Siyah Beyaz Düşler
Göreceksin
I’ll tell you all my secrets but I lie about my past.
—Tom Waits
Epigraf “Tango Till They’re Sore”dan elbette, Tom Waits’in Rain Dogs’unun, 1985 tarihli o pejmürdeler resmigeçidinin sarhoş cenaze marşından. Bu satırları aydınlatacak bir işaret fişeği sadece; boş sayfaya saldığı ışık dileyene avını, dileyene kılavuzunu gösterecektir ama, karanlığın hem sırdaşı olmuş, hem de kuyusunu kazmış gibi.
Sırdaşı olmak, kuyusunu kazmak: Yıkıcı kutuplar bunlar. Siyah ve beyaz kadar zıt anlamlı olmasalar da, yol göstericiliğin ölümde çözülebileceği öngörüsüyle dolduruyorlar zihni, onu kendinden korumak hatırına. Kendine katlanamayan, iç huzurun, adaletin ortasındayken, onlardan ilelebet mahrum kalacağını kabullenecekse her ikiliğe ihtiyaç duyar çünkü; siyahın, beyazın dokusuna bir de o bıçak sırtı işkenceden bakması gerekir.
Gizemlerin en alımlısını neden heba etmeli ama? Kendimizle yüz yüze gelmezsek, kusursuz olduğumuz ihtimali baki kalır; hayatımızı ilk çığlığımızla başlayan bir kötü zamanlamalar dizisi saymak kolay ya, dönüp baktıkça geçmişin her gün biraz daha silinen akrebi, yelkovanı tek başınayken cazip görünen sayısız güzelliğe dönüşür. İyinin, kötünün sözlük anlamları bugüne değil, kendi çekirdeğine doğru infilak eder, sanrılardan olma düşlerden, kişisel cehennemlerden, dile getiremediğimize göre düpedüz bildiğimiz yanıtlardan bir evren doğar.
Herkes gibi benim de oradan kurtulabileceğimi düşündüğüm olmuştur, ne var ki her denemede kendimi sadece başka bir iç mekânda bulduğumu bilmez değilim. Ben de herkes gibi rastlantılar istifinde boğulayazdım, zamanla çıkışın olmadığına inandım: Gözüme örüntü diye çarpanın, bir keresinde inşasına başlandı diye, genişlemesine ses edilmemiş bir yapı olduğunu anladım. Sanrılardan olma düşlere, kişisel cehennemlere gelmem boşuna değil, dolayısıyla; onların zihnin mimari meşgaleleri olduğunu Thomas de Quincey’nin Piranesi’ye, Carceri d’invenzione’ye değindiği satırları okumadan çok önce biliyordum. Çocukluğumdan beri peşimi bırakmamış, zaman zaman hâlâ gördüğüm, güzeller güzeli bir kâbustan: Eski, diyelim ki Osmanlı’nın son döneminden kalma heybetli bir binanın katları, aşınmış sahanlıkları, loş koridorları boyunca çıkış kapısını ararım o rüyada. Beni yapının ön bahçesine çıkaracak kapıyı onlarca yıldır bulamadım ama; hangi merdiveni seçersem seçeyim, sadece başka katlara varabildim; kapalı kapılar, parmaklıkları paslı pencereler boyunca uzanan, öncekilerin tıpkıbasımı koridorlara. Ayılmadan önce, bir köşeye yerleştirilmiş yangın kovalarının kırmızı olmadığı dikkatimi çeker her defasında: Rüyayı yine siyah beyaz gördüğümü anlar, uyanırım.
