Komedinin bizim sonluluğumuza dair (sonsuzluğun altını oyan) bir tınıya sahip olduğunu düşünmek yanıltıcı olabilir.1 Bu sonluluk “yaşadığımız hayal kırıklıklarının bir tesellisi olarak ortaya çıkar.” “Rahat bırak kendini! Hiç kimse kusursuz değildir!” Bu çok ucuz bir numara değil mi? “Kimse kusursuz değildir, o yüzden senin ne dediğinin, hatta ne yaptığının da bir önemi yok; en iyisi sen çeneni kapat ve seninle ne yapmak istiyorsak yapalım.”2
Hiçbir şeyin mükemmel olamayacağına dair bu telkinin günlük yaşamımızın merkezine oturması sürpriz değil: Her şey hatalı şekilde var olur. Biz sadece zorunlu bir düzensizliğin asalakları olarak doğanın ahengine katkıda bulunabiliriz. Canlılar âlemi bu hataların aşırı ölçüde tekrarlanmasından ibarettir. Bunu birazcık daha zorlarsak borçlandırılmış piyonlara ihtiyacı olan bir sistemin nerdeyse zorunlu olduğu söylenebilir: Sosyal dengeleri, hatta bizim ruh hâlimizi bu kozmik hiyerarşiler belirler. İnsanlar birbirine bağımlı bir ekolojinin parçasıdır, yani birbirleri üzerinde, mülkler ve diğer şeyler üzerinde şiddetli hükümleri olması kaçınılmazdır. Çoğu bencil kararımızın verili ve bilinen sebepleri vardır. Neoliberal rejimler bu sebepleri patolojik hâle getirmek ister. Böylece bir kesinlikten güç almayı sürdürür ve günlük asimetrileri zorunluluk hâline getirir.
Bizim irademizi dışarıda bırakan bu algoritmalar depresyonun, bağımlılığın, deliliğin, hatta başarısızlığın genini arayarak, aklımızı nasıl yitirmemiz gerektiğine karar vermeye çalışır. Bizi bir taraftan atomize edecek şekilde yaratıcı olmaya zorlar ve girişimci ruhumuzu destekler, diğer taraftan gerçekten harekete geçmemizi engelleyecek reçeteler uydurur. Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri, işsizlik ve işe yaramama duygusunu bir sorunsal hâline getirir. Böylece bizim yetersizliğimizi/uyumsuzluğumuzu vurgulayan bir istihdam sorununu rehabilite etmeye çalışılır. İşe gelmemek, verimliliğin azalması birer psikopatolojik sonuç olarak önümüze serilir. Ayrıca sosyal normları ihlal etmek ve yeti kaybı da depresyon belirtisi olarak yorumlanır. Bu tanıların kendi aralarında asla bir tutarlılığı bulunmaz. Neoliberal “DSM tefsirciliği” sigorta şirketlerinin hisse senetlerini dengede tutmaya çalışırken, tanı konacak düzeyde depresyonun işgücü piyasasına maliyetini de hesaplar.
Böylece bizim ruh hastalıklarımız birer yatırım aracına dönüşebilir. Haftalık terapiler, kim bilir belki de sıkıcı işimizde daha üretken olmamıza bir miktar yardım eder ve küresel ekonomi kaygı bozukluklarımız yüzünden daha fazla zarara uğramaz. Beyaz yaka bürokrasimizin doğal alanlarla pek de uyumlu olmadığına belki de bu yüzden inanıyoruz. Doğal alanlar depresyondan arınmış bölgelerdir, fakat her nasılsa bizi cansız şeylerin hiyerarşisiyle ilgili daha fazla soru sormaya iterler. Bilirsiniz, kaynaklar ve tarlalarla ilgili meseleler; bunların mutlaka iyi tasarruflarla desteklenmesi gerekmez, istikrarlı olmaları yeterlidir.
