Kullanım Değeri
Olarak Bok

Evcil hayvanıma mama seçerken bokun kıvamına da para öderim: Bir poşetle ya da peçeteyle kolayca kavranabilen, bulaşık olmayan bir kıvam. Bu bok, kullanım değeri sayesinde artık kendisini benim konfor alanım dışında hiçbir yere sunmaz. Kullanım değeri sayesinde bokun bütün kırsallığını bloke ederim. Yeşil alanlar, yaya geçitleri, kaldırım, merdiven gibi yerler ve bok arasında kesin bir fark gözetmeye başlarım. Köpek sayesinde mamanın üretim sürecinin izleri silinir ve ürün doğallaşır. Elimdeki bok kullanım değerinin ideolojik soyutlanmasını askıya alır. Tüketim alışkanlıklarımın kaybolan aracısı, elimde1 tutup inceleyebileceğim bir gaita örneğine dönüşür.

Bir şirket, itici gücünü onu devindiren anti-formalist (geri besleme) döngülerinden alır: Girdiği krizleri aşmak için bütün potansiyelini seferber eder ve (üretim döngüsünden azade) bir öte tasarlar. Sermayesi refleksiftir. Kendi mantıksal zorunluluğunu aşmaya yönelip neredeyse kendi kendisini kopyalamaya başladığında, neoliberal bürokrasisi (onun ne olduğunu asla kavrayamadığınızı hissettiren) uyduruk ayrıntılarla ve gereksiz wagecuck* veritabanıyla dolup taşar. Bu yüzden kapitalizmin ilahi ya da fazlasıyla kompleks olduğuyla ilgili peşin yargılara varabiliriz. Oysa onun tek ilahi uğrağı kredidir. Topyekûn savurganlığın teşvik edilmesi ve tekelleşme eğilimi yegâne aşılamaz ufkudur.2 Dolayısıyla şeylerin nasıl tekelleştiğini anlamak, sistemin yapısını tanımlamak için elzemdir.

Bu tekelleşme eğilimini kapitalizmin kötü varyantlarına içkin bir sorun gibi yorumlamak saçmadır. Kendi kendini kopyalama döngüsü, dışarıyı içeriye almaya çalışırken yığınla siyasal biçimin yaratılmasına neden olur. Böylece kapitalizmin bir ötesi olduğu fikri pekişir. Fakat bu öte gerçek anlamda bir karşı kültüre denk düşemez, aidiyetlerinizin daha esnek ve güvencesiz şekilde ifade edileceği yeni buyruklar ortaya çıkar sadece.

Oy kullandığınızda isteklerinizi kitlesel olarak sisteme kaydetmiş olmazsınız. Seçimler siyasi organizasyonların tabanda nasıl karşılık bulacağıyla ilgili bir dizi kısıtlamadan ibarettir ve politik alanın belirli örgütlenmelere doğru daraltılmasını sağlar. Daha küçük birliklerle temsil edilemedikleri sürece anarşistler ve sol kanat otoriterler sosyal demokratların, liberteryen sağcılar ve red pill’ciler ise kafayı üşütmüş tiplerin çıkarması muhtemel kaoslara bel bağlamak zorunda kalır. Woke söylemin biz ile politikacılar arasında bir taşeron işlevi gördüğünü söylemek tuhaf görünse de makul ve zorunludur.

Politik doğruculuk sayesinde iç savaşı vandallıkla takas edebilirsiniz.3 Sermaye, data analizi komutasının hedefleri doğrultusunda patchwork’ler oluşturur ve başlıca ilerlemiş siber-politik eylemlerin arasındaki farklar silikleşir. Paul Virilio elli yıl önce bunu fark etmişti. Müşterek akışı yavaşlatırsanız yani insanları “gündelik” akıştan çekip onların birbirleriyle gerçekten temas etmelerini sağlarsanız, insan ilişkilerini ve tüketici aksiyomatiğini (Virilio’yu mezarında ters çevirecek şekilde) hızlandırırsınız. Daraltılmış sermaye otomizasyona ne kadar yaklaşırsa, geçici üretim ve tüketim teknikleri o kadar fazla hızlanır. Hızlanan şeyler arasındaki makas ne kadar fazla daralırsa, şeylerin modası o kadar hızlı geçer. İdeolojik ve meta bazlı şeyler hızlıca bozulacak şekilde üretildiğinde, geri besleme döngülerinin sayısı da katlanarak artar. Her şey alış-verişin [exchange] sürmesine odaklanmış bir rekabetin içerisinde emule edilir. Entegre dünya hukuku, en temelde insanlar arasında alınıp satılan şeylerin insanlar arasında nasıl alınıp satılacağına dair yönergeler üretir. Onun teknik ve ekonomik yapısı saldırgan zenginlik seviyeleri tarafından belirlenir. Böylece programıyla uyumlu, tek merkezli deflasyonlara neden olur.

