Kâbuslardan
Bir Taslak

Pompidou’daki o sergi ta 2019’da, başka bir evrende kaldı; çıkışında “Yazmaya değil, görmeye geldim ben Dora Maar’ı” diye söylendiğimi hâlâ hatırlıyorum ama. Demek üç yıl olmuş şu metnin konturlarını göreli, yazmaya her niyetlenişimde ise kalemimin ucuna kadar gelen cümleler Paris’in çatılarına karışıyor diye derin bir nefes aldım hep. Bir yere varıp varamayacağımı kestiremememin mürekkep haznesini doldurduğuna inanırım çeyrek yüzyıldır, nitekim müzenin kuytu bir duvarına sıralanmış fotomontajlardan birinin, Le Simulateur’ün karşısında, bir kez daha, haritasızlığın zihni boğum boğum baskıdan sıyırabildiğine vardıydım.

Dora Maar, Le Simulateur, 1936

1936 tarihli o fotomontajda, Versailles’ın portakal bahçesine uzanan geçidin tepetaklak edilmiş hâliyle başını geriye, geniş açıyla devirmiş bir çocuk görülüyor. Çene kemiği kaskatı kesilmiş. Ağzı kulaklarındaymışçasına, bembeyaz dişlerini göstererek gülümsüyor. Başrol oyuncusunun gözlerini beyaza boyamış Maar. Pencereleri karartmış. En arkadakinde bir ışık kalıntısı seçiliyor ya, hapsedildiği kule üzerine kapandı kapanacak çocuğu değil, kendini aydınlatıyor.

El üstünde tutulma isteği ile huzura çekilme gereksinimi arasında, yerçekimine meydan okuduğunu hayal ediyorum Maar’ın oyunbazının. Sadece dışarıdan açılabilen bir kapının tokmağı, kilidi tozlanmışsa, insana kendi hayatının Robinson Crusoe’su olmak düşüyor demek ki.

Binjamin Wilkomirski’yi hatırlayan kalmış mıdır, emin değilim. 1995’te yayımladığı Parçalar: Harp Zamanından Çocukluk Anıları isimli kitabıyla epey gürültü koparmıştı o tuhaf yazar. Litvanyalıydı Wilkomirski, ailesi İkinci Dünya Savaşı’nda, Riga’da katledildikten sonra, henüz çocuk yaştayken toplama kampına gönderilmişti. Savaşın ardından İsviçreli Dössekker ailesi tarafından evlat edinilmişti, fakat yaraları sarılacak gibi değildi. Zira yeni ailesi sevgisiz bir hayata mahkûm etmişti onu. Travması derinleştikçe derinleşmiş, toplama kampı yıllarını hafızasından silmişti.

Onları ancak yıllar sonra, orta yaşa eriştiğinde hatırlayabilecekti. Böylece bir sağaltım süreci başladı Wilkomirski için. Nihayetinde o yılları kaleme alıp yayımladığında, “Şairlere yaraşır bir imgelemle” yazdığı söylendi; Yahudi soykırımını anlatan yapıtların en büyüklerinden birini kaleme aldığından kimsenin şüphesi yoktu. Ne var ki İsviçreli gazeteci Daniel Ganzfried’in burnuna kötü kokular gelmekteydi. Kendi babasının Auschwitz yılları üzerine kalem oynatmış bir gazeteciydi Ganzfried, Wilkomirski’nin geçmişini araştırmaya başladı.

Binjamin Wilkomirski, Parçalar:
Harp Zamanından Çocukluk Anıları,
1995

Şüphelenmekte haklı olduğunu kanıtlaması uzun sürmeyecekti; zira hem onun hem de sonrasında tarihçi Stefan Mächler’in ulaştığı resmi belgelere göre Wilkomirski Yahudi değildi. Tek bir gününü bile toplama kamplarında geçirmemişti. Litvanya’da değil Bern’de, Bruno Grosjean adıyla dünyaya gelmiş, henüz bebekken yetimhaneye yerleştirilmişti. 1945’te Dössekkerlerin onu evlat edindiği doğruydu, fakat Zürih’te rahat bir hayat sunmuşlardı ona. Eleştirmenlerin “İnsanın canını acıtacak kadar güzel” dediği anıları, bütünüyle kurguydu.

Ne var ki Wilkomirski ya da Dösseker ya da Grosjean, onca çürütülemez kanıt ortaya çıktıktan sonra bile, çocukluğunun toplama kamplarında geçtiğinde ayak diredi. Düzenlediği basın toplantılarında aksi iddialar gündeme geldikçe gözyaşlarına boğuluyor, sinir krizinin eşiğine geliyordu. Öz annesince terk edilmenin yarasıyla baş edemeyince, kendine herkesin anlayışını kazanabileceği bir çocukluk inşa ettiği söylendi. Belki de bu nedenle usta bir kurgucu değil, travmanın paramparça ettiği anılarını yazıya aktarmaktan başka çaresi kalmamış bir kurban olarak tanınmak istiyordu.

Le Simulateur: Sözlükler kelimenin anlamları arasında hasta numarası yapmayı da gösteriyor.

Niyeti sadece ölü taklidi yapmak olsaydı kuşkusuz daha kolay bir pozda karar kılabilirdi o çocuk. Şahit olduğu bir ölümün ipliğini pazara çıkarmak istermiş gibi, groteskleşmeyi seçmiş ama. Gülümsediğine göre, pencerelerin bir tanesinin neden aydınlık bırakıldığını da anlamıştır bana kalırsa.

