Masumiyet İçin
Bir Oyun Denemesi
Dr. Guislain Müzesi,
fotoğraf: Paul Hermans,
kaynak: Wikimedia Commons

Yolum Gent’e her düştüğünde kendi kendime oynadığım bir oyun bu: Dr. Guislain Müzesi’ne uzanmak, Hans Langner’in, nam-ı diğer Kuş Adam’ın Masumiyetim İçin Ağıt odasını ziyaret etmek. O güzeller güzeli kanallar şehrinin sürprizlerinden biridir bu müze; başıboş haritasının aylakgezeri dış mahallelere, kestane ağaçlarının tok sessizlikte dinlendirdiği park irisinin ötesine uzanmayı göze alırsa kendini bakımlı bir bahçede, elden geçirilmiş, ama tarihine ilişilmemiş binada bulur. Kuralları kendinden menkul, sahici olduğuna inanageldiğimiz dünyayı yırtıvermiş bir ‘bölgede’.

Kutsal ziyaret iması okunsun istemem burada; bir müze ziyaretini oyun saymanın da özgün bir yanı kalmamış olsa gerektir. Homo Ludens’e uzanıyorsam, herkes gibi ben de buraya ‘dolu’ geldiğim için: Binanın geçmişte akıl hastanesi olduğu aklımdan çıkmıyor; Zen’in, The Cramps’in tımarhane konserlerinden Walser’in, Schumann’ın yıkımına, Barış Özgür’ün kırmızı reçeteli şiirlerine dek, tedirgin eşlikçiler adımlarımdan eksik olmuyor. Aşınmış sahanlıkların, loş koridorların odalara 21. yüzyılı hiçe sayan bir uğultu saldığını düşünmek için de hayal gücünü zorlamak gerekmeyecektir: Bir kanatta akıl hastalığının sözüm ona tedavisinde kullanılmış bilimsel araçları görüyorum; sanatçı olmak için kolları sıvamamışların, yapıt olsun diye ortaya koymadığı ürkütücü gereçler... Diğer tarafta ise yapıta, akıma sırtını dönmedikçe üretemeyeceğini sezmiş uyumsuzların art brut işleri. Bir müzeden ziyade bir müze ‘olasılığı’ burası.

Joseph Guislain’in ta 19. yüzyılın ortasında, akıl hastalarının zapt edilecek et yığınları değil, insancıl koşullarda bakılması zorunlu hastalar olduğu fikrinin yerleşebilmesi için önemli adımlar attığını söylemek dile kolay. Adını taşıyan kurumun yöneticilerinin binayı müzeye dönüştürürken, ziyaretçilerin sanatın ne olabileceğine dair fikirlerini dürtecek bir koleksiyona yönelmesi, onun sadece adına değil düşüncesine de sahip çıkmak istediklerinin göstergesi. Burada gördüklerine dudak bükenler ziyaretlerimden eksik olmadı ya, ferah bir köşede misafir edilmiş Dürer’in, Ernst’in daimi koleksiyonu yadırgamadığını sezenler de olmuştur.

Benim gözümde aslan payını her defasında Kuş Adam’ın ağıtı alıyor: Uzak salonların birinde, iki duvarın birbirine dokunduğu kör noktaya kurulmuş bir kovuk; kovukta iki bini aşkın kargacık burgacık kukla, avına yetiştiği için işi ağırdan almayı seçmiş küçümen kafesler, onları birbirine yapıştırsın diye serpilmiş kum, kumaş parçaları, kısık ışık… Postacı Cheval’in ülküsel sarayının bitişik kutbu burası. Kendine dönmek üzere yola koyulmuş kayıp çocuklar için bir klostrofobi alıştırması.

Alman Langner kenarda nefes alabilenlerden. 1964 doğumlu bir Karlsruheli. Önce ticareti, ardından oyunculuğu denedikten sonra otuz yaş dönemecinde plastik sanatlara konmuş. Deri atmadıkça aradığı dinginlikte kaybolamayacağına ağır ağır varmış ama, 1999 tarihli Masumiyetim İçin Ağıt o huzursuzluğun ürünü. Yeni binyılı kendisiyle vedalaşmak için doğal fırsat saymış, o güne kadarki üretimini arapsaçı bir istife dönüştürerek De Stadshof Müzesi’ne emanet etmiş. Müzenin tasfiyesinin ardından da, yerleştirmeyi 2006’da Gent’in bu kuytu köşesi sahiplenmiş.

Bunca ham bilgi dur durak bilmeden o müzeye dönme isteğimi doyurmadı elbette. O odada sırtımı ürperten soru işareti çözülmek bilmedi: Sanatçının boşalttığı haznesini bir kez görünür kılmakla yetinmemesinde mutlaka çiğ kibir mi aramak gerekir? Eleştirmenler, psikanalistler, teorisyenler farklı farklı yanıtlar önerecek, gerek yetkinlikte gerekse yavanlıkta birbirini aratmayacak satırlarının ardı arkası kesilmeyecektir. Onların yanı başına, konturları yarım yamalak kâbuslara yuva arama zorunluluğunu dikeceğim.

Geleneği kökünden reddeden yaratıcı için, kendini ortaya koymakla yetinen yapıtın peşine düşmek her zaman tehlikelidir. Sancıları yetmezmiş gibi, bir de kusurdan ötesine karnı tok bekçilerle didişmesi gerekir. Zarların Langner’e arka çıktığını unutmuyorum; yapıtı buraya, oyun alanının gereksindiği gizin kestirmeden kurulacağı bir mekâna konmuş. Onu aradığı başlangıcın kıyısına atacak gelgit düzeneğini, asıl, önündeki bomboş sayfayı hafife almayan oyunbazlığıyla kurmuş ama.

Sürmekte olan bir oyun değil, Masumiyetim İçin Ağıt. Zamanın sonunda, Balzac’ın Frenhofer’ini, James’in Theobald’ını reddetmek için sahnelenmiş bir oyunun kalıntısı. Nihayet hiçbir şeyin olmayacağı, akıl almayacak kadar upuzun bir süre boyunca hiçbir şeyin olmamaya devam edeceği o eksiksiz atalette kuralı değil esrimeyi gören yapıt, kaç kişiye ulaştığının önemsizleşeceği bir fona da kavuşuyor. Çekirdeği çürük çıkabilir şu denklemin, varsın çıksın, sırf basitliğinin bile kendime dokunmama, olduğum kadarından yaka silkmeme yettiğini duyuyorum. Varsın benim gibi, göğüs kafesini İkaros çizmiş bir Dedalus’un ağzında bencilliğe çalsın: Langner’e, türdeşlerine kanatlarının balmumundan olduğunu çıtlatmama taraftarıyım ben. Uyanırlarsa yerçekimini unutuvermekten korkarım.

Hans Langner’in, nam-ı diğer Kuş Adam’ın Masumiyetim İçin Ağıt odasından, fotoğraflar: Emre Ağanoğlu

Emre Ağanoğlu, Hans Langner, Museum Dr. Guislain, sanat