Işık hızını geçebilmiş uzak gezegenler hayal edin: Bir çırpıda sona erecek bitimsiz yolculuklarının sonunda evrenin el değmemiş bir sahiline vardıklarını, zamanın taslaklarını bulduklarını… O sessizlikte Estetik’e, Ölüm’ün o can düşmanına rastlarlarsa, dilerim bilincini etin zorbalığından kurtaramamış biz fânileri de hatırlarlar, atası merak olan kayıtsızlıklarıyla.
O farazi medeniyetlere Cornell kutularının akrabası bir oyun yakıştırmaya Kayıp Zamanın İzinde’nin son cildinde, Yakalanan Zaman’da rastladığım kısa bir cümle üzerine başladım. “Ölümden sonra, Zaman bedenden çekilir”1 çürümeye tabi bilincin tasası elbette; insanoğlu, teknolojinin kılavuzluğunda, bugünü bukağı olmaktan er geç çıkaracaktır. O vakte dek, duyu organlarımız Hakikat’i katederken bulduğu her madlenden ihanet öyküsü kurmaya devam edecek, bir nehrin, iki yakasındaki dar kesitlere hayat bağışlaması gibi. O nehrin bu yakasında bugün varsa, diğerinde geçmişim var ya, anıların tarafına yüzüp bu satıra baktığımda onların tohumunu değil, sadece bugünkü hâlimi gördükçe, ıskartaya çıkardıklarımın da kalemimi, zihnimi zenginleştirdiğine varıyorum. Anılarımın bir aynanın içinde beklediğine defalarca tanık oldum çünkü.
Tanıklık kelimesini gelişigüzel kullanmadım: Geçmişte hatırı sayılır süreler geçirdiğim sokaklara uzun ayrılıkların ardından döndüğümde, görüş alanımın solunda rastlayacağıma emin olduğum bir dükkânı sağımda buldum her defasında. Yıllardır izlemediğim bir filmle yeniden buluştuğumda, falanca sahnede, ekranın sağ ucunda kapandığını iyi hatırladığım bir kapının bu kez solumda örtüldüğünü gördüm. Dugas’dan Atkinson’a, Loftus’a dek, hafıza üzerine çalışmalarını tanıdığım isimleri yeniden taramadım değil, tarif ettiğim kırılmaya hiçbirinde rastlayamadım; ola ki gözden kaçırmışımdır. Sözün kısası, bugünümü hafızamın sırladığı aynanın sahte yakasında yaşıyor olabileceğime inanmak isteseydim, hevesime dayanak bulmakta zorlanacağımı sanmıyorum.
Proust’un anlatıcısının, yine Yakalanan Zaman’da, “sanat eseri karşısında katiyen özgür olmadığımız, bir eseri keyfimize göre yaratamayacağımız, bizden önce var olan bu hem zorunlu, hem gizli eseri, tıpkı bir tabiat kanununu keşfedercesine keşfetmemiz gerektiği”2 sonucuna varmasını bu bakımdan ürkütücü buluyorum. Hâlihazırda var olan yapıtını toprak altından çıkarmak isteyenin, elinde hafızasından başka bir kazı aleti olmadığına da değinir Proust, çok geçmeden: “Edebiyatçı yazmaya başladığında, kahramanlarının istisnasız her hareketi, tiki ve aksanı, hafızası tarafından”3 ona esinlenecektir. Madlenler, sırra kadem basmadan önce, yazan kişiyi ölüm korkusundan sahiden de koruyordur belki; ne var ki Bergson’un gönüldeşi Proust’un zamandışı benlik arayışı, onu Marcus Aurelius’la dürtmek isteğimi de kamçılıyor. Fransız edebiyatçının odasının eşiğinde dikilebilmeyi, filozof imparatorun şu an yaşadığımızdan başka bir hayatı yaşayamayacağımıza değindiğini ona söylemek isterdim. Ne geleceğimize ne de geçmişimize sahip olduğumuzu, bizim olmayan bir şeyi kaybedemeyeceğimizi… Der demez Einstein’ın uyarısını çıtlatırdım: Kuantum denklemlerinde, Geçmiş, Şimdi ve Gelecek arasında hiçbir fark görünmediğini, Zaman’ın katır kadar inatçı bir yanılsama olduğunu.