Geleneksel Marksist önerme şöyledir: Değer yasasında (meta alış-verişinde) eş değerler (Marx bu eş değerleri hiçbir zaman görgül şekilde tarif etmez) tekil olarak ortada yoktur (Bunların bir ortalaması vardır). Artı değer bu ortalamaya musallat olduğunda, meta dolambaçlı bir yoldan, (pazar, arz vesaire) kripto-politik bir yoldan geri dönüşlü şekilde yaratılır. Kapitalist üretim tarzı, diğer tüm üretim ve tüketim biçimlerini muhafaza ederek kendi ön koşullarını koyutlar. Kapitalizmin içkin mistifikasyonu gibi gözüken şey aslında görgül olarak artı değerdir. Marx burada o bildik –metanın göstergeler sistemi içinde eriyip çözündüğü– neoliberal mübadele prensibinden uzaklaşıyor gibi gözükür. “Metanın fetiş karakteri” işin içine sonradan girer: “Bir meta ilk bakışta kolayca anlaşılan sıradan bir şey gibi görünür.” Artık alıntılanmaktan fenalık geçiren bu pasaj üç dört sayfa sonra şöyle devam eder; insanlar emek ürünlerini “maddi bir örtüden” ibaret zannettikleri için birbirlerinin karşısına çıkarmazlar, bunun tersi geçerlidir:

[D]eğerin ne olduğu alnına yazılmış değildir. Aksine, değer her emek ürününü toplumsal bir hiyeroglife çevirir. İnsanlar sonradan, kendi toplumsal ürünlerinin gerisinde yatan sırra ulaşmak için hiyeroglifin anlamını çözmeye çalışırlar; çünkü kullanım nesnelerinin değerler olarak belirlenmeleri, insanların dilleri kadar toplumsal bir üründür.4

Aslında emeğin toplumsal alanın dışına iteklendiği ideolojik soyutlamalar, fazlasıyla basit ve tek biçimlidir. Alışveriş [shopping] sırasında üstlendiğim ya da reddettiğim, kullanım değerine içkin bir irade sergilesem de bu irade hâlâ maddi üretim alanına bağımlı hâldedir; yani emeği mübadele alanının dışına doğru ittiğimizde, maddi üretim alanı hâlâ ihtiyaçlarımız tarafından nitelenir ve dayatılır. Süresini ve yoğunluğunu tanımlamaya başladığımız zaman, emek temel bir ölçü görevi görmeye başlar ve kullanım değeri bu sefer ideolojik bir soyutlamaya indirgenir ya da rejim farkıyla ilgili bir görünüş farkına dönüşür. Sonuçta kullanım değeri-bok özdeşliği doğrudan bilinçdışıyla ya da bir eksiklikle (görünmez el, kaybolan aracı) karakterize olmak zorunda değildir. Burada esas sorun (paylaşım oranlarını belirlediği ölçüde) üretim tarzlarının karakteridir. Kullanım değerini geri dönüştürülemez tüketime ya da ilahi kapitalizme adadığımız adaklara indirgediğimizde emeğin toplumsal-tarihsel koşulları ile (“sosyal zehirlenme” diye kavramlaştırmaya çalıştığımız) alışveriş arasında anlamlı bir bağlantı kurmaya gerek kalmaz. Kullanım değeri ve mübadele değerini (geleneksel anlamda) birbirinden ayırmak her açıdan sorunludur.

Liberal-politik doğası gereği, geri dönüşüm yapmak yaşam tarzımızla ya da bizim nasıl insanlar olduğumuzla alakalı tamamen kişiselleştirilmiş yönergeler içerir.5 Şeylerin hızlıca tüketilip geri dönüştürülebilir hurdaların azami şekilde dolaşıma sokulabilmesi, metanın kullanım ya da mübadele değerine indirgenmesi imkânsız üçüncü bir değerle “işaretlenmesini” zorunlu hâle getirir; yani burada geri dönüştürülebilir şeylerin soyut çeşitliliği ikinci plandadır. Yeşil ürünleri sadece bir şeyleri tüketmek için değil, anlamlı bir şeyler yaptığımızı göstermek için satın alırız ve neye ihtiyaç duyduğumuz konusunda kendimizi ikna etmeye başlarız. Böylece: “Libidinal yatırım yer değiştirip sözde hedeften (nesnenin tüketilmesi) aracı faaliyete (satın alma) kayar ve mutluluğun asıl kaynağı satın alma olur.”6

Artık kullanım değeri ve “gösterge değeri” arasında bir ayrım yapmamız olanaksızdır. Kullanım değerini fal, büyü ya da bir soyutlama gibi, mübadele sahasının dışına attığımız zaman, emek değerinin temel ilkesi bir “hyperstition’a” (“hiper-inanç-vektörüne”7 yani olası geleceklerin kapitonlarına, kehanetler aracılığıyla kendini gerçekleştiren kültürlerin temel kurucu ilkesine) evrilir: Mübadele sayesinde farklı emek biçimleri birbiriyle değiş tokuş edilecek eş değerlere dönüşür, böylece Nesnel Tin sadece metalar düzeyinde ifade bulur ve emek değeri sadece mübadele değeri olarak ortaya çıkabilir. Mübadele, emeğin salt öznel ve objektif hâle gelebilmesinin biricik koşulu hâline geldiğinde kullanım değeri geri bildirimler aracılığıyla söylentilerin piyasa enjekte edildiği, kurgusallık ve edimsellik arasında salınan soyutlamalara yükseltilir. Bir sitenin arama motorlarında ön plana çıkabilmesi için harcanan çaba, hizmetin düzenlenmesi için harcanan çabadan kat kat fazladır. Tüketiciler bu pazarlama etiğine içsel problemleri, yine arama motorlarındaki şikayetlerle denetlemeye ya da görünür hâle getirmeye çalışır; yani koyulan hedefler yine bu PR mantığı tarafından denetlenir. Artık o bildik anlamıyla ortada bir yabancılaşma yoktur. Para tözünü yitirip metaya ya da meta tözünü yitirip ahlaki çöküntüye dönüştüğünde, para hâlâ toplumsal ilişkilerin tezahüründen ibarettir. Mübadele ise metaya içkin görünür emektir. En basit anlamıyla emeğin beliriş tarzıdır.8

