Karnaval Meydanı,
Miadı Dolmuş Bedenler
… and thus the waltzers perforce
ceased their evolutions…
—Edgar Allan Poe
O soğuk Utrecht akşamında, Stadsschouwburg Tiyatrosu kapılarını erken açtığı için şanslıydık. Brecht’in üçüncü kuşak torunlarıydık ne de olsa, konserin hazırlıkları sahneyle aramızdaki sınırı yıktıkça nasıl bir role soyunmak gerekeceğini kestirememek, kendimizi güvende hissetmemizin yanında küçük bir bedeldi. Ondan, müzisyenlerden birinin sahneden indiğini, elindeki şeker kâsesini izleyicilere tuttuğunu gördüğümde koltuğa mıhlanmak hoşuma gittiydi. Önümdeki genç İtalyan’ın sorduğunu duydum: “Yemek zorunda mıyız?” “Yapmak istemediğin hiçbir şey yapmak zorunda değilsin” diye gönül aldı beriki. Yabancı dizlere sürtüne sürtüne, tanımadığı omuzlardan destek ala ala koltukların arasında dolaştı, misafirperverliğini doyurunca sahneye döndü, bağdaş kurup kâsede kalanları yere boca etti. Sekansın konturları kararadursun, pastel aydınlıkta kendi piyesine çekilecekti: Le Guess Who?’da, Jenny Hval konserindeydim.
Henüz iki yıl bile geçmedi o dakikaların üzerinden, ne var ki temasın, beden ısısının kolayca değiş tokuş edilebildiği o dünyanın artık uzağındayız. Hollanda’nın o güzel şehrine 2007’den beri her yıl “şimdiye kadarki en avangart hafta sonu”nu armağan eden festival 2020’de suskundu. Alelacele gönül almak için, kısa süre önce 2021 biletlerini satışa sunmadılar değil; ne var ki yukarıdakinin benzeri sahnelere yanaşmayacakların sayısının az olmayacağını tahmin ediyorum. Hıncahınç kalabalıklarda tehlikede olmadığımıza yeniden inanmamız masal hızıyla gerçekleşse dahi zihinlerden kolay kolay silinmeyecektir yakan, iten, kirleten tenden mahrum kalmanın bizi tecritle buluşturduğu. Hem de sağlık pahasına. Dokunsal teknolojinin pusuda beklemekten vazgeçmesi cabası; kucaklayan battaniyeleriyle, mobil öpücük aktarıcılarıyla yakınlığı ilhak etmeye hazırlanıyor artık.
Stelarc’ın insan bedeninin miadını doldurduğunda ısrar etmesi sanırım o nedenle, salgının ilk aylarından beri aklımdan çıkmadı. Onlarca yıldır performanslarında yaratıcı olmayı değil, bedenini yabancı ellerin insafına bırakmış bir work-in-progress olmayı seçti o tuhaf posthümanist. Limasol’da başlayan hayatının erken yaşta onu Melbourne’e savurmasının bir rolü olmuş mudur bitmek bilmez soruşturmalarında, bilemiyorum. Her halükârda, insan bedenini sömürgeleştirmeye hazır olduğunu gördüğü nanoteknolojiyi kendini geride bırakmakta kullanmak için hayatını, kendi deyimiyle “alternatif anatomik mimariler”e adadı: Uzuvlarına eklediği robot parçalarının yardımıyla bedenini “kullanıcılar”ın insafına bıraktı, dijital gözlüğüyle, gördüklerini başkalarının röntgenciliğine teslim etti, bedeninin içini heykele dönüştürdüğü filmler gerçekleştirdi… Kolunda üçüncü bir kulak yetiştirmeye başladı hatta. Yirmi yıl içinde o kulağın gelişimini tamamlayacağını, içine yerleştirilecek bir çip sayesinde dünyanın farklı köşelerindeki meraklılar tarafından kullanılacağını ümit ediyor. Tecrit altındayken, aralarındaki bıçak sırtı sınırda birbirine sokulmayı seçeceklerin dünyası değil onunki.
