Beklenmedik Hakikat

Zumthor’a geleceğim, ama İbrahim Kuni’nin, Libyalı o sessiz edebiyatçının Anubis’te çölü labirent saymasına değinmeden başlamam sanırım ki mümkün olmayacak bu metne. Orada haritanın ufka dek başkalaşmamasının, hafızadan muaf bir bölge yarattığını ima ediyor bana kalırsa; güvenlik tahtı amigdalanın, gnostiklerin Üçüncü Göz saydığı epifizin bir Knossos çeşitlemesi kurduğunu. Geçmiş zamanı, belki de bu nedenle anlatı ormanlarının hatırı sayılır bir kısmını geçersiz kıldıklarını.

İşe yaramaz pusulalar, fırdöndü aynalar çıkışın yokluğunu dil kuruyana, gözler körleşene dek unutturabilir gerçi; Borges’ten, Antonioni’den, nicesinden biliyoruz. O geniş kümeden bu kez Gerald Murnane’in The Plains’ini [Düzlükler]* seçeceğim; zira, kimi kandırıyorum ki, işe ne kadar diğerkâm bir çerçeveden koyulursam koyulayım adım adım kendime çekilmek, üzerimi örtmek için açıyorum her defteri.

Murnane’in o 1982 tarihli romanındaki anlatıcı, yirmi yıl önce, bir film çekmek için Avustralya düzlüklerine geldiğini söyleyerek başlar anlatmaya. Görülebilir dünyanın arkasına gizlenmiş bir anlamın ipuçlarını bulmak için dikkat kesildiğini. Vardığı kasabadakilerin şivesi, kıyafetleri bildiği dünyadan uzaklaşabileceği kadar uzaklaştığının göstergesidir güya; ne var ki nerede başlayıp nerede bittiği üzerine fikir birliği hiç oluşmamış bir bölgede tanıdık, yabansı gibi sıfatların anlamı belirsizleşmiştir. Düzlüklerde yaşayan herkes kendini bölgenin tek yerlisi olarak görür, o topraklar hakkındaki düşüncesinin biricik olduğuna inanır. Başkalarının o yorumları anlamış gibi davranmasından rahatsız olurlar hatta. Dışarıdan bakan birinin orada, ta ufka dek, hiçbir şeyin meydana gelmediğini düşüneceğinin farkındadırlar; ne var ki olay silsilesinden mahrum öykülere uzun süre maruz kalanın pekâlâ büyülenebileceğini, o kıpırtısızlığın değme halüsinojene taş çıkartabileceğini anlamışlardır, kendi arazilerine baka baka. Evlerinden uzaklaşmaya da bu yüzden yanaşmazlar zaten, alıştıkları manzarayı başka bir yerden görecek olsalar, bildiklerini tanıyamamaktan korkarlar.

Ama, sahi, Zumthor diyecektim: İsviçreli mimarın Mimariyi Düşünmek’e aldığı metinlerin birinde, henüz ortaya çıkmamış bir yapıyı ne zaman gözünde canlandırmayı denese, zihninde çocukluğundan kalma görüntüler belirdiğini söylemesi sadece kayıp zamanların sızısını işaret etmiyor. Mimari’yi Hafıza’nın alt anlatısı olarak kurma eğilimi bu. Çocukluğunda kavradığı bir tokmak, gördüğü bir duvar, bir pencere dur durak bilmeden, sil baştan keşfettiği hammadde, taslak, kontur haznesi onun. Henüz ortaya çıkmamış bir projeyi daha önce gördüğüne emindir sanki Zumthor, neredeyse bir déjà vu huzursuzluğuyla anılarının altını üstüne getirerek onu hatırlamaya çalışır. Hiçliğin tezahürüne adamıştır kendini.

