardı (Deplasman tribününün çıkış kapıları sadece içeriye doğru açılıyordu). Satır, sopa, captagon ve futbol arasındaki o güçlü bağ henüz kurulmadığı için,7 kolluk güçlerinin kafasında Sivaslıların maç izlemeye geldiği kanısı hâkimdi.
Maçın 20. dakikasında Kayseri 1-08 öne geçtikten sonra Sivaslıların olduğu bölümden sahaya ve onlara yakın taraftaki Kayseri tribününe doğru taş yağmaya başladı. Zaten hıncahınç dolu olan kapalı tribünde bir yığılma oluştu. Bu yığılma sırasında iki çocuk ezilerek öldü. Kayserililer intikam için tel örgüleri yıkıp9 önce sahaya, sonrada deplasman tribününe doğru hücum etti. Bu kez deplasman tarafında bir yığılma başladı ve içeriye doğru açılan kapı yüzünden ölü sayısı 40’ın üstüne çıktı. Maçtan sonra şehrin sokaklarında taşlı sopalı kavgalar başladı. Sivaslıların deplasman otobüsleri tahrip edildi. Ölüm haberleri Sivas’a ulaştığında bu kez Sivas’taki Kayserili esnafın dükkânları yağmalandı ve Kayseri plakalı araçlar taşlandı. (O dönem Sivas’ta çok sayıda Kayserili tüccar vardı. Hatta Sivas’ın ticaret hayatı büyük oranda bu tüccarların kontrolündeydi. Sivas, Kayseri’ye yapılan yatırımlar düşünüldüğünde ihmal edilmiş durumdaydı ve komşusuyla kıyaslandığında neredeyse bir kasabayı andırıyordu.) Yaşananların faturası Kayseri Valisi Nazım Üner’e ve dönemin emniyet müdürüne kesildi. Süleyman Demirel radyoda insanları sağduyulu olmaya davet ettikten sonra, maçın politik yönü tamamen sansürlendi.10
Futbolun gayri siyasi bir alan olarak temel bir baskı gücüne dönüştürülmesi sıradan bir olaydı. Türk devleti futbolu uzun yıllar apolitik serseriliği üretip denetleyebileceği bir kaynak olarak gördü. Futbol ve siyaset arasında yapılan bu zaruri ayrım, stadyumların neredeyse bir arınma alanına dönüşmesine neden olmuştu. Fakat siyasetin futboldan arınması, futbolun basitçe siyasetten arınacağı anlamına gelmiyordu. Kayseri-Sivas olayları, futbolu siyasetin dışına iteklemek için harcanan eforun siyasi sonuçlarından başka bir şey değildi. Milli ligler, başıboş gezen insanlar için uygulamaya sokulması olanaksız bir dizi yönergeyle beraber kurulmuştu. Bu elbette yeni bir kitle dilinin yaratılmasını şart koşuyordu: Yönergeler bir söylentinin daha hızlı dolaşıma sokulmasına yardımcı olur. (Maçtan önce deplasmana gelen Sivas taraftarının lokantalarda hesap ödemediği ve çevreye zarar verdiği söylentileri kulaktan kulağa gezer.) Bir kişiden diğerine hızla aktarılan bu eski konuşma kodu yüzünden futbol ve siyaset arasında oluşan kontak, kolayca topyekûn savaşa evrilebilir.
Bu iki maç birbiriyle nicel bir ilişkiye giremez. Fakat her iki maçta da futbol siyaset için temel bir gönderge hâline gelir. Bir yığın hareketine dönüşmediği sürece, taraftarlık, siyaset ve toplum arasındaki makası açmanın somut yollarından biridir (Örneğin casual ultralık sayesinde tuhaf beyaz yaka bağlılıkların kitleselliği sönümlenir). Kayseri-Sivas maçı bu açıdan bakınca da Dinamo Zagreb-Kızılyıldız maçıyla kontrast hâlindedir. (Ultralık, kökeni tartışmalı da olsa, stadyumları –neo-nazizmi de içeren– bir dizi propaganda aracını sergileyebileceğimiz toplumsal mekânlara dönüştürür.) Dinamo Zagreb maçında devreye sokulan ultra unsurlar geç kapitalisttir. Oysa Kayseri’de yaşananlar mahalle arasında hızla dolaşan söylentilere ihtiyaç duyar ve bir arınmayı çağrıştırır; yani proto-neoliberal temellere dayanır. Bu seferberlik imaları sorumsuzluğumuzla, bizim tamamen güvenilebilir biri olmamamızla ya da yeterince fedakârlık yapmamızla ilişkilenerek piyasaya sunulur. Kayseri-Sivas maçının oto-etnik-sınıfsal içeriği, ilerleyen yıllarda bu sayede devamlı apolitik yıkamadan geçirildi, ekonomik dayanakları şeffaflaştırıldı. Sonuçta tek suçlunun, bir araya gelip taşkınlık yapmadan maç izlemeyi beceremeyen insanlar olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Futbolun ideolojik sınırları bu kurmaca yapı sayesinde daha kolay anlaşılabilir. Göstergeler ve imgeler düzeyinde futbol basitçe bir denetim aracına dönüşmez. Buradaki arınma arzusu basit bir imleyene ya da ticari bir ahlaksızlığa indirgenemez. Futbol bizim henüz gerçekleşmemiş alternatifler yaratmamıza olanak sağlar, elbette belli bir pazarlama mantığını izlediğiniz sürece. Bu bazen çok aşikâr düzeyde gerçekleşir.