Bu istikrar saplantısı genelde ekolojik sorunlarımızın kaynağı hâline gelir ve teknolojinin belli yönlere doğru ilerlemesini sağlar.3 Oysa bu sadece paranın/kaynakların nereye harcandığıyla alakalıdır. Ekolojik sorunların tek bir sistematik nedeni bulunmaz. Biz istediğimiz kadar kendimizi suçlayalım, bunun hiçbir işe yaramadığı gittikçe daha açık hâle geliyor. Çevre dostu sürdürülebilir bir yaşam fikrinin geç kapitalizm açısından stratejik bir rolü var. Artık bazı şeylerin kötü gittiğine inandığımız için doğa tarafından cezalandırıldığımızı düşünmüyoruz. İklim krizi çevreyi koruyabildiğimize dair bir ayartıya kapılmamızı sağlıyor:
Bu gezegende nasıl davrandığımızdan bağımsız olarak, bugün burada olan 25 tür yarın yok olacak. Zarif bir şekilde gitmelerine izin verin. Doğayı rahat bırakın. Onunla yeterince uğraşmadık mı? Kendimizi çok önemsiyoruz, çok önemliyiz. Şimdi herkes bir şeyleri kurtarmaya çalışıyor: “Ağaçları kurtarın! Arıları kurtarın! Balinaları kurtarın! Şu salyangozları kurtarın!” Ve hepsinden daha büyük bir kibir: “Gezegeni kurtarın.” Ne? Bu lanet olası insanlar benimle dalga mı geçiyor? “Gezegeni kurtarın.” Henüz kendimize nasıl bakacağımızı bile bilmiyoruz. Birbirimizi nasıl idare edeceğimizi öğrenemedik ve lanet olası gezegeni mi kurtaracağız? […] Bu boktan bıktım. […] Bu kendini beğenmiş çevrecilerden, bu ülkede yanlış olan tek şeyin yeterince bisiklet yolunun olmaması olduğunu düşünen bu beyaz, burjuva liberallerden bıktım. Hepsi Volvo’ları için dünyayı kurtarmaya çalışan insanlar. Gezegende yanlış bir şey yok. Gezegen iyi. İnsanlar sıçmış [fucked] durumda. İnsanlarla karşılaştırıldığında, gezegen harika gidiyor. […] Gezegen bizden çok daha kötü şeyler yaşadı. […] Ve biz bazı plastik poşetlerin ve bazı alüminyum kutuların bir fark yaratacağını mı düşünüyoruz? Gezegen hiçbir yere gitmiyor. Biz gidiyoruz!4
Başka şekilde söylersek, gezegene bir şey olduğu yoktur, biz sadece onun kapsadığı ayrıcalıklarımızın yeni farkına varmaya başlarız ve kılık değiştirmiş bir ekolojik düşmanla, hatta kendi ekolojimizle mücadele etmeye çalışırız. Burada bazı plastik poşetler ve bazı alüminyum kutuların evrene kıyasla uyduruk etkilerini reddetmek yeterli değildir, doğrudan çarpık “doğa” fikrinin de geçersiz hâle gelmesi gerekir. Yaşananların abes olduğunu düşünmek, sorunlarımızı anlamsızlaştırmanın yollarından biri olabilir, fakat bu tip metaforlar daha sağduyulu sorular sormamızı engeller.
Bazı şeylerin hayatımızı mahvediyor olmasındansa akıl sağlığımızı koruduğunu düşünmek daha kolaydır. Bunlar bizim daha iyi teşvik edilmemizi sağlar. Depresyonu çalışma alanının bir sonucu olarak değil doğal bir süreç gibi ele almak, bizi çalışma alanının karşısına sorumluluk sahibi bir fail olarak diker. Aynı şey iklim krizi için de geçerlidir. Bir şeylerin gidişatından sorumlu olduğumuzu düşünmek bizi bağımsız kararlar alabildiğimize inandırır. George Carlin bu sorumluluğu daha en baştan reddeder ve eylemlerimizin sonuçlarını doğru şekilde çözümleyemediğimizi söyler. Bildik ekolojik tepkilerimizin absürt dayanaklarının olması kaçınılmazdır:
Size nesli tükenmekte olan türlerden bahsedeyim, olur mu? Nesli tükenmekte olan türleri kurtarmak, insanların doğayı kontrol etmeye yönelik küstahça girişimlerinden yalnızca biri, kibirli bir müdahaledir. Başımızı belaya sokan şey buydu. Bunu kimse anlamıyor mu? Doğaya müdahale!5
Peki, doğaya müdahale etmek neden başımızı belaya sokar? Yapay seçilimler yaratabildiğimiz fikri fazlasıyla kibirlidir.6 Türlerin yığınlar hâlinde yok olmasından sorumlu bir fail yoktur. İyi doğanın bütün planlarını alt üst eden kötü yapay müdahalelerimiz prekapitalist bir yanılsamadır. Sonsuz ve kavranamaz bir yapı olarak doğaya yapay müdahalelerde bulunamayız. Çünkü doğallık en başından beri kayıptır, nerede olduğu ya da ne olduğu belli değildir.