John Zurier, “Glacier” (2021), kaynak: Peter Blum Gallery ve “Untitled (Turn)” (2015), kaynak: Galerie Nordenhake

Eylemenin ataleti diyenler de çıkacaktır buna; yola çıkış noktaları ayan beyan ortadayken, Amerikalı ressam John Zurier’ın yapıtını özgünleştiren de, bana kalırsa, bu. Zumthor kendisiyle barışık yapıların niyetinin iletişim kurmak değil, algılarımız için bir hava boşluğu yaratmak olduğunu söyleyedursun; Zurier iddia ile itiraf arasındaki o boşluğun kıyısında, bir tabloda ulaşılması en zor hedefin, mutlak surette hiçbir şey çizilmemiş, boyanmamış bir uzam yaratmak olduğunu ifade ediyor. Onun rüzgâr yerine koyduğum soluk renklerinde, fırçasının altından serap diye beliren tuvalinin dokusunda, Aksiyon Resmi’nin kıpırtısızlığa, Rothko’nun renk alanlarının üreticinin çekip gitmiş varlığına dönüştüğünü görüyorum. Geçmişi yok, Zurier’ın tablolarının. Gelecekleri bu cümleden ibaret.

İşte bu yüzden, Zumthor’un Therme Vals’ı tasarlarken yola koyulduğu varsayımı akla yatkın buluyorum. İsviçre’nin Vals kasabasında hizmet veren 7132 Hotel’in arazisindeki o suskun ılıcanın, inşa edilmek ne kelime, henüz tek bir çizgisi olsun çizilmeden önce, dağın yamacında bulunduğu düşüncesiyle harekete geçmiş İsviçreli mimar. Gerçekten de yamaca gömülmüş bir yapıdır Therme Vals. Dışarıya açılan, içeriye davet eden bir kapısı da yoktur üstelik, geniş pencereleri ağza bir parmak bal çalar, susar. Ziyaretçiler sadece otelin zemin katında, dağın altını kat eden bir koridordan ulaşabilir oraya. Ilıcanın, yeraltı sularını saklayan yamacın bir parçası olduğu fikri kullanılan malzemeyle de bütünlenir. Zumthor bölgeye özgü kuvarsiti yeğlemiştir.

Peter Zumthor, The Therme Vals, 1996, fotoğraf: Andrea Ceriani, kaynak: ArchDaily
The Therme Vals, kaynak: 7132

Murnane’in karakterlerinin Zumthor’a nazire yaptığını kurmak zor değil. Düzlüklerin merkezinin uzağına, olası ufukların kıyısına inşa edilmiş evleri, bir parmak ötedeki boşlukla baş edebilsinler diye, alabildiğine alacalı döşemeye özen göstermiştir ev sahipleri. Görmeyi bilenler, o büyük evlerdeki eşyanın insanların tarihçesinin sadece gerçekleşmiş hâlini değil, vücut bulmasına ramak kalmışken vazgeçilmiş olasılıkları da sakladığını anlayabilir gerçi. Böyleyken, yerlilerin şu film tasarısını densizce bulmaları kaçınılmazdır: Bu yabancı nasıl olmuştur da pek azının görebileceğini gösterebileceğini düşünmüştür kim bilir… Beriki çareyi en yakın kasabanın seksen mil uzağında, tek başına yükselen bir malikâneye, malikânenin kütüphanesine kapanmakta bulur. Orada on yıl geçirecektir.

Dünyanın başka yerlerinde roman diye okunacak kitapların ahlak felsefesinin bir dalı sayıldığı bir kitaplıktır burası. Anlatıcı günlerden bir gün, yine raflar arasında yolunu bulmaya çalışırken, bildiğimiz anlamıyla kâşif olmayan bir adamın hikâyesine rastlar. Düzlüklerde keşfedilecek yer kalmadığını görünce, gözüne arazisinin bir yerini kestirdiğini okur onun; yıllar boyunca, dur durak bilmeden o ufakça toprak parçasının ayrıntılı haritalarını çizdiğini. O kurgusal karakter, çizdikçe, ilk bakışta kimsenin gözüne çarpmayacak sayısız ayrıntı tespit eder. Notlarını tamamladıktan sonra arazisine başkalarını çağırır, haritasını çıkardığı bölgeyi gösterir, onlardan izlenimlerini kâğıda dökmelerini ister. Sonra kendi notlarıyla karşılaştırır o satırları. Bulduğu farklılıkları benliğinin mutlak tezahürü sayar.