Yukarıdaki neoliberal idealizasyon, aslında piyasa spekülasyonunun yarı kurgusal formuna atıf yapar. Tamamen kurgusal olan şeyler, menkul kıymetler aracılıyla fiziksel dünyaya aktarılır. Söylentilere fazlasıyla duyarlı yatırımcıların kuruntuları ve olumlu geri bildirimler sayesinde kurgusal olanın serbest piyasanın sürekliliğine müdahale edebilmesi, bütün para piyasasını ve (yukarıda açıklamaya çalıştığımız nedenle) günlük alışveriş rutinini şekillendirebilir. Siyasi entrikalar belirli bir mitolojik ön koşula sahip değildir. Fakat –tıpkı H.P. Lovecraft anlatılarında olduğu gibi– böyle dayanakları olduğu varsayılır. Böylece sermaye tamamen kurgusal kalkış noktalarına dayanarak doğrusallığını kaybetmiş bir vektör gibi davranmaya başlar. Etnovirüs sosyolojik konaklara, teknovirüs ekonomik konaklara, hipervirüs ise gösterge değerine musallat olur. Konaklar emülatöre, tüketici aksiyomatiği konak içinde eriyen ROM’lara dönüşür:

Formalist yapay zekâ uzman sistem rutinlerinin işlendiği ve önceden belirlenmiş veritabanlarına hapsolmuşken, bağlantıcı veya antiformalist yapay zekâ oportünist ve patlamaya hazırdır: Zamanın mühendisliği. O zaten teorinin bağımlılığından ve davranışsal öngörülebilirlikten sıyrıldığı için, tekniksel ama artık teknolojik olmayan akıllı ağlara [intelligenic networks] yerel olmadan [nonlocally] patlak verir. […] Sermaye antropolojik niteliklerini sadece azgelişmişliğin bir semptomu olarak sürdürür ve primat davranışlarını kendini güçlendiren ve yeniden üreten bir yapaysallığa çevrilen bir atalet olarak tekrar formatlar.9

(Nick) Landci teknovirüs, sermaye ve ultramodernite lehine bir çağrıdır: Yeni dünya misyonerliğinin “mülkiyet hakkı” anlayışı, şeylerin yeniden adlandırıldığı, raporlandığı, haritalanarak kaydedildiği süreçleri zorunlu hâle getirir. Sermaye primat davranışlarını “data analizine ve kodlamaya” yönlendirir; her şeyi yeniden izlemeye, yorumlamaya ve revize etmeye zorlar. Piyasa dolaşımının hızı, “sermaye birikiminin zamansal yapısını tanımlar.” Para daima bu planlamaya dayalı bir dijital kod olarak dolaşıma girer. “Mülk olarak algılanan, feminen bir uzaylı olarak ortaya çıkan yapay zekâ”, primat davranışlarından türeyebildiği bir cevhere10 ihtiyaç duymaz. O kapitalizmin bir trendi ya da savaşların demode bir eğilimi de değildir. Tersine hype-sermayenin katatonik rotasyonu bu sürecin kronik eğilimidir. Ve onun bütün simgesel formasyonu postmodern gevezeliğin yaydığı bir virüsle darmadağın edilir. Sanayi toplumu ve onun geleceği bu “lojistik davranışsal gelişim süreciyle” biter:

Ortaçağın sonlarında, “İlerleme”de başı çeken dört ana uygarlık vardı: Avrupa, İslam dünyası, Hindistan ve Uzakdoğu (Çin, Japonya, Kore). Bu uygarlıklardan üçü az çok durağan kaldı ve sadece Avrupa hareket kazandı. Kimse Avrupa’nın o zaman neden hareket kazandığını bilmiyor; tarihçilerin bu konuda çeşitli teorileri var ama bunlar sadece birer tahmin. Yine de teknolojik bir topluma doğru hızla gelişimin ancak özel koşullar altında gerçekleştiği kesindir.11

Ve artık bildiğimiz hâliyle “erime” başlar. Nick Land, Avrupa’nın neden “hareket kazandığı” konusunda oldukça nettir:

Hikâye şöyle başlıyor: Dünya, Rönesans rasyonalizmini ve okyanussal navigasyonu metalaşma kalkışına kitleyen bir tekno-sermaye tarafından ele geçirilir. Lojistik olarak ivmelenen tekno-ekonomik etkileşim, toplumsal düzeni oto-gelişkin [auto-sophisticating] makina kaçağına çevirir. Piyasalar zekâ üretimini öğrenmeye başladıkça politika modernleşir, paranoyayı artırır ve gücü ele geçirmeye çalışır. […] Leş sayısı bir seri dünya savaşıyla yükselir. […] Serbest piyasa ve devlet birbirleriyle sanal aleme ulaşana kadar silahlanma yarışına girer. […] Yumuşak mühendislik [soft-engineering] kendi kutusundan çıkıp seninkine sızana kadar insan güvenliği krize sürüklenir. Klonlamanın, yanal genodata transferinin, çapraz kopyalamanın ve cyberotics’in seli, bakteriyel seksi bir depreşi arasında basar.12