Stelarc, fotoğraf: Piero Viti
Hem teselli hem de teşvik olmalı Stelarc için: Nicedir mahremiyetin bini bir para. Sırlar, zaaflar, korkular dünyanın bir ucundaki isimsiz parmaklar oyalansın diye saçılıyor, göz açıp kapayıncaya dek unutuluyorlar yenilerini beslesinler diye. O çoğalma alıştırmalarını hatırladıkça, Stelarc’ın kendini başkalarına teslim ettiğinde “ne” olduğunu fark ettiğine dikkat çekmesi geliyor aklıma. Teknoloji insanı insan yapan onca ürkütücü, büyüleyici psikozu besleye besleye istila ettiği alanı genişletedursun, o danışıklı dövüş ile sonu hâlâ belirmemiş salgın arasındaki halat çekme oyununu anlatacak yeni karnaval tabloları, zihnimden kış kışladığım açmazlardan. Mahremiyetin bini bir parayken dokunmak ateş pahası çünkü. Yeni binyılla birlikte adım adım dijitalleşen ilişkiler salgın nedeniyle hepten görünmez 1’lerin, 0’ların arkasına saklandı. Üstelik başkalarına dokunabildiğim için nerede bittiğimi biliyorken. Tenim ancak başka ellerin nerede başladığını hissedince avunurken.
*
Hollanda’da düzenlenen bir festivalde kuşbakışı gezerken sözü Brueghel’e getirmemenin keyfi anlatılır gibi değil elbette. Neticede içki fıçısına binmiş ehlikeyfin, çalgıcıların, ayaküstü sergilenen farsların değil, Stelarc’ın yılındayız. Sözü ona bırakacağım şimdi:
“Bedenimin yabancı bir unsur haline geldiği ya da kısmen yabancı bir unsur tarafından ele geçirildiği performanslar gerçekleştirdim. Vücudunuzun yarısı uzaktaki biri tarafından yönlendirildiğinde ne mi oluyor? Tuhaf bir duygu… Performanslarımın sayısı arttıkça bir zihne sahip olduğuma daha az inanır oldum, daha doğrusu gelenekselleşmiş metafizik anlamıyla zihnimin olmadığını düşünmeye başladım. Teknoloji yardımıyla tecrübe edilen bu dönüşümlü, istemsiz deneyimler insana bedenin ne olduğunu, insan olmanın ne anlama geldiğini sorgulatıyor. İstem dışı şeylerden korkuyoruz, makineleşme fikri bizi endişelendiriyor. Hâlbuki zaten hep olduğumuz, hâlihazırda dönüştüğümüz bir şeyden korkmuş oluyoruz sadece. Ben her zaman hem zombi hem de cyborg olduğumuzu düşündüm; kendimize özgü bir zihne aslında hiç sahip olmadığımızı, hiçbir zaman bütünüyle biyolojik varlıklar olmadığımızı.”
Hem zombi hem de cyborg: Ya / ya da üzerine inşa edilmiş hayatları tedirgin edecektir bu akışkanlık. Stelarc’ın cümlelerinde cazın melankolik dinleyicisinden Tati’nin otomatlarına dek, nice ay çarpmış Pierrot’yu seçmek ayrı; bedenini başkalarının kaprislerine bıraktıkça kendini izlenirken tecrübe etmeye, kendisiyle hesabını kesmeye de hak kazandığını da görüyorum onun. Doğumu ölüme bağlayan biyolojik bir hâl olan, tek seferlik “hayatta oluş” ile açma kapama düğmesine bağlı, sayısız kez tekrarlanabilecek “işler olma durumu” arasında, zembereği boşaldıkça getirisi azalan o iki kutup arasında salınması yaralanmaya, çürümeye karşı savunmasız etin perdesini kaldırsın diye dürtüyor onu yıllardır. Her sene farklı küratörlerin eleğinde biçimlenen Le Guess Who?’ya Stelarc dokunsaydı, festivalde bir house retrospektifinin hatırı sayılır bir ağırlığı olduğunu görmeyi olağan karşılardım büyük olasılıkla. Dört günlük o kapatılmaya kendini başkalarına göstermeye değil, kimliğinden dilediğince soyunmaya gelenler için biçilmiş kaftan çünkü dansın tek giyimlik kıyafeti, house. Falanca parçanın ne zaman başladığını, ne zaman bir sonrakine çözüldüğünü seçemediğini olsun hatırlamaz insan. Sözünü etmeye değecek bir hikâye de anlatmaz üstelik o müzik türü, parçalar kendi varlığını kutsamakla yetinir. Bedene hizmet eden rock’n’roll’un can düşmanıdır, beden üzerinde hak iddia eder, onun zamanın boyunduruğundan kurtulma arzusuna hak verdiğini çıtlatır: Orada onu insan yapan şeylerin söneceğini unutmaması şartıyla.