Carceri d’invenzione [Hayali Hapishaneler],
yak. 1749–50
Merkeze öykünen her parçanın tali olduğu, uçsuz bucaksız bir hapishane: Carceri diyordum ya, ona düşler çerçevesinde bakmaya, kim inanır, Nicolas Roeg’un Bad Timing’ine uzun yılların ardından döndüğüm gece başladım. Kâğıt üstünde sürprizsiz, hatta bayattır İngiliz yönetmenin malzemesi: Rastlantıların eşek şakası olarak ortaya çıkmış, yok edici bir aşk. Filmi izleyenler Alex (Art Garfunkel) ile Milena (Theresa Russell) Viyana’da, bir partide birbirini görür görmez anlar, hatırlar çünkü rastlantıların sadece rastlantı olmadığını, pekâlâ felaketin kapısını da aralayabileceklerini. Alex ile Milena birbirine bakar, gördüğü gülümsemeyi damıtır, gördüğü gözlerde benliğinin korktuğu yönünü buluverir. Birlikte olmaktan başka çareleri kalmamıştır.
Kendine bir eşeleme, anlama, sınıflandırma dünyası kurmuştur psikanalist Alex. Milena ise duygularını, dürtülerini tanımlara tıkmayı aklının ucundan dahi geçirmeyecek kadar tutkundur kusurların güzelliğine. Telefon numarasını Alex’in avucuna sıkıştırıverince, beriki ona “Esrar perdesini neden heba edelim ki? Bir daha karşılaşmazsak, ilişkimizin kusursuz olacağı ihtimali baki kalır” diye takılır takılmasına ama ikisi de kayıp yarısının kendindeki noksanlığa oturmayacağını sezmişken esrar perdesi nedir ki? Alex elbette Milena’yı arar, ortaya yapımcısı şirketin “Hasta insanların hasta insanlar için çektiği, hasta bir film” diyerek sırt çevireceği bir yapıt çıkar. O hoşnutsuzlukta, aslan payını filmin kurgusu alıyor bana kalırsa. Hikâyeyi yüz yirmi dakikaya arapsaçı gibi dağıtır Roeg; izleyici, olay örgüsünü, çizgisel olmayan sekansların omzunun üzerinden, parmaklarının ucuna yükselerek görmeye çalışır. Yetmezmiş gibi, filmin hemen başında, Milena’nın bilinci kapalı bir hâlde hastaneye getirilmesi polisi de işin içine katar. Ne var ki Roeg’un montajının sonucunda, Alex ile Milena’nın hakikati polisin peşine düştüğü olgusal gerçeğin sözünü dur durak bilmeden kesecek, Komiser Netusil’in (Harvey Keitel) perspektif arayışını sekteye uğratacaktır.
Bad Timing / A Sensual Obsession,
1980
Klimt’in öpücüğü, Schiele’nin pornografi kutlamaları, Freud, ötesi: Viyana’nın yüzyıl başından kalma grotesk, cüretkâr ruhunun göz kulak olduğunu tahmin ediyorum yönetmene. Sanıyorum ki Giovanni Battista Piranesi de öykünün böylesini şehre yakıştırırdı; kendi şehrinin, 18. yüzyıl Roma’sının ona ilham verdiğini kurmak da zor değil. Eski ile yeninin iç içe geçişinin nasıl kendine özgü yıkıntılar ortaya çıkardığını, zihinde uyanan acıma, öfke ve hayranlığın gezginleri nasıl afallattığını en azından Goethe’nin, Smollett’in notlarından biliyoruz. O ihtişamlı şehir mengenesiydi Piranesi’nin. Ne mimar olma ne de sefaletten kurtulma hayalinin gerçeğe dönüşebileceğini erkenden kabullenmiş, kendini kaleme, kâğıda saklamıştı. 1745’te, sıtmanın kavurduğu zihni nöbetten sıyrılır sıyrılmaz Carceri’yi ortaya çıkardığında sadece yirmi iki yaşındaydı, gelgelelim görülmezlik cezasından olma, bitimsiz bir dünyada yaşıyordu.