Bakteriyel seks cinsellikten (temel fanteziden) tamamen arınmış sekstir, bu yüzden sadece çoğalmaya, bölünmeye ve mutasyona yöneliktir. Otomatik bir algoritmanın hayatı sorgulaması ya da onu sayısal bir zincire dönüştürmeye çalışması her türden karmaşık organizmanın öncesine denk düşen eşeysiz çoğalma yönteminin yeniden icat edilmesini sağlar. “Bir bok dalgası ya da yoğun eşeysel içe-akış”ın (ensest yasağının) öncesine düşen bu çoğalma-kopyalama yöntemi, canlılığın daha eski sürümlerine gönderme yapar (Fakat bu kesinlikle Kaczynski’nin öngörebileceği türden bir gerileme değildir). Tek hücrelilere dönüş “televizyonunu yemeye, banka hesabını enfekte etmeye ve mitokondrilerinden xenodata çalmaya hazır” hâldedir. Bu “makinasal sentezin” sosyolojik dalgaları (etnovirüs) bize gelecekten musallat olur. “Kapitalist zaman üretimi” aynı zamanda kâr etmek ve voliyi merkeze koymak demektir. Land’in chronogenic devresi, sadece zevk alır ve kâr eder. Bizler bu organsız tekilliğin, eğer gerçekleşme olasılığı varsa çoktan gerçekleşmiş olduğunu düşünmeye ya da tarihsel diyalektik geleceğin hortlağı olduğuna inanmaya başlarız. Sermaye tarihi kodlanır, modernite bunun retroaktif olduğunu saklamak için çırpınır. Onun pro-kapitalist pazarı, maddi varlıkların mülkiyetini daima ikinci plana atar. Tüketim enformasyonla karakterize edilir. Böylece hiyerarşik organizasyonlar yerini netokratik uluslara ve patchwork’lere bırakır. Kapitalizm, “feodalizmden başarısız bir kaçış”tır ve feodalizmin yeniden yorumlanması sürecin hızlandırılmasına eşlik etmek zorundadır. Bu Marksist soyutlama-edimselleştirme pratiğinin ters yöne gitmesine denk düşer: Demokrasi evrimsel süreci yavaşlatır. Kapitalizmin içsel çelişkisi sınıf mücadelesi değil, ulus-devleti askıya alan bir yeniden tabakalaşma eğilimidir. Belli grupların üstünlüğünü onaylayan sabit bir hiyerarşi söz konusu olmadığı zaman, toplumsal çimentoya ihtiyaç duyan faşist ve patriyarkal bir projeden bahsetmek zorlaşır. Enformasyonu elinde tutan seçkinler ve yerel topluluk adacıkları, tekno-ayrılıkçılığın koordinatları içinde yutulma tehlikesi yaşar. Çoğulcu yıkamadan geçmiş libertaryan kapitalist kanadın totaliter faşizmle bağlantısı kopar: Kapitalizmin nihai istikameti liberalizm değil, Deleuzecü ılımlı alt-sağcılıktır.13 Deleuzecü alt-sağcılık kapitalizmin anti-Ödipal işleyişini inkâr etmez.

Neo-muhafazakârlık ilkel devrimciliği postmodern veya doruğa ulaşmış kinizm sermayesinin eleştiriye doyduğunu ve teorik antagonizmaların sadece önemsiz bir laf kalabalığı olduğunu anladığı için çerçöp eder. Komünist ikonografi reklam endüstrisi için hammadde olmuş durumdadır ve gösterinin kınamaları etkileşimli multimedya satmakta başarılıdır. Baskının, yansıtmanın, inkârın, sansürün, dışlamanın ve kısıtlamanın defansif stratejileriyle birlikte sol, psödo-organik özne birleşimlerini, aileyi, cemaati ve milliyeti barındıran güvenlikratik [securocratic] bir işbirliğine doğru yozlaşır. Gerçek tehlike başka bir yerden gelmektedir.14

Ted Kaczynski (ciddiye alıp okumayı başarırsanız) tekno-endüstriyel toplumun, “bireyin özgürlük alanını sürekli daraltmayacak şekilde yeniden düzenlenmesinin” imkânsız olduğunu söyler; yani büyük kuruluşların müdahalesi, manipülasyonu ya da denetimi olmadan yaşamamız olanaksızdır. “Anayasa tarafından garanti altına alınan bazı haklarımız olduğu için özgür bir toplumda yaşadığımızı düşünebiliriz. Fakat bu haklar göründüğü kadar önemli olmadığı gibi”, de facto erişime açık da değillerdir. Batı demokrasisinde anayasa biçimsel olarak denetime kayan bir eşitliğe gönderme yapar. Büyük kuruluşlar kişinin üzerinde belirli bir güce sahipse, bu gücün iyi niyetli şekilde kullanılıp kullanılmadığının bir anlamı yoktur. Şirketlerin himayesindeki baskıcı özgürlük kontrolü, saldırgan zenginlik figürlerine yatırım yapar. Bu yüzden örgütleyici rolü yok edilmelidir. Gerçek özgürlük, barınarak, beslenerek ve çevreden gelen tehlikelere karşı kendini savunarak elde edilen güçtür; yani özgürlük, bireyin (başkalarını değil) kendi hayatını ciddiyetle kontrol edebilmesidir:

Bize her gün işe gitmek ve patronların emirlerine uymak zorunda olduğumuzu söyleyen bir yasa yoktur. Yasal olarak ilkel insanlar gibi gidip ormanda yaşamamızı engelleyen hiçbir şey yoktur. Ama pratikte çok az vahşi orman kaldı ve ekonomide küçük çaplı işlere ayrılan çok sınırlı bir yer var. Bundan dolayı çoğumuz aslında başka birinin yanında çalışarak yaşayabiliriz.15