Bilmek çare değil ama: Beden sızlar, zihin susar, ikisi birden kendine arzunun, nefes nefese şefkatin suretinde, benzeyişinde zamanlar, kar küresinden gelecekler ister. İşte daha birkaç ay oldu festivalin burnunun dibinden, Belçika’dan knuffelcontact haberi geleli. Salgın kısıtlamalarının ortasında, herkese seçeceği bir insana sarılma, sokulup yatma hakkı tanıdı Belçika hükümeti; elbette karşılıklı rıza çerçevesinde. Ortadoğu’nun ölü dikliğindeki gözlerine balçık bir sırıtış iliştirmiş olsa gerek o taviz, insancıllığı tüyleri diken diken edecek cinsten çünkü. Temasın oksitoksin salgılanışını hızlandırdığını, ondan yoksun kalmanın kişide bilişsel, davranışsal zararlar bıraktığı üzerine araştırmaları hatırladığımda, salgının –en azından şimdilik– gözle görülmez yıkımlarından birinin bu olabileceğini görüyor, ürküyorum: Temasa asıl ihtiyaç duyduğumuz dönemde başkalarından köşe bucak kaçıyoruz çünkü. En mesafeli aile büyüğünden en sıcak tanıdıklarıma dek herkeste görüyorum: Genizde katılaşmış hıçkırıklarla, vertigo ataklarıyla, iç organların psikosomatik oyunlarıyla başlayan upuzun liste değme teşhisçileri dize getiriyor. Dokunmanın en esirgeyicisini dahi sınır ihlalinin en zalimi saymaya hazır artık ten. Le Guess Who? gibi savruluşlara kendimi bırakmışken, Aldous Harding’e, Mythic Sunship’e, Circuit des Yeux’ye nâzır hıncahınç yığında beni kolayca yakalayabilecek nezleye, gribe pabuç bırakmazken aklımdan geçmiş miydi o zamansızlıktan geriye “işlem” soğukluğunun kalabileceği, sanmıyorum. Festivalin ana mekânı TivoliVredenburg’un labirenti andıran geçitlerinden, üst üste salonlarından, perspektifi gözetmeyen dinlenme bölümlerinden soluklanmak için kendimi sokağa attığımda, karşı kaldırıma bakmamın yeteceğini bilirdim: Birbirinden habersiz adımlar birkaç metre sonra birbirine sokulacak, caddenin uzak ucundaki mütevazı kiliseye yaklaştıkça oluşturdukları ağ sıkılaşacak, gözler ışıldayacaktı. Şimdi ise satın aldıklarımı evime getiren kuryeden iki haftada bir kapısını tıklattığım, sözü uzatmadan kendimi geri çektiğim yakınlarıma dek, kurduğum iletişimin her adımını önceden “biliyorum”. Konser salonuna girdiğimde kâh konser çoktan başladığı, kâh yeni sona ermiş bir öncekinin mahmurluğu dağılmadığı için kokusu çoğalan o kadife gözbağından geriye bilgilerin en yavanı, görülmüş gelecek kaldı.