Bana kalırsa… Bizler, bir avuç şaşkın, acımasızlığın rastlantısallığını kendimize yakıştıramadığımız için gördüklerimizde örüntüler bulmaya çalışıyoruz –hem de kapımızı kilitledikten, perdeleri çektikten sonra, ölümü tiye alabildiğimizi gösterecek bir aydınlığımız kaldı diye avunalım, ışığın bize sunabileceği bir sürpriz olmadığına inanalım diye.

Dora Maar’ın fırtınalı hayatı başka bir metnin konusu; burada beni insanoğlunu ayakta tutan sanrı temrinleri ilgilendiriyor. Çoğu kez, olgusal bir gerçekle aramızdaki ateşkesten fazlası değil, gördüğümüz. Bakmaya değer saydığımız kadarına odaklanmayı, geri kalanı yok saymayı seçtikçe, gördüğümüzü nesnel sayıyoruz. Wilkomirski’nin yalan söylemediğine canı gönülden inanması bu nedenle anlaşılır geliyor bana. Var olmayan bir hakikat zinciri, kendi ilksel denizine düşene yılan olabiliyor çünkü.

Wilkomirski’nin aklımı kurcaladığı o dönem, Rosemarie Koczy’nin yapıtıyla tanışmam rastlantı olmasına rastlantıydı, gelgelelim o kesişmeyi kaçınılmaz bulmam sanırım kimseyi şaşırtmayacaktır. İlkin Tintoretto’nun, belki Modigliani’nin kâbuslarından çıkma, gölgelerden olma bir kukla gösterisi saydığımı hatırlıyorum onun tablolarını; sonra sonra, üç ila beş yaşını toplama kampında geçirdiğini, Yahudi soykırımından kıl payı kurtulduğunu da okudum Alman ressamın. Karabasanlar 2007’de, 68 yaşında ölene dek peşini bırakmamış Koczy’nin, depresyon tanısıyla defalarca hastaneye yatırılmış. Rüyalarında Nazi postallarının altında, bedeninin paramparça olduğunu görür, geceleri çığlık çığlığa uyanırmış. Binlerce çiziminin, tablosunun arkasına hep aynı notu düşermiş: “Sana bir kefen örüyorum.” Kendi travması toplama kamplarında, insanlığı hiçe sayılarak gömülmüş kurbanlara hak ettikleri cenaze töreni olsun istermiş.

Rosemarie Koczy

Ne var ki arşivcilerin ortaya çıkardıklarına bakılırsa, Koczy Yahudi değil, Katolikti. Toplama kampına götürüldüğüne dair tek bir belge yoktu.

Wilkomirski’nin anlatmaktan başka çaresi olmayan bir amatör değil, sadece iyi bir romancı olduğu ortaya çıkar çıkmaz kitabının değersizleşivermesi ilginçtir. İsviçrelinin yazdıklarının önemsizleşmesine isyan edenlerin başındaysa Koczy geliyordu: Artık kimse ona inanmayacaktı. Doktorlarına sitem etmeye, ilaçların yardımıyla anılarını ondan çalmaya çalıştıklarını söylemeye başladı. Son nefesini verdiği güne kadar da çocukluğunun iki yılını kamplarda geçirdiğini tekrarlamaktan vazgeçmedi.

Onların geri adım atmayışında her birimiz için başka başka tek adımların ucunda oyalanan deliliği görüyorum. Belki en yakınlarının dahi onları göremeyişinden yaralanmışlardı. Asıl varlığının seyreldiğini hisseder olmuştu ikisi de. Silgilerden paçayı sıyırmak istermiş, var olmayan hallerini koyulaştırmaktan başka bir çözüm bulamamışlardı belki de. Döngüsel bir bağımlılık bu: Nerede olduğunu, kim olduğunu unuttukça üretebiliyor, ancak ürettikçe, var olmayan hâline tahammül edebiliyordu Wilkomirski, Koczy, başkaları. Maar’ın Le Simulateur’ü ancak ölü taklidi yaptıkça gülümseyebiliyordu.

Daha bir kez olsun görmeden burnumda tütmeye başlamış şehirlerim var: Atlantik’in karşı yakasında New York, burada, yaşlı kıtada Paris, onları sadece kitaplardan okuyabildiğim, filmlerden izleyebildiğim yıllarda başladı beni geri çağırmaya. Onları terk etmeye zorluyorlardı beni. Bana tattırdıkları özgürlüğün niteliği sokaklarıyla tanıştıktan, hasret giderdikten sonra da değişmedi; şansımı zorlarsam yok olacağımı bile bile adımlarımı onlara teslim ettim. Çekip gidemeyeceğimi bile bile kendimi defterlere kapadım.

Marazın başlangıcı için tarihlerden tarih beğenmenin ne yararı olabilir, dört bir yanda defterler birer birer kapanıyorken? Seziyorum ama: Kelimelerin beni terk ettiğini hissettiğim günlerde duyduğum dehşet, özgürlüğün hafifliği olsa gerek.

Binjamin Wilkomirski, çocukluk, Dora Maar, Emre Ağanoğlu, taklit, yazmak