Her ne pahasına olursa olsun görülmeyi şiar edinmişlerin ince eleyip sık dokumaya vakti olmayabiliyor, o dünyanın ezbere savrukluklarından biri de Martin Margiela’yı modanın Duchamp’ı saymak; yirmi yıldır kameralara, fotoğraf makinelerine yaklaşmamasında sıradışılığı tekdüzeleşmiş bir reklam çabası okuyanlar da yok değil. Onun iplerden plastiğe, rastgele boyanmış, parça parça kumaşa dek ne varsa, hepsini haute-couture kümesine dâhil edebilmesinin, pekâlâ buluntu yapıt da sayılabilecek tasarımlarının işi sağlama bağlamış benzetmelere teslim olmayı kolaylaştırdığını yadsımayacağım; ne var ki onu izleyenlerle arasındaki bağı elişiyle kesmeyi seçenin, yüzünü sildikçe, itaatkârların mumla aradığına benzeyen bir “alt bölge”ye çekildiğini, Margiela’yı, bir de, görünmezliğinin ta kendisi saymak gerektiğini unutmamalı gözleriyle yetinenler, eli kör sayanlar. Sözü uzatmamalıyım ama, gerek Descartes’ın elin görme gereci de olabileceği uyarısına, gerekse Sontag’ın o klasikleşmiş metnine, “Susmanın Estetiği”ne dokunup geri çekilmekle yetinmeliyim. Herkesin görebileceğini saklamanın erotizm dediğimiz tekinsizlik tutkusunu kamçıladığını, elden ne gelir, kendimden biliyorum ya, Yapıt’ın iletişime tek başına yetmeyeceğinde ayak direyeceklerin sayısının yüksek olmayacağını da tahmin edebiliyorum.
Margiela’nın kim olduğunun beni ilgilendirmemesi ondan: 1957, Genk doğumlu moda tasarımcısı 1979’da mezun olur, Paris’e konar, oradaki ilk beş yılını serbest çalışarak geçirir, sonraki iki yıl Jean-Paul Gaultier’yle ortak işlere imza atar, 1989’da kendi markasını, Maison Margiela’yı yaratır… Ana caddeleri uçsuz bucaksız şöhrete olduğu kadar yenilgiye de çıkabilecek bir yaşamöyküsü bu. Hepsinde girilmez tabelasıyla karşılaşacağımı anlar anlamaz kendime kapanıyorum, hiç değilse bir denizlik bulayım, ona seslenmek niyetiyle üzerinden boşluğa sarkayım diye. Herkesin, hatırlamadığı yıllarda bir görmezlikten geleni olmuştur neticede; zorbalığını, yaşamsızlığını diş geçirebildiğinin geleceğine gözbağı gibi sarmış, yok saymaya yaratı demiştir.
Yaşama ayak bağı olan, Yapıt’ı özgürleştirebiliyor ama; Margiela’nın herkesi afallatmasının nedeni karnaval tutkusunu eksiksiz kuşatmasıydı. Düzmece pejmürdelik değil, art brut’e komşu, çizmeyi, dikmeyi iyi bilen birinin derme çatma evreniydi onunkisi. Bacakları güç bela saran pantolonlar, buruş buruş elbiseler, sırtı çengelli iğneyle lalettayin tutturulmuş, düğmeleri iliklerine bitişmez ceketler, yetişkin gövdeler için uyarlanmış oyuncak bebek kıyafetleri, astarı, dikiş yerleri görünsün diye tersyüz edilmiş elbiseler… Yetmezmiş gibi, tasarımlarını yıkıldı yıkılacak mekânlarda, eğri büğrü podyumlarda sergiliyor, mankenlerinin yüzünü örtüyordu. Kıyafetleri diken el kimliksiz olduğuna göre, onları sergileyenler de pekâlâ ne idiği belirsiz olabilirdi.
Sayısı, bildiğim kadarıyla, bir elin parmaklarını bulmuyor Margiela’nın fotoğraflarının. Yüzünün yokluğunu derinleştiren bir toplam: Kolayca temas edilebilecek olan seyrekleştiğinde, doldurmadığı yerde bir namevcut bölge açılır, münzeviliğin ancak metropollerin besleyebileceği türü biriksin diye. Gizlenmeyi nefes almak sayıyor olacak ki, istifini bozmayı aklından hiç geçirmedi Margiela, ne 2009’da, yuvası olan moda evinden ayrıldıktan sonra medyaya yaklaşır oldu, ne de 2019’da yayımlanan, Reiner Holzemer imzalı belgesel Martin Margiela: In His Own Words’te yüzünü göstermeye yanaştı. Aynı sakınımı sıra ellerine geldi mi yeğlemedi ama. Holzemer’in sorularını yanıtlarken, görünmez modacının çizen, tereddüt eden, kurcalayan elleri “neredeyse” başroldedir.
Upuzun caddelerde sık sık arkasını kolaçan ederken hayal ediyorum onu, artık her kimse. İçini dinlendirmek için, akşam keşmekeşinde onu takip eden yoklukla göz göze geldiğini kuruyorum.