Ola ki temasın öylesi de yapıtın bir parçasıydı; onu sosyal bilimlerle, ahlakbilimle olduğu kadar estetikle de kurcalamak gerekirdi. Uzuvlarını kaybetmiş insanları hatırlamalı, koptuğu yerde, var olmamasına rağmen karıncalanan parmaklardan ders çıkarmalıydık: Orada olmadıklarına göre, sızlamalarının yenir yutulur gibi olmayacağını tahmin etmeliydik. Festival mekânlarının oluşturduğu bileşik kaplar, karanlığı alev alev basan bedenler kadar ölümün de yanı başımızda olduğunu hesaba katabileceğimiz yerlerden, zamanlardan değildi ama; dokunmanın zorunluluğu göğüs kafesinden bir yere tırmanacağı varsa, gözlerimize tırmansın diye teslim olurduk herkesle birlikte. Kızıl Ölümün Maskesi’nde Poe’nun salgından kaçan soylularının o zıvanadan çıkmış maskeli balosundakiler gibiydik; korkmak gerektiğini, gözünü ölüme dikmiş o neden sonuç ilişkisini ancak her saat başı, sarkaçlı saat tok salonlarda patladıkça hatırlıyorduk. Bugünün COVID partilerine en hafifinden öfke duysam da herkes hesabına ateşle oynayan o insanları gözümün bir yerden ısırması boşuna değil.
Stelarc’a hak vermiyorum dolayısıyla. Gelgelelim haksız da sayamıyorum onu. Bedenin erişilebilir hâle geldiğine dikkat çekmesinin kimseyi şaşırtacak bir yanı kalmadıysa da, mekânla sınırlı olmayan duyusal tecrübeler için önerdiği beden korsanlığı sadece zihinsel boyutta değil, ten açısından da ürpertici olacaktır. Dolayısıyla insan ile makinenin ortak yaşamının doğacağı güne dek ürkmekten geri kalmayacağım: Bir androidin benimkilerle tastamam aynı hareketlerle kahve hazırladığını, kapıyı kilitlediğini, evi çekip çevirdiğini görseydim kendi otomatlığımın boyutundan dehşete kapılır, kendimden korkmamın ne kadar kolay olduğunu anlardım, bilmezmiş gibi. Tekinsizliği yok saymak için tekdüzeliğin avuntusu gibisi yok çünkü.
Miadı dolmuş bedenin son şarkısı sayanlar var salgını. Biraz “ileri gitmiş” teknolojinin karşısına dikildiğini, kendi tapınağını – nice yakınlığı yok etmek pahasına– geri kazanmak için adım attığını düşünenler de. Bu tür ifadeler her şeyin büyüleyici rastgeleliğini gölgelese de, elden ne gelir, hayatta kalmak uğruna örüntü avcılığına soyunmuş canlılarız. Ondandır, festivalin son günü, bir yıl daha yaşamamdan daha doğal bir şey olamayacağına kendimi inandırmak için, aklımda şimdiden satışa çıkarılmış 2020 biletlerinden almaktan başka bir şey yoktu. Yapıbozumcular gibi giyinmiş, orta yaşın bir adım ötesindeki çiftlerin, banyo yapmadığı günlerini torunlarına anlatmaya hazırlanan çiçeği burnunda mülayimlerin, benim gibi hayatını hem geçmişi hem de geleceği özlemeye ayırmış huzursuzların, hepimizle alay eden gezginlerin arkasında sıramı beklerken zaaflarla, saldırganlıkla, gizlenme isteğiyle yoğrulmuş ara bölgelerimizde kalakalmamızın kusur değil, özgürlük olduğunu düşünüyordum. Teslimiyetin öylesini tiye alan bir şey vardıysa bile, röntgenciliğinden haberdar olmamızın zevki yabana atılacak gibi değildi. Dünyanın başka planları olduğunu bilmiyorduk henüz.