Hâlihazırda oradadır adam. Belirmek için yabancı elleri bekliyordur sadece.

Kıtı kıtına noktalara, sonra büyük harflere vardıkça görüyorum: Roman, şiir, desen, nicesi: Defterlerimin içeriği yıllardır değişmedi. Somut eşelemeler, satırlar ilerledikçe yerini soyut itiraflara bırakıyor.

Her mimari çizimin, biraz da, var olmayan bir yapının neye benzeyeceğine duyulan bir merak olduğuna değinir Zumthor. Parmakların arasındaki kalemin, yapının yokluğunu çizdiğini. Onun ortaya çıkardıkça hatırladığı, yokluktur.

Therme Vals’ın büklüm büklüm bölmelerinin, kendine nabız diye seyrek mi seyrek ışığı, gölgeleri seçmiş taş bir gövdenin iç organları olduğunu hayal ediyorum. Kendi bedeninin falına bakmak isteyenleri bekliyorlar orada; pek çoğumuz için ulaşılmaz olan bir lüksün ortasında, kendine çekilmenin olağan yollarına tepkisizleşmiş zihinlere beklenmedik sükûnetler sunuyorlar. Ziyaretçilerin orada keşfettiklerine şiirsel ifadeler seçmeyeceğim, hayır; Zumthor’un, şiiri Beklenmedik Hakikat saydığını belirtmekle yetineceğim.

İsviçreliyi bilemem, ama sükûnetin güçten düştüğü kaygısı belirdiğinde, kelimeleri ölçüp biçmenin dahi zihni yorduğu konusunda Zurier benimle hemfikir. Sıra içindekini görünür kılmaya geldiğinde, anadilinin İngilizce değil, resim olduğunu fark edebildiği, kabullenebildiği için şanslı. Keşfin böylesi ürkütücü olsa gerek, zira ne Kelam’a yer var orada ne de Kelam’ın işini omuzlayacak jestlere. Zurier neyse ki lütuf saymış sessizliği, adlandırılamayanlara yaklaştıkça özgürleştiğini hissetmiş. Sanırım bu nedenle, tonu dilinin ucuna kadar gelmiş maviyi, kırmızıyı, pembeyi hükümsüz kılmaya çalışıyor. Gözünün bir yerden ısırdığı çıkışı değil, arayışı ödül saymaya bakıyor.

Kalemin ucuna gelenin ne olduğunu bilmeden işe koyulmak, yokluğun kendine beslediği tahammülsüzlüğün masalı da olabilir ama.

Murnane’in anlatıcısı, bir keresinde, Düzlükler’de yaşayanlara olay örgüsünden yoksun bir hikâye anlattığını yazar. Dünyanın başka yerlerindekilerin, o anlattıklarını anlamsız bulacağının farkındadır üstelik. Ne var ki Düzlükler’in insanları hemencecik anlar, hiçbir şeyin gerçekleşmediği o anlatıda neler olup bittiğini.

Onun içe bakış yöntemini kendime örnek alıyorum yine: Kamerayı kendime çevirecek, gözümü merceğin ters ucuna dayayacağım. Karşı yakadaki karanlığı görülebilecek yegâne dünya sayacağım, bir defteri daha kapamak, yola bir kez daha sil baştan koyulabilmek için.

Mental Places: a conversation with Gerald Murnane, Giramondo Publishing, 40:39

* Gerald Murnane, Düzlükler, çev. Roza Hakmen (İstanbul: Harfa, 2022).

Emre Ağanoğlu, Gerald Murnane, John Zurier, Peter Zumthor