***
Alenka Zupančič’e göre komedi, çelişkilerin (antagonizmanın) bu iki yüzeyini möbius şeridine benzer şekilde birleştirir. Temelde iki yüzey arasındaki imkânsızlık, iki yüzeyin imkânsız (ya da kayıp) bağlantısıdır:
Topolojik Möbius şeridi modelinin değeri, yapısal ya da kurucu bağlantının, tam da kayıp bağlantı ya da eksiklik olarak görebileceğimiz bir şey olmasından ileri gelir. […] Möbius şeridi bize aynı yüzeyin hiçbir kesinti, eksiklik ya da sıçrama olmaksızın pürüzsüz bir şekilde devamından başka bir şey sunmaz. […] Başka bir deyişle, Möbius şeridinin bütün faydası, çok özel türden bir kayıp bağlantıyı/halkayı düşünmemize yardımcı olmasıdır. Bu bir zincirdeki kayıp bağlantı değildir: Mevcut öğelerin birbirine bağlanmasını, bir zincir, pürüzsüz bir (nedensel) silsile oluşturmasını teşvik eden bir tarzda kayıp olan bir bağlantıdır.7
Carlin’in doğa tarifinde, ilk hareket bütüncül bir birliği onaylar. Burada, “bütün eylemlerimizin korkunç getirileriyle yüzleşmek” ve “evrendeki önemsizliğimiz” arasında gidip gelen bir tutarsızlık ortaya çıkar. Bu bütüncül doğa modeli aslında birbirini dışlayan popülist seferberlik mantığını yeniden üretir:
Plastik bozunamaz, yani gezegen plastiği yeni bir paradigmaya dahil edecek: Dünya artı plastik. Dünya, plastiğe karşı önyargımızı paylaşmıyor. Plastik bu dünyadan çıktı! Dünya muhtemelen plastiği çocuklarından biri olarak görüyor. Bu dünyanın bizim doğmamıza izin vermesinin tek nedeni olabilir: Kendisi için plastik istedi, nasıl yapılacağını bilmiyordu ve bize ihtiyacı vardı. Asırlık felsefi sorumuzun cevabı bu olabilir: “Neden buradayız?” Plastik! Göt laleleri!8
Zupančič’e göre, komik olan imha edilemez. Bu anlamıyla plastik de aslında komiktir. Artık karşımızda bizim endüstriyel fiyaskolarımızdan daha anlamlı bir şey vardır. Carlin, insanı kaynaklarla kurulan araçsal bir ilişkiye indirgeyerek, Maocu fikri (iki karşıt öğenin bir “olay ufku” olarak birbirine bağlanışını) tekrar eder (Çin’de yaşanan toplu ölümler kozmik olarak anlamsızdır; insanlar daha büyük evrensel bir planın parçası olmuştur). Ve böylece kendisini ekosistemin sözde bir uğrağı hâline getirir. Dünya kendisini plastik üretilen bir bölge olarak değil, insan kendisini daha çelişkili bir “planın” parçası olarak ifşa eder.
Fakat Carlin’in bu tanımı (Zupančič’in komedi tanımından yola çıkarsak) soyut ve somut evrensel arasında bir yer değiştirmeye neden olmaz. Başka türlü söylersek, insani kusurların devamlı devreye girmesi “somut evrensel harekete dışsal kalır.”9 Bu da bizi soyut bir somut evrensel fikrine (somut evrensel hareketin soyutlanmasına) yaklaştırır. Kısacası, insanın içinden şunu sormak geliyor: “Hangi plan bu hakikaten George? Senin daha fazla plastik üretebilmek için uydurduğun bir plan olmasın sakın?” Buradaki asıl sorun ise şu (Zupančič’in ağzından söylersek): “İmkânsızın paradoksal olarak yasaklanması değildir [sorun], daha çok mümkünün, zaten var olanın paradoksal olarak emredilmesidir.”10 Eylemlerimizin yıkıcı tarafıyla böyle bir muhakeme kurmanın bizim açımızdan pek bir anlamı bulunmaz. Carlin evrensel olanı insan sonluluğunun karşına dikerek, ikisini aynı düzleme yerleştirmekten kaçınır.