Marx kendini özgürleştirici bir güç olarak dayatan emeğin ciddiye alınması gereken bir mesele olduğunu söyler (Emek, bir oyun ya da eğlence değildir). Fakat bu ciddiyet gerektiren emeği teorize etmek her iki anlamda da zordur: Kaczynski, yerden göğe kadar haklı da olsa, sonuçta aklını kaçırmıştır ve sözünü ettiği “yabancılaşmaya” bir panzehir öneremeyecek kadar yabancılaşmış hâldedir. Kurmaya çalıştığı düzen, kaybettiğimizi düşündüğü otantik özgürlük bizzat bu yabancılaşmanın ürünüdür. Diğer problem, Marksist düşüncenin “mevcut koşulları”yla ilgilidir elbette. Mübadele değerini ayakları üstünde doğrulttuğumuz zaman, “katı olan her şey”le beraber meta fetişizminin de beynimizin lobları içerisinde buharlaşıp gitmesi gerekir. Meta fetişizmi, kapitalist bütünlüğün seferberlik hâlidir. Wagecuck metilfenidat bağımlılığı ve avcı toplayıcılık arasındaki biçimsel seçim, kullanım değeri ve müşteri geri bildirimleri arasında bir ayrım yapmayı imkânsız hâle getirir. Fetişizm artık toplumsal ilişkiler için (onların “nasıllarsa öyle oldukları” yani kişiler için maddi, şeyler için toplumsal) bir dayanak noktası olamaz. Kapitalizmi reformlardan geçirmeye ve iyileştirmeye çabalayan kullanıcı yorumlarından türediği müddetçe, emeği dayatan bir komünden ya da ciddiyet gerektiren bir birlikten (ilk aşamada emekten başka verecek bir şeyimin olmadığı ve mülkiyetime sadece tüketim araçlarını geçirebildiğim bir toplumsal tüketim fonundan) söz etmek imkânsızdır. İdeolojik değil stratejik bir konuşma kodu günlük yaşamımızı organize ettiği sürece, politik yaşamlarımız günlük ihtiyaçlarımızla sınırlanamaz.

Kaldı ki asıl problem kaynaklardır: Kendi kendini güçlendiren çöküş döngüsü (Greercı kararlı durumdan (SSv1.1’den) ivmeli duruma (ACC-Sv1’e) geçiş atık üretimini (W(p)), atık sermayeyi (W(c)) ve devamlılık üretimini (M(p)) artırdığı gibi) tekno-feodalizme giden yolların taşlarını döşer. Atık sermaye üretimi, devamlılık üretiminin altına düştüğünde sistem sürdürülemez hâle gelir ve insan nüfusu çılgınca azalmaya başlar. Kaczynski, John Michael Greer’ı bir anlamda ters yüz ederek onaylar ve çok kesin bir çözüm önerir. Land primitivist modellerin yıkıcı bir kullanımı olmadığını söylerken yanılıyordu:

[E]ndüstri sistemi bir kere tamamen yıkıldı mı, buzdolabı teknolojisinin de çabucak yok olacağı aşikârdır. Bu diğer entegre teknolojiler için de geçerlidir. Ve bir kez bir kuşak bu teknolojiyi kaybederse, ilk seferinde de olduğu gibi, onu yeniden yaratmak yüzyıllar alacaktır. Geriye kalan teknik kitaplar çok seyrek olacaktır. Bir endüstri toplumu, dıştan yardım olmadan en baştan kurulacaksa, bu ancak dizi aşamalar yoluyla olabilir. […] Devrimcilerin gelecek nesildeki gücünü sağlamak almak için daha fazla sayıda üremeleri gerekir. Bunu yaparak nüfus problemini sadece biraz daha kötüleştirmiş olacaklar. Asıl önemli sorun endüstri sisteminden kurtulmaktır; çünkü endüstri sistemi çöktüğü zaman dünya nüfusu mutlaka azalacaktır.16

Başka şekilde söylersek, hızımızı ondan aldığımız bir şeyi hızlandıramayız ve belki de önce bu boku durdurmamız gerekiyordur. Çağımızın hoşgörü anlayışının erteleyip durduğu yıkımı tespit etmek artık zor değil. İnsanlar onun problemli yanını sorunsallaştırırken, madalyonun bir yüzüyle (baştan beri ortada gezen yapının, “özgürleşmeci değerler” sayesinde nasıl daha dayanıklı hâle geldiğiyle) ilgilenir. Bu durum karşısında hayrete düşmek makul bir davranış değildir ve özgürlük alanının ne ölçüde ciddiye alındığı ya da ne ölçüde cüretkâr olduğu tartışmaya açıktır. Çözülmemiş hesapların yeniden patlamasını engelleyen, verimsiz duyarlıklar sayesinde kendi yazgımızı belirlediğimiz fikri, bize garip bir özgürlük tanımı verir.