1930’larda faşist İtalya’ya transfer olan Latin Amerikalı “göçmenlere” rimpatriati yani “yeniden vatandaşlığa geçenler” deniyordu. Bu nötrleştirme çabası, onların İtalyan göçmenlerin çocukları olduğuna ikna olmaktan geçiyordu. Öyle ki “Brezilyalı Démosthenes Magalhães’in adı, hızlıca Demosthenes Bertini olarak değiştirilmişti.”11 Faşist İtalya’da Güney Amerikalı futbolcuların beyazlaştırılması ve daha sonra futbolun (normalde kastedilenden çok daha düz bir anlamda) post-sömürgeci modern köle ticaretine dönüşmesi, biçimsel olarak kendi kolonyalist mantığıyla alakalıdır. (O dönem yaygın görüş Güney Amerikalıların beyazlar kadar gelişime açık olmadığı yönündeydi.)
Mara Gomez, iki yıl önce Villa San Carlos’a transfer olup12 2020 Aralık ayında debut yaptığında, tartışmanın büyük bir kısmı bir kez daha bu transferin spor etiğindeki yerine odaklandı.13 Trans kadın atletlerin kadın sporlarını domine ettiğini söyleyen Ben Shapiro gibi şaklabanlar, bunu çekildiğinde tüm politik kazanımlarımızı alaşağı edecek bir tuğla gibi servis eder. Bu tartışmayı sevenlere dikkatli bakarsanız siyasi spektrum içinde belirli bir konum tutturmanız zorlaşır. Trans nefreti, farklı ideolojik fikirlerin benzer politik refleksler göstermesini sağlar. Böylece Gavin McInnes’le aynı politik eksende olmanın ayrıcalığını yaşayabilirsiniz. Alt-sağcılık ve politik doğruculuk arasındaki bu asimetri, politik doğrucu pazarlama stratejisinin finansal ayrıcalıklarını maskeleyen iktidar yapılarına dönüştürücü bir güç gibi, onlarla keskin bir zıtlık içinde eklemlenir fakat aynı pazarlama mantığıyla hareket etmeye devam eder. Futbolun sadece kazanmak ve kaybetmekle ilgili olmadığını söylemek, iyi kontratların hayatımızı etkilemediğini iddia etmekle aynı şeydir. (İçeriğinden nefret ettiğimiz kitapları, filmleri politik olarak doğru şekilde yeniden kurgulamak bunun zıttı şablonlar ortaya çıkarır. Böylece bu proto-faşist ürünlerin basitçe para ettiğini ve bizim çıkarımıza uygun düşecek şekilde işlediğini itiraf etmek zorunda kalmayız.) Zaten konfor alanlarının geri plana itilmesi ve trans sporcuların yönlendirici bir siyasi figür hâline getirilmesi bu tartışmaların neredeyse ana odağıdır. Kadın liglerinin sponsor gelirleri ve federasyonlardan aldığı pay, asla insanların kemik kütleleri kadar mevzu bahis edilmez. Saçma sapan insanları, şirketleri ya da kurumları adaletin bir ölçüsü olarak görmeyi bu yüzden bırakamayız. Bu odağa kasıtlı olarak sıkıştırılmış niş tartışmalar, spor tekellerinin içine sürükleneceği o kaçılmaz ve uğursuz sürecin biraz daha ertelenmesine hizmet eder. İşin daha beteri, sanki ortada biyolojik bir adaletsizlik varmış ve futbolun çizdiği etik sınırlar içerisinde bundan kurtulmamız mümkünmüş gibi davranmamız beklenir; yani eşitlik ve demokrasi gibi anlamsız kavramların izini tabiatımıza içsel bir eşitsizliğe dönüştürüp buradan hareketle hiç kimseyi kaybetmeyecek kadar müphem bir pazar yaratılabilir. Elbette sermaye dostu özgürlüğü değil, eşit yurttaşlık hakkı ve ekonomik adalet gibi şeyleri talep etmeye başladığımızda işler değişecektir.