Möbius şeridinde gerçekten taraf değiştirmeyiz, fakat iki farklı yüzey (ve iki yüzey arasındaki bağlantı eksikliğini) deneyimleriz; yani kaybolmuş bağlantıyı değil (tıpkı doğa gibi) sorunsuz nedenselliği deneyimleriz. Bu kesintisiz nedensellik, kaybolan aracının kendisinden başka bir şey değildir. “Bağlantıdan yoksun, birbirini dışlayan iki farklı gerçeklik”, bu sahte bağlantının kayıp olması yüzünden komiktir. (Zupančič’in komedi tanımı aşağı yukarı böyledir.) Yani söz konusu olan, bir yüzeyin diğer yüzeyi imha etmesi değildir. İki yüzeyin aynı anda sahnelenmesi, “birlikte ifade bulması” gerekir.
Küçük şeyler için endişelenmiyorum. Arılar, ağaçlar, balinalar, salyangozlar… Sanırım asla anlayamayacağımız daha büyük bir bilgeliğin parçasıyız, daha yüksek bir düzenin. Dilediğiniz gibi açıklayabilirsiniz bunu. Ben buna ne diyorum biliyor musunuz? Büyük Elektron… Büyük Elektron! (Elektronik uğultuyu taklit eder.) O cezalandırmaz, ödüllendirmez ve bizi yargılamaz. O sadece vardır ve dolayısıyla bizler de varız. Bir süreliğine…11
İyi de dünya için plastik üretebilirken neden elektron için cezalandırıp ödüllendiremiyoruz? Carlin burada etik bir fail hâline gelmeyi tekrar tekrar reddeder ve bütün suçu “elektrona” yükler. Doğa entitesinin sorunlu olduğunu kabul ederken, yerine elektronu koyarak bu sapkın bakışı tersten onaylar: Bizim doğayla ilişkimiz, onu koruduğumuzu düşünürken bile tek yönlüdür. “Doğanın” kendisini nasıl yeniden üreteceğini belirlediğimizi düşünürüz, onu savunduğumuzu düşünürken bile kendi varoluşumuzu garantilemek isteriz. Bu yüzden Carlin “dünyayı yanarken izlemek” ister:
Gittiğim her yerde bu soruyu soruyorum. Gittiğim her yerde, “Su nasıl?” diyorum. Henüz olumlu bir cevap alamadım… Bir tane bile… İzleyicilerden hiçbiri bana şunu söyleyemedi: “Evet, güzel yerel suyumuzun tadını çıkarın! Saftır ve lezzetlidir!” Elbette artık kimsenin böyle şeylerden bahsetmediğinin farkındayım, fakat kimse yerel su kaynağına da gerçekten güvenmiyor. Hiç kimse! Ve bu beni avutuyor, bu hoşuma gidiyor, biraz sapkın olduğumu kabul ediyorum. Artık kimsenin suya gerçekten güvenememesi beni eğlendiriyor. En sevdiğim kısmı da şu: Bu sistemin çökmeye başladığı anlamına geliyor; yani her şey yavaş yavaş bozuluyor. Kaostan ve düzensizlikten hoşlanıyorum. Sadece profesyonel kariyerimde bana yardım ettikleri için değil, bu aynı zamanda benim hobim. Görüyorsunuz, ben bir entropi hayranıyım. Lise fen bilimlerinde entropiyi ilk duyduğumda, hemen ilgimi çekti. Doğada bütün sistemlerin bozulduğunu söylediklerinde, “Ne güzel şey! Ne iyi bir şey! Belki ben de bu alanda küçük bir katkı sağlayabilirim!” dedim. Ve tabii ki sadece doğada değil, bu ülkedeki tüm sosyal yapıda da… Her şey çökmeye başlıyor; kenarlarından ve dikişlerden açılmaya başlıyor ve bunda hoşuma giden bir şey var; çünkü televizyon haberlerini daha ilginç hale getiriyor.12
İşin püf noktası şudur: Carlin dünyayı yanarken izleyebileceği bir konumdan konuşur. Bu politik konum, en başından beri gerileyen kapitalist güçlerin çıkarlarına bağlıdır. Bu yüzden birkaç adım daha atıp işi tamamen içinden çıkılmaz hâle getirmek istemez. Dünya onun rahatını bozmadığı sürece yanabilir ve bunda hayli dürüst bir taraf vardır: Kendi pisliğimizin içinde, aptal kararlar vermeyi sürdürerek hak etiğimiz cezayı çekiyor değilizdir. Tam tersine, onun konumu doğrudan ayrıcalıklıdır; bizi izler, inceler ve bazı notlar alır.