Temel formül şöyledir: (Diyelim ki superstitional) bir seçime sürüklenmeden önce, onu dışarıdan, “liberal değerler”le tecrübe ettiğim taktirde özgür bir seçim yapacağım fikri bana dışarıdan dayatılır ve bu tecrübe, seçimin biçimi bakımından seçilen (dini) unsurun içinin tamamen boşalmasına, hatta anlamının değişmesine sebep olur. Bir dinin mensubu olmak için belli bir yaşa kadar beklediğimde, herhangi bir dini inanç sisteminin parçası olmam zorlaşır vesaire. Kısacası, herhangi bir din seçmediğim taktirde özgür bir seçim yapabileceğim fikri bana özgür bir seçim olarak dayatılır (ve bunun tam tersi de geçerlidir). Her iki durumda da asla sahip olmadığım bir şeyi kaybederim ve bu kaybı destekleyen unsur kurucu olma görevini üstlenir. Ahlakın zincirlerini kırmak ve muhafazakârlık arasındaki farkı özgürlük, şehirdeki yabancılaşma ve onun üretimi olan uydurma doğallık kavramını insani köklerime doğru bir dönüş gibi kavramaya başlarım (ve bu kavramlar genelde diğerlerine tepeden bakmaya yarayacak birer araca dönüşerek kendi kendilerini sabote ederler).

Twitter aktivizmi, Kaczynski’nin aşırı toplumsallaşma ve solcu eziklik dediği şeylerin hibritleştiği sahte karşıtlıklar, dışsal sınırlar yaratır. Bu sol kanat taslak, politik spektrumun hiçbir yerinde koordine edilemez.17 Devrimcilerin yerini piyasa sosyalistleri aldığı zaman, solcu eleştirilerin tamamı istatiksel geri besleme döngülerine bağlanır. Kaczynski ve Mencius Moldbug’ün (Curtis Yarvin) solculuk diye soyutlaştırmaya çalıştığı şey yani Amerikan woke kimlik inşası, tahakküm ve refah arasında sıkışıp kalmış benzer bir mantıkla hareket eder. Mülkiyet hakkımızın (başkası tarafından) korunması ama kimsenin kişisel alanımıza müdahale etmemesi, bedava sağlık ama düşük vergiler, ucuz enerjinin aynı zamanda temiz olması ve diğerleri arasında biçimsel olarak imkânsız bir seçim hepimize dayatılır. Bu iki kutup arasında gidip gelerek sistemi sınayan duyarlılıklar, ekolojik soykırım ya da bir nükleer felaketle kıyaslandığında gülünç bir etkiye sahipler.

İnsanın çoğunlukla amacıyla örtüşmeyen sonuçlar elde etmesi, nükleer enerjinin varlığını sorunlu hâle getirir fakat sistem öylesine mükemmel olmalıdır ki, bize sunduğu refah ucuz, hatta bedava olmalıdır; yani elimizde başı sonu belirsiz bir liste bulunur. Fakirlik yüzünden manevra kabiliyetini kaybetmiş insanlardan oluşan klostrofobi çölü, her türlü bağlılığı totaliter görerek bir kenara iten, umursamazlığın ne olduğunu unutmuş paranoyak kalabalıkların dizginlenmesini sağlar. Ekolojik felaketler, olanaksız eşitlik hedefleriyle harmanlanarak zenginlerin toksik komünarlığına alan açar. Bize ekolojik sorunları sezdirmeye çalışan söylemler çoğunlukla zengin solcuların (tabii bunun bir anlamı varsa) can sıkıntısından ileri gelir ve her şeyi en iyi onların bildiği bir ego tiyatrosundan ibarettir. Oysaki sözde duyarlılıkları sayesinde elde etmeye çalıştıkları asalet, en başından beri avuçlarının içindedir: İnsanın en asil hâli, kirli işlerini başkalarına yaptırabildiği hâli değil midir? Bu da bizi günümüz özgürlük anlayışının kaynağına yani “köktencilerin ya da komünistlerin aksine, iktidarının getirisi kirli işleri başkalarına yaptırabilmekten kaynaklanan” (liberal iktidar ilişkilerini böyle tanımlar Lenin) bu asalete getiriyor.

Özgürlük yanlısı zenginin en çok hoşlandığı hak ötekiliktir; yani rahatsız edilmeme hakkıdır. Fakat bunun haricinde sisteme sürekli ufak duyarlılıklarla müdahale eder. Sisteme içkin şiddetin varlığını asla tehdit etmeyen bu tutum, şiddetin yeryüzünden uçup gitmesine neden olmaz. Bu ikisi arasındaki ortak paydayı görmek zor değildir; her ikisi de basit, insani duygudaşlığa yüz çevirmiştir. Refahlarından feragat etme cesaretini göstermek şöyle dursun, o refah alanını en temel insani hak olarak ele alırlar. Bütün kirli işlerini başkalarına yaptırır ve sabahtan akşama kadar dünyanın ne kadar korkunç bir yer hâline geldiğinden, savaşlardan, göçmen karşıtlığından, ekolojik soykırımdan şikâyet ederler. Zengin solcuların görmemekte ısrar ettiği (ya da görmüyormuş gibi yaptığı) şey, hâlihazırda aynı unsurların onların konfor alanını nasıl desteklediğidir. Bir anlamda, durumdan habersiz birileri feda edilmiştir (Sözü edilen alan için tehdit hâline gelen yegâne faktör de onlardır: Zengin solcular iki yüzlü çokkültürcülük maskelerini takarak bunu inkâr etmeyi başarır). Biçimsel olarak dışarıda tutulmaya çalışılan insanların bu ötekilik oyunundan zaten haberi yoktur. Türk ihvancıların sorunu da tam olarak budur: Milli ihvancılık, aşırı sağın ya da ataerkinin kendi davasına güttüğü o saf güven ve narsisist sadakatten yoksundur. Meşruiyetini aldığı inanç kırılgandır, devamlı tehdit edildiğini hisseder ve davasına duyduğu hakiki bir inançla kendi kabuğuna çekilemez. Çoktan içselleştirilmiş batılı duyguların aslında bir standart hâline getirilmesi, asla bitmeyen aşağılık komplekslerine ve mağduriyetlere zemin sağlar. İhvancı işte şimdi önüne gelene karışabilecektir. Onlar, karşı tarafa duyduğumuz önyargılar gerçekle bire bir örtüşse bile, kafamızdaki düşüncelerin patolojik olduğunu göremeyecek kadar paranoyaklardır. Elbette bu resmin bir de diğer yüzü var: Zengin solcuların yalnızca refah içinde yaşaması onlar için yeterli değildir; hem refah içinde olup hem de toplumun varoşluğuna ve ihvancılığın ufak şımarıklıklarına tanık olmadan yani kısacası bir kompleks hâline getirip içselleştirdikleri batılı değerler nezdinde rezil olmadan yaşamalıları gerekir. Bu Batı’nın bizi kıskandığı klişesinin ters yüz edilmiş hâlidir. Zaten “bize” karşı “onlar” mantığının tıkandığı yer de tam olarak burasıdır. Popülizm şemsiyesinin altında, birbirinin şeytani ikizi gibi duran bu birlik silikleşir.