Kapatılma fikri üzerinde yükselen o hayali yapıların özellikle 20. yüzyılla birlikte yeniden değerlendirileceğini bilmek de avutmazdı onu kanımca. Huxley’den Enis Batur’a, Yourcenar’a dek, imrenilecek okumaları eksik değildir Carceri’nin, yine de Ayzenştayn’ınkini, Yapıların Akışkanlığı’nı ayrı bir yere koymak isterim. Büyük sinemacının Picasso’yu, Metzinger’i hatta kakemonoyu hatırladığı, sonra gözünü kendi sinemasına çevirip Korkunç İvan’ı Piranesi’ye eklemlediği sayfalar hayranlık vericidir. O hayali hapishanelerdeki kısıtlanmış perspektife de özellikle dikkat çeker Rus yönetmen. Piranesi bizi hayali derinliklere çağırır, çeker; gelgelelim gözün ölçek beklentisini hayal kırıklığına uğratma uğraşıdır bu. Kesintiye uğramamış tek bir perspektif olsun yoktur levhalarda; köprüler, sütunlar, kemerler, geçitler göze dur durak bilmeden müdahale eder. O tedirginliğin sonucu olarak, Piranesi’nin inşaatları bir noktada patlayacaklarmış gibi bunaltır zihni.
Carceri d’invenzione [Hayali Hapishaneler], yak. 1749–50
Sana bütün sırlarımı anlatacağım, ama geçmişim hakkında yalan söylüyorum: Bad Timing’de, Alex’in göremediklerini anlamlandırma saplantısının altında, bir ölçüde mesleği yatıyor kuşkusuz. Psikanalist, ruhun yırtığına söküğüne çare bulmak amacıyla ona parmak parmak sokulur, suni teneffüs yapabileceği gözenekler bulmaya çalışır. Kendini kıstırdığı görme yöntemi bir kez aşka bulandı mı, tutsaklığı tamamlanacaktır ama; yerle bir etme, yerle bir olma pahasına Milena’yla ilişkisini bir laboratuvara dönüştürür. Doğru yerde, doğru zamanda, içinden geldiği için konuşmaya başlamış sevgilisinin yanlış yerde, yanlış zamanda, içinden gelmediği için susabileceğini hesaba katabilseydi de karşımızda farklı bir film bulmazdık bana kalırsa; Alex’in kontrol dürtüsü, her halükârda, gördükleriyle yetinecek türden değildir. Sevgilisinin anlatmadıklarını anlatmayışının gerekçelerini inandırıcı bulmaması, görebildiği, tadabildiği arzusunun arkasında silinivermiş arzularının peşinde sürek avına çıkmasına yeterli gelir. Sır, onun gözünde, bir kıdem sırası oluşturur çünkü. Biri Milena olan iki kişinin tecrübelerinin, incir çekirdeğini doldurmayacak zamanların astıdır artık Alex.
O hiyerarşinin en alt basamağındayken kıskanmak avutuyor Alex’i; nasıl avutmasın, bilinmeyene, görünmeyene bir varlık, bir ömür bağışlar kıskançlık. Bilmek istediklerinin peşinde, elinde kendi sıklaşmış nefesinden başka bir şey kalmamış hâlde, hâlihazırda tanıdığı bilgileri nokta nokta birleştirmeye, aralarındaki uçsuz bucaksız boşlukları göz kararı doldurmaya çalıştıkça, hiçbir şeyi yerinden oynatmayacak bilgilere ulaşabilecektir ama. Ağır ağır ortaya çıkan resimde kendine sadece kötü kalpli palyaço rolü düştükçe öfkesi semirir. Belleğinde kıtı kıtına kalmış cümleler, Milena’nın başka başka nedenlerle yanıtsız bıraktığı sorular, ulaşabildiği resmi evrak hakikati değil, bilemediklerini besler sadece. Bilgiye ulaşma temrinleri yeni şehvetidir Alex’in.