Belli konuşma kodlarının içine hapsedildiğinde futbolun vahşi pazarı, onun yarattığı oto-eşitsizlikler ve cinsiyet eşitliği aynı kapıya çıkmaya başlar. Kaldı ki “politik olarak doğru futbol etiği” derken ne kastettiğimiz de tamamen muallaktır. Sonuçta kadın futbolu dünyanın çoğu yerinde içler acısı hâldedir. Avrupa’ya transfer olan Latin Amerikalı kadın ve erkek sporcuların (eşdeğer liglerde) kazandıkları ücretlerin arasında korkunç bir uçurum bulunur. Bu sporların çoğu pazar payı açısından ikili cinsiyet sistemine bile uygun değildir. Buradaki klasik düalizmi doğrudan adaletin simgeselleştirilebileceği bir biçime indirgediğimizde, özgürlük ve adalet ifşası olarak kullanmaya başladığımızda, aradaki finansal uçurumu siktir edip kadın-erkek kategorilerinin kendi içlerinde adaletli ve tutarlı olup olmadığını tartışmaya başlarız. Her şey belli standartlara uygun olduğu zaman, saha çizgileri, kalenin uzunluğu hatta kemik kütlemiz ve hormonlarımız, elimize cetvel alıp neyin normal olduğuna karar verdiğimiz bir profilaksinin nesnesine dönüşmek zorunda kalır. Seviye ve başarı belirleme işi aslında belirli bir bölgesel tutarlılığa işaret eder. Futbolu toplumdan gasp edilen özlerine (Sheffield ya da Cambridge kurallarına doğru) döndürme ihtimalimiz yoktur. Bu öz çoktan aydınlanmanın ve karasal küreselleşmenin (kısacası kolonizasyonun) simgesi hâline gelmiştir; yani onun aktüel temellerini ortaya yeniden çıkarmak pek de iyi bir fikir değildir. Modernizm (Cambridge kuralları) ve postmodernizm (problemin marka imajlarından çok doğrudan ürünle alakalı hâle geldiği, tepetaklak olmuş çoğulcu/katılımcı futbol sermayesi) arasındaki çelişki, medeni haklarımızı ne kadar iyi kullanabildiğimiz ve bu haklara kimlerin sahip olduğuyla ilgili alelade bir kopuştan ibaret değildir. Kolonizasyon bu medeni hakları, uygulanmaları imkânsız alanlara dayatmak anlamına geliyordu. Afganistan savaşı postmodernizmin modernizmin içinde işlediğinin kanıtı gibidir. Afganistan’da yapılmaya çalışılan şey (modern pazarlama tekniklerinin savaş propagandasına dönüştürülmesini de kapsayan) özelleştirilmiş savaş endüstrisi sayesinde bu hakları kullanabilme kabiliyeti olan “özneleri yaratma” çabasıydı ki bu, modern özneleştirmenin de ta kendisidir. Sınır ötesi bir operasyonda/işgalde lojistik ve depolama gibi işlerin özel sektöre devredilmesi verimliliği dramatik ölçüde artırır. Hapishanelerin bir özel güvenlik şirketi tarafından işletilmesi, hangi şirketin savaş suçu işleyeceğine içine fesat karıştırılmış bir ihale sayesinde karar verebileceğimiz anlamına gelir. İdeologlardan kişisel gelişimcilere, oradan teknik danışmanlara ve CEO’lara doğru genişleyen sorumluluk bilinci, bizim birer teşhir öznesine dönüşmemize “sağlıklı” şekilde hizmet eder. Devlet açık artırmayla yavaş yavaş satılır ve şimdi, asıl kâr getiren şey başarısızlıktır. İmkânsız gayelerimiz birer hayal kırıklığına dönüştüğü zaman antidepresanları ve protein tozlarını da içeren tedavi protokolleri hayatımıza çekidüzen verebilmemiz ve kendimizi markalaştırabilmemiz için imdadımıza yetişir. Bu da bizim berbat yaşam koşullarını sağlama konusunda müthiş bir yeteneğe sahip olduğumuz anlamına gelir. Seçilmiş sporcuları parmakla işaret edip bize “kuralları değiştirebileceğimizi, yeni fırsatlar yaratabileceğimizi ve böylece ayrımcılığı geride bırakabileceğimizi” söyleyen reklam hileleri ve homofobinin kol gezdiği ülkelerde yapılan karanlık (süptil) yatırımlar şirketler açısından finansal ya da ahlaki bir türbülans yaratmaz. Artık kimse bu siyasi aydınlanma iddialarının birer marka sömürüsüne dönüşmesine şaşıracak durumda değil. Kaldı ki çoğu marka artık bazı şeyleri nezaketen bile gizlemeye ihtiyaç duymuyor. Pazar araştırmalarının ve ilerici değişimin bir parçası olmak hepimiz için muazzam bir iştah sebebi. Metanın merkezine doğru ilerleyen bu hareket, yaratılan pazarın önemli bir bölümünden sorumlu olabilir. Herkes bu astronomik pazarın mali balonlara ve kripto-politik etiket satırlarına yatırım yaptığının farkında, fakat bu promosyonlara verilen eylemci desteğin sadece stratejik nedenleri yok. Arzularımızı yalın bir şekilde sergileyebilen şirketlerin değişkenliğinden öğrenecek çok şeyimiz var. Global çapta bir gerilla savaşı çoktan başladı.