Her neyse, sonuç olarak üretimin niteliği hâlâ bir ürünü komünal hâle getirebilir. Bunun için, kapitalizme adaklar adamaya (metaları amaçsızca yok etmeye) bir son vermemiz ve (s)anal evreden fallik evreye sert, Žižekçi bir sıçrayış yapmamız gerekir: (S)anal evre bütün bir anlam alanını paramparça ederek bir anlamlar çokluğuna neden olurken, fallik dönemin cazibesi onun anlamlar çokluğu içerisinde rezonans dalgaları yaratan bir “başlangıç vuruşu” işlevi görebilmesindedir. 21. yüzyıl kapitalizmi anti-Ödipaldir. Organsız beden ampirik devingenliğin dışında, koordine hâldedir ve bize organizasyonsuzluğun koordinatlarını verir. İğdiş fallusu ise pozitif yönelimli sibernetik dildodur. İğdiş, seksi üstün ya da kusursuz hâle getirmez. Hatta onun yapısal kusuruna ve overrated oluşuna işaret eder. Seks, temel fantezimiz düz anlama feda edildikten sonra, diğer bütün her şeye bulaşarak anlamlı ve finanse edilir hâle gelir. (S)anal evrede her şeyin anlamı cinseldir ve iğdiş, mavi hapı alıp seksten arınmış düz anlam alanına geçmemizi sağlar. Fallus sayesinde “cinsellik” “boş bir imleyene” dönüşür ve aşkınsal bir konum kazanır. Pompei halkının gereğinden fazla anal seks yaptığı için değil, şehri dibine inşa ettikleri Vezüv yanardağı yüzünden helak olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor.

Fatih Solmaz’ın yazdığı bir Bahadır Baruter karikatüründe (Lombak) kör adam, vapurda elindeki vibratörleri (titreşimli yapay penisler) satmaya çalışır: “Bana acıyıp sadaka vermenizi istemiyorum… Bunlardan birer tane alarak bana yardım etmiş olursunuz…” Bu vibratörler “bedensiz bir organ” olarak iğdiş fallusudur ve kör birinin elinde bütün anlamı kaybolur. Artık anlam dilencinin elindeki vibratörlerde değil, onu şaşkınlık içerisinde izleyen histerik kalabalığın bakışlarındadır. Burada anlam anlamsızlığın başarısız karşılıklarından, “tercümelerinden” ibarettir. Simgesel olanın özgöndergeselliği, imgesel özdeşleşmelerin simgesel şekilde temsil edilememesinden ibaret değildir. Onun gerçekleşebilmesinin yolu doğrudan bu temsilin merkezinde konumlanmasından geçer:

Bir yandaki para, altın, sermaye ve kapitalist üçgen ve diğer yandaki libido, anüs, fallus ve aile üçgeni arasında bir paralellik kurmakla yetindiğimiz sürece hoşça vakit geçiriyoruz, yine de paranın mekanizmaları onu yönetenlerin anal yansımalarından hiç mi hiç etkilenmemiş olarak kalıyor. Marx-Freud paralelliği, şu meşhur para = bok eşitliğinde olduğu gibi, onların tam olarak karşılıklı birer yabancı olmasına son vermiyorken, yine de birini öbürüne göre içe-döndürme veya yansıtma olarak sahneye sürdüğü sürece bütünüyle kısır ve konuyla ilgisiz kalacaktır. Gerçekte toplumsal üretim, yalnızca belirli koşullar altındaki arzulama-üretimidir.18

(S)anal anlam daima tamamlanmamış bir anlamsızlığın (anlamdışılığın) üzerine kurulmak zorundadır. Buradaki anlamsızlık onun karşıtı değil koşuludur: Birileri sağa sola subliminal metinler ya da imgeler yerleştirmese bile biz bunları yine de görebilirdik. Žižekçi ideolojik gözlük bu metinlerin bütün nedenselliğini paramparça ederek nesnelerin gerçek anlamlarının yok olup gitmesine neden olurdu.