Carlin aslında her şeyin kendi amacına yönelik oluşuna ve er ya da geç amacıyla örtüşeceğine gönderme yapan pagan bilgeliği tekrarlayıp durur. Bir yandan hep beraber yanışımızı izlemekte etik olmayan bir şey yoktur (“her şey yolunda, bunu hak ettik”); fakat diğer yandan “haberler” sadece Carlin gibiler için eğlencelidir. “Arılar, ağaçlar, balinalar, salyangozlar…” yanan dünyanın kendisidir.
Carlin’in söyledikleri, onu “kusurlarıyla değil statüsüyle özdeşleştirebileceğimiz” bir yerde durur. Bu, önümüzdeki boklu sandviçin domatesini çıkarmaya benzer. Carlin kapitalist doğa tasvirinin iğrençliğiyle yüzleşmek yerine ona bir hayat öpücüğü kondurur. Hatta bu tasvire merkezi bir katkı sağlar ve kapitalizmin dibindeki deliği yamamaya çalışır.
***
Zupančič’e göre, komedinin hayatın maddi koşullarıyla uzlaşmamıza yardımcı olduğunu düşünmek ideolojik olarak hastalıklıdır; çünkü buradaki hareket sadece maddi değildir, iki yönlüdür.13 Başka şekilde söylersek, tikel evrensel karşıtlığına dayanan ironiye karşı, iç mesafenin öne sürülmesi14 gerekir. “Komedi sözlerde […] algılarda olduğundan daha fazla hakikat olduğunu bilmekle kalmaz, son tahlilde asıl komik olanın bu olduğunu da bilir.”15
Kısacası soyut evrensel (Carlinci “Büyük Elektron”), insanın çevre karşısındaki statüsünü olduğu gibi korur. Zaafları birer aksesuardan başka bir şey değildir. Oysa insanlığın kendisinin bir aksesuar olması gerekir. İnsanlığa dışsal bir komedi, onun statüsünü sarsmaya çalışırken aslında onu daha cazip hâle getirir. Oysa gerçek komedi insanlığın kendisini kusurlu hâle getirmelidir.
Doug Stanhope, antinatalist bir sapağa girerek bizi birkaç adım daha atmaya zorlar, böylece ekolojik kaygılarımızın iki yüzü aynı anda görünür hale gelir: Üreme hakkına sahip olmak… Burada ahlaki bir krizden çok, varoluşsal bir kriz ortaya çıkar: Altılı paketin plastiğini kesmek ekolojik sorunlarla savaşmanın ve konservatif insanları aşağılamanın yollarından biridir. Böylece bütün bu pislik denize döküldüğünde yunuslara zarar vermemiş olursunuz, dişinizi fırçalarken suyu kapatmak da kolaydır, ama kimse sizi ürememeniniz konusunda telkin etmez:
Yarattığınız arz fazlası insanlık bütün bunların arkasındaki gerçek sebeptir. […] Oregon State’in yeni bir çalışması, bir kadının (!) optimum seviyede geri dönüşüm yapsa da sadece iki çocuk doğurarak karbon ayak izini kırk katına çıkarabildiğini ortaya koydu. Bir daha içerisinde bebek koltuğu olan hibrit bir araba (Prius) gördüğünüzde, arabanın camını Dövüş Kulübü usulü kırın, bebek koltuğunu çalıp yerine bir prezervatif bırakın ve bir mesaj verebiliyor musunuz ona bakın; çünkü bunlar, sorunun kendisi oldukları hâlde kendilerini çözümün bir parçasıymış gibi göstermeye çalışan, ciğeri beş para etmez sahte sofulardır [sanctimonious douchebags]. Birleşmiş uterus’larınız çevreye bin Dow Kimya Şirketi kazasından daha fazla yıkım getirmekte. Bebek sahibi olmadan, her gün evden işe-işten eve bir Hummer filosuyla gidip, kıçınızı camdan çıkarıp atmosfere strafor ambalajlı yerfıstığı osurup, yine de çevreye aptal bir bebeğin verdiğinin küçük bir kısmı kadar zarar verebilirsiniz. Eğer doğa anaya yardımcı olmak istiyorsanız sodomiyi deneyin. Sodomi çevre dostudur ve kürtaj yeşildir16 [...].17