Sanmıyorum ki Heidegger’in Eli’ni, Derrida’nın o doludizgin konferansını bilmeyenimiz, hiç değilse duymayanımız kalmış olsun. Alman filozofun fotoğraflarında elini etkin bir role yerleştirdiği fikrinin peşi sıra Fichte’ye, Hölderlin’e, Nietzsche’ye uğrar orada Derrida; yer yer Heidegger’e kaş kaldırır, yer yer de akla yatkın bulur onun akıl yürütmelerini. Heidegger’in düşünmeyi elişi sayması defteri bir çırpıda dürülecek fikirlerden değil neticede; maymunların kavramaya yarayan bir organa sahip olduğundan şüphe duymasa da, o uzvu el saymamak gerektiğini ileri sürer; ancak düşünebilen, konuşabilen bir varlığın ele sahip olmaya hak kazandığını.
fotoğraf: Digne M. Marcovicz
Heidegger’in ulaşabildiğim fotoğraflarına bakıyor, hepsinde ellerinin devinimsiz olduğunu görüyorum. Geriye anısı kalmış bir eylemin bu yakasında, kımıldamazlığa kavuşmuş gibiler. Onu psikanalizin divanını yatırmak üzerime vazife değil elbette; bildiğimi okuyacaksam, aklıma Thomas Pynchon’ın meşhur fotoğrafının gelmesinden. Ta 1960’lardan beri, fotoğraflanmamak için insanüstü bir çaba harcayan büyük yazar, yakın arkadaşlarından birinin hatırına nihayet bir fotoğraf makinesine yaklaşmıştı. Onlarca yıl sonra medyaya düşen ilk fotoğrafında, bir kapının arkasına gizlenmiş haldedir Pynchon, sadece sağ eli görünür. Tuğla kalınlığındaki romanların en azılı okurlarından en görmüş geçirmiş gazetecilere dek hiç kimse zafer işareti yapmış o uzvu Pynchon’ın saymakta tereddüt etmedi.
Hısımlarımı yara izinden tanırım: Yeniden doğum hayallerinde boğulmuş zaaflar sızar o yarıklardan. Tamir olmaz ette her birinin faniliğini, kör itaatini, kimliksiz fantezilerini seçer, kendi kelimelerimi duyarım. Elişini tanıdığımın yüzünü ilk kez gördüğümde, elin sahibi bu dünyanın dışındaki bir Bölge’nin sakinlerinden olup çıkar. Gerisin geriye yapıta dönerim her defasında, kendimi hiç değilse eskisi kadar güvende hissedeyim diye.
Fotoğraflanmayı sevmemeyi, çekingenliğin öylesine yabancı olana anlatmak zahmetli iştir. Neticede bedenin mahremiyete atfedilmiş bir parçası değil o daracık zaman parçasında donup kalan, herkesin hâlihazırda gördüğüdür. Ancak bunun böyle olduğuna, hem de başka yer kalmamış gibi, günlüğümde toslayınca o kaygıyı adım adım geride bıraktığımı unutmuyorum. Levinas’ın yüzü korunmasız sayması, savunmasızlığıyla, muhatabına, iletişim diye pekâlâ şiddete de başvurabileceğini hatırlattığını öne sürmesi de kırtıpil tesellilerden; zira yüz ile ışığın buluşmasında kişinin duyduğu, hatırlamadığı yıllarda yok sayanının neyi görmezlikten geldiğini görmesi üzerine ürpermesidir. Levinas’ın, Yüz’ün oralı olmadığını söylediğini de biliyorum; bir şey ancak başka şeylerle ilintisi üzerinden anlam kazanabiliyorken, kendimizi onu görmüş saymak için bağlamına gereksinim duymadığımızı. Gördüğümüz, bağlamın yokluğunda vücut bulandır. Kişisel bir Point Nemo sayıyorum o görüleni; orada uzay boşluğunun kişiye dünya üzerindeki her insandan daha yakın olduğunu hatırlıyorum.
Bir daha tekrarlanmayacak o yalnızlığı yaftalamak işten olmasa gerek. Ne var ki “münzevi”nin, muhabirlerin ürettiği “Gazetecilerle konuşmayı sevmez” anlamına gelen şifreli bir kelime olduğu inancını Pynchon’la paylaşıyor gibidir Martin Margiela, Cornell, Banksy, nicesi.
kaynak: Baltimore Sun
Takma isimle pekişmiş kimliksizlikten ya da farklı persona’lar arasında mekik dokuyanlardan ayrıdır saklanmak için kendi adını seçenler. Bu bakımdan, Maison Margiela’nın onlarca yıllık tasarımları paramparça edip yeniden kurmasını densizlik değil, arkeolojik kazı saymasını anlamlı buluyorum. Elişi o dehşet verici doğurganlık kişiden, resmi evraktaki isimlerden, sicil numaralarından değil başkalarından ibaretti çünkü.
Bir de 35 mm’lik dünyaya açılıyor ama bunlar; orada Greta Garbo bekliyor, bu metni negatifiyle buluşturmak üzere. Yirmi yıl boyunca, yirminin üzerinde filmde yüzüyle var olan o gizemli insanı gerçekte kimse tanıyamadı. Efsaneleşmiş yüzü kimliğini perçinledikçe, herkesin gözünün önünde ağır ağır sildi kendini İsveçli aktris; davetlerden uzak durdu, söyleşi tekliflerini kış kışladı. Nihayetinde onu yaşamdan çekip koparan onca kameranın hayallerini de gerçekleştirecekti. 1941’de, otuz beş yaşında sinemayı bıraktı Greta Garbo, seksen dört yaşında hayatını kaybedene kadar da herkesin tanıdığı yüzünü kalabalığa bir daha ödünç vermedi.