Bize satılan “şeyler”in spektrumu bu yüzden kontrolsüz bir hadisedir. Asıl mesele, bu spektrumun tercihlerimiz düzeyinde kullanım değerine içkin oluşudur. İklim krizi, umursamazlığımızın ya da geleceği okuma yeteneğimizin sınırlılığının ilahi sonuçlarından biridir. Bu “maddesiz” fazlalığı “metalar” düzeyinin dışına çıkardığımız zaman, mübadele değerinin temel ilkesi de kaybolup gider. Sonuçta, bozulan doğal denge yerine kendi düzenimizin kırılganlığına şahitlik ederiz. (George Carlin –tabii ki yine Arthur Schopenhauer “alıntılarıyla” dolu– bir gösterisinde, kedilere göre köpeklerin bakışlarındaki son derece insancıl, sanki acı çekiyormuş ya da neşeliymiş izlenimi uyandıran tuhaf farkın, köpeklerin kaşları ve onlara eşlik eden mimiklerinden kaynaklandığını söyler. Buna eklenmesi gereken şey, anlamın köpeğin bakışlarında değil bizim bakışlarımızda olduğudur. İnsanın “modern” sakarlıkları yüzünden dengesi alt üst olmuş doğa, Carlinci “büyük elektron”un kaotik olumsallığını ıskalar.) Kolayca felç olmaya meyilli, saçma sapan bir sistemin bize devamlı bir şeyler satmak üzerine kurulu olduğunu görmezden gelip doğayı hak ettiği değeri görmeyen bir film gibi savunuruz. Onu kökünden değiştirebileceğimiz fikrinin ne derece saçma olduğunu geri dönüşüm yaparak idrak etmeye çalışırız. Bu sayede kesinleşmiş doğal ölümümüze direnmenin en saf ve doğal biçimini sergileriz. Direniş beyhudedir; çünkü o kadar ölümlüyüzdür ki neredeyse çoktan ölmüşüzdür.19

{fold içindeki imge: Serhat Yenisan tarafından Visions of Chaos yazılımı aracılığıyla jenere edilen dijital illüstrasyon, işlemsel bir texture olarak çıktısı alınan text girdisi: “A satanic Marx statue”, 2022, kaynak: Softology} 

* Zihinsel olarak aktif olmayı gerektirmeyen, tekrara dayalı ve genellikle düşük ücretli bir işte çalışan kimseleri tanımlamak için kullanılan hakaretvari nitelikteki tabir. (ed.n.)

1. Bkz. Sermayenin görünmez eli.

2. Örneğin devrimci sendikaların tekelleşmesi insan emeğinin pazar ve maliyet kontrolü üzerinde belirleyici bir güce dönüşeceği anlamına gelir.

3. Şehir içindeki vandallığın zararını sigorta şirketleri karşılar. Böylece sokaklarda araçları ters çevirip kongre binalarını basarak oldukça etkili geri bildirimler yapmış olursunuz.

4. Karl Marx, Kapital: Ekonomi Ekonomi Politiğin Eleştirisi, c.  1 (İstanbul: Yordam Kitap, 2011), 84.

5. Yani burada Žižekçi üçüncü bir uğrak daha ortaya çıkar.

6. Slavoj Žižek, Kendini Tutamayan Boşluk: İktisadi-Felsefi Köşelikler (İstanbul: Metis Yayınları, 2019), 246.

7. Günlük sembolizasyon ve ritüeller çoğunlukla yarı bilinçli şekilde devam eder. Bu bağlamda hyperstition ve superstition arasında doğrudan bir ayrım yapmak, ancak geriye dönük şekilde mümkün hâle gelebilir. Akla yatkın şeylerin akıl dışı dayanakları olması normaldir.

8. Bu anlamda Marksist “vahiysel pozitif geri besleme döngüleri” de doğrusal hareket etmez, (tarihsel materyalist) anlamını geriye dönük olarak (“zamanda geri işleyerek”) kazanıp ayakları üstünde doğrulur. Nick Land K-taktiklerinin “geleceği inşa etme değil, geçmişi parçalama meselesi” olduğunu söyler (“Erime”).

9. Nick Land, “Erime”.

10. Zaten bu cevher en başta şirketin kendisi için bir bulmacadır.

11. Ted Kaczynski, Sanayi Toplumu ve Geleceği (İstanbul: Kaos Yayınları, 1996), 90-91.

12. Nick Land, “Erime”.

13. Trump’a oy verip r/acc eğilimleri güdümlediğini söylemek, “spiritüel satanizm” diye bir şeyden söz etmeye benzer bir şeydir.

14. Nick Land, “Erime”.

15. Ted Kaczynski, Sanayi Toplumu ve Geleceği (İstanbul: Kaos Yayınları, 1996), 35.

16. Kaczynski, age, 88-89, 90.

17. Öyle ki l/acc’deki “l”nin tam olarak neye –liberalliğe mi solculuğa mı (left) yoksa lümpenliğe mi– gönderme yaptığı belirsizdir.

18. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Anti-Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni 1 (Ankara: Bilim ve Sosyalizm Yayınları, 2014), 50.

19. Do, dünyadaki tezahürden (tin) tam potansiyele (maddeye) doğru bu yolculukla yüzleşmeye çalışırken, kendisine son derece anlamsız bir başlama vuruşu seçmiş olabilir. Ama elde ettiği sonuç bizi geri dönüşümle ilgili daha fazla düşünmeye itmelidir.

cinsellik, değişim değeri, ekonomi, geri besleme, hyperstition, ideoloji, ivmecilik (akselerasyonizm), kapitalizm, köktendincilik (fundamentalizm), kullanım değeri, meta, neoliberalizm, Nick Land, para, politika, politik doğruculuk, Serhat Yenisan, sermaye, sosyal medya, Ted Kaczynski, Twitter