Sermaye, kâr oranındaki düşüşlere nüfusu büyütmeye yönelik saldırgan politikalarla şuursuzca karşılık vermeye çalışabilir,18 ama sorun yalnızca karbon salınımının nüfus dağılımına göre artışı değildir. İnsanların çoğalmasına karşı çıkan bu arınma fantezisi, belirli cinsiyet rollerinin daha fazla çevre dostu alışveriş yapma eğilimi olduğuna inanır ve enerji kullanımının kişi başına düşen milli gelirle doğru orantılı olduğunu görmezden gelir. Stanhope, küresel servetin %80’lik (muhtemelen daha fazla) bölümüne sahip %1’in karbon salınımının (dolaylı-dolaysız) önemli bir bölümünden sorumluğu olduğunu fazla kafaya takmaz. Ve bu gayet anlaşılabilir bir şeydir. Böyle düşünmek bizi rahatsız etmekten çok rahatlatır. Aynı sebeple küresel ekonomik krizlere cezalandırıcı anlamlar yüklemekten kaçınırız. Tüketim alışkanlıklarımızın yalnızca çevresel etkileri olduğunu düşünürüz. Bu yüzden:
Herkesin geri dönüşüm yapması gerekir; siyasal görüşü ne olursa olsun, hiç kimse bu buyruğa direnmemelidir. Geri dönüştürmemiz talebi, tastamam bir pre- veya post-ideolojik zorunluluktur; başka bir deyişle ideolojinin her daim işini gördüğü uzama konumlanır. “Geri dönüşüm yapacağı varsayılan özne, geri dönüşümü varsaymayan yapıyı varsayar: Geri dönüşümü herkesin sorumluluğuna dönüştürerek, kendisi görünmezliğe gerileyen yapı, kendi sorumluluğunu tüketicilere ihale eder.”19 Fakat ekolojik soykırımdan sorumlu bir fail bulmamız imkânsızdır: Eko-felaketin nedeni gayri şahsi bir yapıdır. Gereken özne –kolektif bir özne– mevcut değildir, gene de, şimdi karşı karşıya olduğumuz tüm diğer küresel krizler gibi, bu kriz de onun bina edilmesini talep eder.20
Artık bütün sorumluluk biz tüketicilerin omzundadır. Tüketim alışkanlıklarımızı düzenleyerek, şirketlerin hatalarını denetleyebildiğimizi bir düşünsenize. Ya da şirketlerin bütün suistimallerinden tüketim alışkanlıklarımızın sorumlu olduğunu hayal edin. Geri dönüşüm yapmak, belki de kendimizi sürdürülebilir bir şeyin parçası olarak görebilmemizin tek yoludur.
Çünkü ekonomik yıkıntıya müdahale edemeyiz; para piyasası bir tür düzensizliğin zorunlu şekilde hayata geçmesinden ibarettir. Yoksulluğumuzdan sorumlu bir fail aramak anlamsızdır. Elimizden bankaları ve politikacıları suçlamaktan başka bir şey gelmez. Zengin olmanın ırkımızla, cinsiyetimizle, dehamızla ya da deliliğimizle hiçbir bağlantısı yoktur. Kısacası sistem bize para yağdırmak için hazırda beklemesine rağmen, biz kendimizi doğru şekilde pazarlayamadığımız için aptal projelerimiz kabul görmez. Bu bizi bir yatırım aracına ve aynı zamanda girişimciye dönüştürmenin uyanıkça yolarından birdir. Fakat birçoğumuz girişimci falan olmadığımız gibi, ödünç aldığımız paraları nereye harcamamız gerektiğine dair temel bir fikre bile sahip değiliz.