Her düzmece gibi bunun da halüsinojenik bir etkisi olsa gerektir.
Sanrıysa sanrı, neredeyse her gün, Proust’un işaret ettiği o çıkış, varış girdabına bırakıyorum yine de kendimi, zamandan bihaber bir yere ulaşayım diye. Neredeyse her gün önüme boş bir sayfa açıyor, görme becerimin yetersiz kaldığı hattın arkasındaki, birbirinin hem nedeni hem de sonucu yaraların, onların birbirine sürtündükçe sağlamlaşan maskelerinin gönlünü almaya çalışıyorum. Empati buysa, kendi sınırımızı, koruyucu kabuğumuzu hiçe sayarak anlayamadığımız bağlam kümelerinin peşine düşmekse, her günümün kendimi aynanın karşısında yok etme oyununa dönüştüğünü de pekâlâ öne sürebilirim, elden ne gelir, Freud’dan yola çıkarak.
Haz İlkesinin Ötesinde’nin, Freud’un belki de en tutuk metninin yüreğinde bir çocuk oyunu var. Savaş yaralarını saramamış eski askerlerin, boğucu anılarına tekrar tekrar teslim olması gibi, haz ilkesinin açıklamakta yetersiz kaldığı deneyimlere değindikten sonra, bir buçuk yaşındaki bir çocuğun kendini görünmez kılma oyununa uğrar Freud. Annesinin evde olmadığı saatleri boy aynasının karşısında geçirmektedir o çocuk. İlkin zemine bitişmeyen sırlı camın karşısına dikilmekte, sonra boylu boyunca yere yatarak ortadan kaybolmaktadır. Annesinin çekip gidişini dur durak bilmeden canlandırmadan edemez.
Freud yineleme dürtüsüne işaret ederek berraklaştırmaya çalışıyor o teselli temrinini. Keyfi ya da itkisel yineleme, edilgen kurbanlıktan belli ölçüde bir “hâkimiyet”le ödüllendirir çocuğu. Olgu öyküsünün figüranı bu sayede başrole yerleşir, saatin akrebini, yelkovanını travmasının arafına geri döndürecek denli güçlenir. Gelgelelim dönüşü ölü bir zamanla güdüleniyordur. Zaten göründüğü kadar da etken bir rolde değildir çocuk; bir başkasının, annesinin piyesine ayak uydurmaya çalışmaktadır.
Freud’un çok geçmeden sözü sadizme, mazoşizme getirmesi şaşırtıcı değil elbette. Kendini geçmişe mal etmek, mazoşist teslimiyetin aynanın diğer yakasındaki hâli. Bir sahneyi zaaflarla kusursuzlaştırma çabasını tanıyorum: Aynanın karşısına geçtiğimde, evimin nasıl olup da görebildiğimi aklımın almadığı köşelerine takıldığı olur gözümün. Geçmediğim yollardan geçmeyi seçmiş, bugünümde, yerime geçmek için fırsat kollayan hâlimi ararım orada, öfkelenebileceği, kendinden başka kimsesi olmayan herkes gibi. Bir zamanlar tutundukları yerden kopmuş yaşam kırıntılarını çerçeveleme çabası sanırım bu. Dün, Bugün ve Yarın arasındaki fark gözbağıysa, şimdi de en az geçmiş ve gelecek kadar bizim değil demektir, Marcel: Gün sonu raporlarına bir avuç tuz ruhu çalmak istediklerinin gözlerine baka baka gülümseyen ruh tacirlerinin geçer akçesini, nostaljiyi kastetmiyorum burada; ondan daha zenginleştirici bir hafıza kaybından bahsediyorum: Özlemin bagaj fazlasından, taşımaya kimsenin yanaşmayacağı diğer ağırlıklarla birlikte, ayakaltı bir odada tozlanacak o kilidi bozuk mahfazalardan. Sakladıklarını merak edecek zevk sahiplerinin hevesini kıracaktır sahipsiz kalmış onca güzel yağmur, son nefesimi benden çalacak sayısız sevgi. Zamanın ikindi mahmurluğu, duvarları onlarca yıl önce dinmiş bir savaşın mermi izleriyle bezeli otel, imrendiğim yazarların müdavimi olduğu Orta Avrupa kafeleri. Güneşi batmış günleri olanca nefretiyle, kösnüsüyle hoş görebiliyoruz çünkü, bugünü affetmeden. Bu satıra fon müziği olabilecek plağın tek bir zerresini dahi çizmeyeceklerini biliyoruz. Zaman dediğimiz yanılsama katır kadar inatçı çünkü Marcel, geçmiş bana ne kadar inandırıcı gelirse gelsin, doyurulamaz gazapla, her şeyi zapt etmiş şefkatle ne kadar sessizleşmiş olursa olsun.