{fold içindeki imge: Nick Love, The Football Factory, 2004, film karesinden detay, kaynak: IMDb}1. Yorumcuların ve spor spikerlerinin sahada yaşanan şeyleri saçma ve abartılı bir biçimde servis etmesi, diğer bütün meseleleri daha önemsiz hâle getirmeye yönelik bir kurmacadır. (Sponsorluk anlaşmaları yüzünden kötü bir gol size iyi bir gol gibi servis edilebilir.) Böylece dikkatiniz uluslararası oyuncu ticaretinin yarattığı sefalet yerine, Messivari süper kahramanların acıklı, rastlantısal başarı hikâyelerine doğru kayar. Hâlbuki burada rastlantılara yer yoktur.
2. Türk takımlarının sportif başarı düzeyi ve mali yapıları karşılaştırıldığında ortaya büyük bir tutarsızlık çıkar. Dernek statüsünü koruyan kulüpler komisyoncular aracılığıyla kolayca soyulurken, şirketleşen kulüpler öz kaynaklarından fazla borçlanarak iflaslarını daha kârlı hâle getirmeye çalışır.
3. Profesyonel futbol kulüplerinin kazandıklarından daha fazlasını harcamasının önüne geçmek ve milyarder yöneticilerin kulüplere nakit enjeksiyonu yapmasını engellemek, kulüplerin uzun vadede varlıklarını tehdit edebilecek kadar borçlanmalarının önüne geçmek ve batık hâle gelmemelerini sağlamak amacıyla UEFA tarafından oluşturulmuş yönetmelik.
4. 6222 sayılı kanun ve Passoligle beraber Türkiye’de ele geçirilemez nitelikte stadyumların inşası tamamlandı. Ya da artık her yer ele geçirilebilir hâle geldi.
5. Passoligle berber kısmen önüne geçildi, ayrıca 2010’dan itibaren çoğu grup daha münferit şekilde organize olmaya başladı.
6. Bkz. Çorba değil arma.
7. Bu bağı kavramak, şu sevgi kelebeği besteyi hatırlatmaktan geçiyor: Sarıyla lacivert yan yana kondu / o gece başkente bir güneş doğdu / bu sevda uğruna ne kalpler durdu / bu sevda kalbime bir Gecekondu / sarı lacivert bayraklar göğe çıkacak / Ankaragüçlüler yine vuracak / bayrağın altından satır çıkacak ulan… x kafan kopacak (ve beste sonuna doğru futbolla bütün bağlantısını koparır) / […] âlemde kokocular yine çoğaldı / köşe başında esrar sarmak bize mi kaldı / döner bıçaklarımız yine göklerde; kafamız daldı yine derinliklere.
8. Küçük Oktay.
9. 90’ların sonunda, stadyumlardaki tel örgülerin kaldırılması gündeme geldiğinde, bir yorumcu şöyle demişti: “Bırakın kaldırmayı, o tellere elektrik vermeniz lazım.”
10. 2021-2022 sezonunda Türkiye Kupası’nda iki şehrin temsilcisi finale kaldı. Durum bu kez ters bir politik güdümdeydi. TFF aradaki husumeti biliyor olmasına rağmen maçı İstanbul Atatürk Stadı’nda oynattı. İki takımın deplasman otobüsleri aynı gün, aynı güzergâhtan İstanbul’a gitti. Yol boyu çıkan olaylar gündemi bütün gün meşgul etti.
11. Stefan Thimmel ve Dario Azzellini, Futbolistas: Futbol ve Latin Amerika (İstanbul: Otonom Yayıncılık, 2008), 18.
12. Şimdilerde Estudiantes forması giyiyor.
13. Arjantin’de kadın futbolu 2019’da profesyonelleşti.