Piranesi’nin kurduğu içe içe yapılar hiyerarşisinde, gözünüzü dilediğiniz kadar yukarı kaydırın: Çıkışı bulamazsınız. Bir yönüyle erotiktir onun hapishaneleri: Bitimsiz parçaların her biri gözün elde etme eşiğini tutuşturur, sonra dalga dalga dumanın, yükseklik korkusuna çıkan basamakların, hâkimiyet simgesi kasnakların, mancınıkların arkasına saklanıverir. İşlenmiş ya da işlenmemiş suçlara dağıtılan adalet, bitimsiz işkencelerdir, Carceri’de.
Art Garfunkel, 30 Ekim 1980’de Rolling Stone’da yayımlanan söyleşisinde filme değinirken, polisin peşinde olduğu hakikat ile Alex’in hastaneye, ayağının tozuyla geldiği hakikat arasındaki farka dikkat çekiyor. Bir başka deyişle, olgusal gerçekler ile hakikatin duygusal tecrübe hâli arasındaki farka. Gözümü Faulkner’a atfedilmiş bir cümleye çeviriyorum burada: “Olgusal gerçeklerin hakikatle pek bir alakası yoktur.” Bugüne dek, ben dahil kimsenin, Faulkner’ın tek bir satırında dahi bu ifadeye rastlamaması huzurumun kaçmasını engellemiyor. Cümlenin siyah ve beyaz olamayacak kadar ortakyaşar, siyah ile beyazdan başka bir şey olamayacak kadar birbirini geçersiz kılan iki kutbunu kurcalamak için sözlüklere başvurduğumda, görüyorum: Olgusal gerçekler nesneldir; “Ne zaman?, Nerede?, Nasıl?” sorularına yanıt verirler. Hakikat ise özneldir, “Niçin?” sorusunun yanıtıdır.
Bad Timing / A Sensual Obsession,
1980
Alex’in yaptığını savunduğum, aklımı peynir ekmekle yediğim sanılmasın. Diyeceğim, o mide bulandırıcı sınır ihlaline eğretileme gözlüğüyle bakarsak, onun bedene ilişmeyen, gözünü ruhun sağlığına dikmiş örneklerini bilenlerimizin sayısının hiç de az olamayacağı. Alex’i kendi öfkesine hapseden, Milena’nın başkalarıyla tükettiği, unuttuğu arzusunu talep eden şehvetin, akla beslenmeden dışkılamaya uzanan döngüyü getiren bir şehvet oluşu da sanatın, düşlerin ilhak ettiği topraklarda olduğumuzun altını iyice çiziyor. Karnaval motifinin sanatı (yaşamı değil) beslediği ölçülerde, ölü evinde taziye yemeği vermekten farkı yoktur; Alex’in yaptığının, tek davetlinin bizzat kendisinin olmasıyla, hayalini gerçekleştirebiliyorken hele.
İnsanoğlunun düşlerini neredeyse hep renkli gördüğünü en azından Epiküros’tan beri biliyoruz. Morfeus’un uykularımıza ara sıra siyah beyaz rüyaları neden salıyor olabileceği üzerine tek tük satırı ise kâğıda bilimdışı çevreler düşmüş. Düş yorumcuları, kişinin siyah beyaz gördüğü düşlerde kendini korumaya çalıştığını, o tecrübeye duygusal bakımdan iştirak etmeye yanaşmadığını varsaymış. Dolayısıyla, siyah beyaz rüyamı sadece Alex’e değil, Milena’ya da yakıştırmaktan çekinmeyeceğim. “Keşke beni bu kadar iyi anlamasaydın da daha çok sevseydin” hayali hapishanesinde, hayatının bir açık alan korkusundan ibaret olduğunu bilenlerin müşterek sitemi çünkü. Çıkışı olmayan bir hapishanede tecrite gerek kalmayacağını… Benliğin, dünyanın inşasında kullanılan malzemenin tek bir zerresi ziyan edilmeyecektir orada; yapıtı içeriden dışarıya doğru, iç içe genişleten gereçler cezalandırırken de kullanılacaktır.