Kaygı bozukluklarımızı tetikleyen bu acil sorunların hepsi gerçektir ve öyle ya da böyle bizim davranışlarımızın düzeltilmesini talep ederler. Politik alanda kaybedilen bu özgürlüklerin hepsi farklı tüketim mizansenlerine dönüşür; yani amacına uygun olmayı reddederek etik ve yeşil tüketim sorumluluklarına sahip olsak bile, çevreyle ya da şeylerle ilişkimizi yeniden icat edecek politik bir alan yoktur: Günümüzde demokratik hareketlerin radikal şekilde birbirini eleştiri bombardımanına tutması, iptallemesi vesaire sağ popülizmle ya da kapitalizmin otoriter varyantlarıyla, hatta iklim kriziyle mücadele etmenin tek yoludur. Alın size antifaşist fraksiyonun yükselişi: Sol hareketlerin içinde bulunduğu karmaşa aslında bir olay ufkunun hazırlığıdır. Bir gün her şeyin hesabını soracağımız demokratik mücadelemizin yükselişine tanıklık ediyoruz.
Sadece emek değil, onun yeniden üretimi de değer üreten bir alandır ve şirketler bize verdiği parayı öğle tatilinde geri almaya çalışırken, kendimizi bir şekilde özel hissetmemiz gerekir. Tüketim alışkanlıklarımızı düzenlemek, geri dönüşüm yapmak, sürdürülebilir tarımı destekleyecek şekilde beslenmek, mücadele ettiğimiz şeyin iktidarını ayakta tutan son eylemlere dönüşür; bu şeyin fraksiyonlarına dönüşmemizi sağlar. Böylece hesap günümüz sonsuza kadar ileri bir tarih ertelenebilir. Kaldı ki kapitalizmin postliberal varyantları ve bu özgürlükler arasında ayrılmaz bir birliktelik bulunmaz. Sermayenin alanı üretim alanının ötesine uzanacak şekilde genişleyebildiği sürece liberal bir eklentiye bile ihtiyaç duymaz. Artık üretim ve tüketim tamamen birbirine girer. Ve işin en kötü tarafı, düzen gerçekten olumsaldır.
Maddi koşullar politik açıdan gerçekten muğlaktır. İçinde yaşadığımız çevre, düzen, tarih tamamen alternatif bir çevre, düzen ve tarihin gerçekleşmesidir. Geçmiş devamlı yeniden yorumlanmaya açıktır. Olayların gerçekleşmiş olmaları dışında bizim açımızdan illa bir zorunlulukları bulunmaz.
1. “Kusurlu bir sonluluk” insanın bir kusur olarak sonlu olması değildir; insanın “sonluluğu” kusurludur, “delinmiştir.” Kısacası, “sonsuz olmadığımız gibi, sonlu bile değiliz”dir. Alenka Zupančič, Komedi: Sonsuzun Fiziği, çev. Tuncay Birkan (İstanbul: Metis Yayınları, 2011), s. 53 ve 56.
2. Age, s. 51.
3. Mesela engellilerin çıkarlarına işleyen teknolojileri doğrudan geliştirmeyiz. Bunlar refah devletinin bir yan ürünü gibidirler. Sorun elbette teknolojinin sermayenin çıkarlarına göre ilerlemesinden kaynaklanır ve bu çıkarlar bizim ne şartlarda yaşadığımızı zaten önemsemez.
4. George Carlin: Jammin’ in New York.
5. Aynı yerde.
6. Bu fikri Ayhan’a borçluyum.
7. Zupančič, age, s. 58-9.
8. George Carlin: Jammin’ in New York.
9. Zupančič, age, s. 35.
10. Age, s. 54.
11. George Carlin: Jammin’ in New York.
12. Aynı yerde.
13. Zupančič, age, s. 49.
14. Age, s. 62.
15. Age, s. 82.
16. Carlos A. Rivera, “Sodomy is Eco-friendly, and Abortion is Green”, çev. Arda Süsoy, Political Psychology, 2013.
17. Bu bize aşı karşıtlığının devrimci potansiyelini bile sorgulatabilir.
18. Michael Hardt ve Antonio Negri, Meclis, çev. Akın Emre Pilgir (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019), s. 164.
19. Campbell Jones, “The Subject Supposed to Recycle”, Philosophy Today, 2010. Alıntılanan yer: Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik: Başka Alternatif Yok mu?, çev. Gül Çağalı Güven (İstanbul: Habitus Kitap, 2010), s. 75.
20. Fisher, age, s. 75.