Edgeplay rızası olan iki yetişkin arasındaki bir sınır aşımı oyunu. Oyunun bir tarafı rahimden atılmanın çıldırtıcı yalnızlığı durulsun diye, o acıyı tekrar tekrar tecrübeye etmeye razı gelmiştir. Diğer oyuncu, yapayalnızlığını paylaştığı o bulutsu varlığı avutmasının tek yolunun esirgeyici eti yırtmak olduğuna varmıştır. Onların güvenli dünyanın ötesine geçme anlaşmasını kâğıda düştüğü her cümlenin, en iyi ihtimalle, kısa süreli bir tatmin sağladığını bilenler tanıyacaktır. Her yapıt bir dünya tasarısının dayatılması, muhatabın edilgenliğini güdümleme arzusunu da besler kuşkusuz. Yapıttaki edilgen tarafın sadece okur olmadığını unutmamak gerekir ama; kalem, kamera, renkler ya da notalar yaratıcıyı hatırlamaya zorlayacak, çocuksu merakıyla özgürlüğüne el koyacaktır. O sözüm ona tek kişilik geçmişe dönme oyunu ilkin çoğaltmaktan, sonra yok etmekten vazgeçmeyecek satırlarımı, kelebek ömürlü huzur pahasına.
Umberto Eco’nun teknolojik ve bilimsel ilerlemeyi, yeri geldiğinde, büyütmemek gerektiği ifadesinin yüreğime su serpmesi ondan. Kaşık, çekiç, kitap gibi nesnelerin uzun zaman önce kusursuzlaştırıldığına, bundan sonraki iyileştirme denemelerinin işlevlerini zayıflatacağına dikkat çekmişti büyük İtalyan. Zaman’ın, Büyük Patlama’nın ilk anında kusursuzlaştığını düşünmeyi bu yüzden seviyorum. Evren, hâlihazırdaki Zaman’dan daha iyi bir tanesini yapamayacağı için ölümlüyüz. Bize geçmişe dönme, her şeye sil baştan başlama hakkı tanıyabilseydi dahi, olsa olsa şimdiki hâlimizin kusurlu bir örneğine varabiliriz. Kendimi Yapıt’a her gün bu nedenle teslim ediyorum; elde ettiğim sonuçlar sadece bir parmak ötemdeki dünyanın kayıtsızlığını derinleştirsin, hiç değilse birkaç dakika, bir iki nefes ya da bir sonraki boş sayfa boyunca beni sessizlikten korusun diye.
1. Marcel Proust, Yakalanan Zaman, çev. Roza Hakmen (İstanbul: YKY, 2004), 354.
2. Age, 189.
3. Age, 207.
{fold içindeki ayrıntı: Albrecht Dürer, “Melencolia I”, kaynak: Google Art Project}