Yemyeşil heykel devrildi devrilecek bir masaya yerleştirilmiş. Masada üçgen çatılı, tül bir çadır; varla yok arası bir örtü. Örtünün altında, zeminde, irice elektrik devresini, devreden fışkırmış iç organ parodisi minyatürleri seçiyorum sonra. Bir de yukarıdan hepsini kör ışığa boğmuş floresanı. Elektrik Devresinde Radyoaktiviteyle Tarım bu. Tetsumi Kudo’nun 1968 tarihli işlerinden biri.
Ertesi sabah, Amsterdam güneşinin ucuyla atladığım taksi otelden gara uzanırken hâlâ onu düşünüyordum. Belirtisi gecikmiş gönül borcu olan gezgin hastalıklarındandır: Burnunun ucundan ötesine hazırlıksız yakalanmak. Olacağı varsa olur ama; beklenmedik bir çarpışma kendine yer açar, ezici Picasso, mistik Mondrian dolaylarında tasarlanmış müze ziyaretini sil baştan kurar. O devamlılık hatasından geriye birbirine girmiş görüntüler kalır. Çıplak duvarda bir kez göze battı mı yok sayamadığımız noktalar gibi, Kudo’nun adının da o ilk çarpışmadan bugüne, zaman zaman anıldığını duyar oldum. Küresel ısınma, ekolojik yaşam, nihayet pandemi dolaylarında gezinen o seslerin her defasında gündemin kıyısıyla yetindiğini gördüm. Kişisel okumalar zorunluyken gündemin haddine değildir ama sığınak önermek. Öte yandan ilk görüşte aşkı da kastediyor değilim; zihnimde olsa olsa onun yapıtıyla kuracağım ilişkinin var olmayan sahnelerde gezineceği düşüncesi belirmiştir.
“Cultivation by Radio-Activity
in the Electronic Circuit,” 1968,
Stedelijk Museum Amsterdam koleksiyonu, fotoğraf: Pictoright Amsterdam 2020
© Hiroko Kudo, the Estate of Tetsumi Kudo, Artists Rights Society (ARS), NY /
ADAGP Paris 2020
Bilebildiğim kadarından yola çıktığımda gördüğümün aklıma yatmasına bakarak kuruyorum o cümleyi. Sanatçının ulaşabildiğim manifestolarını katederken, benmerkezcilikten kurtuluş yolu olarak bedeni radyoaktiviteyle etkisizleştirmeyi önerdiğini görüyor, hariçten bilgimin onun önerdiği evreni aşina bulmaya yettiğini anlıyorum. Kudo hesabına bir yetkinlik göstergesi elbette bu. Kendi piyesinin figüranlarına önerdiği o çıkış yolu; groteskin, halüsinojenlerin sınırını genişleten o ifadeler zıvanadan çıkmış zihni değil, tekinsiz heykellerden meydana gelmiş, gezegen büyüklüğünde bir yerleştirmeyi anlatıyor benim gözümde. Hiroşima ile Nagazaki’den sonra yapıt çatmanın ancak insanı dönüştürdükten sonra mümkün olabileceğini. Auschwitz’ten sonra şiir yazılamayacağı savının kıyısına bırakılmış bir varsayım…
1935, Osaka doğumlu Japon sanatçı etin nükleer silahlar karşısındaki dayanıksızlığı üzerine teknolojik ama pastoral bir gelecek inşa etmiş. Vazgeçemediği kozalar, çürük bitkiler, beden parçaları, irili ufaklı iğreti fallus ile hepsini bir arada tutan rengârenk bulamaçlar yeniden doğumu işaret etse de kusurların eksik olmadığı bir evren onunki. İktidarsızlık insanı geride bırakmanın bedeli olduğu kadar yok oluşun mirası orada: Ülkesine ölümün daha önce bilinmeyen bir türünü getirmiş anne Enola Gay’in taşıdığı bomba, ana rahminden tepetaklak düşen o Ufak Oğlan Hiroşima’yı çözülmez bir durguya çıkarır, bedenden geriye gölgesi kalır. Yapıtlarındaki belli belirsiz alay ilmekleri olmasa hepsini belki didaktik, belki düpedüz kitsch bir bilimkurgu hikâyesi saymak kolay olurdu. Ne var ki o geleceğin dil sürçmesinin âlâsı olduğunun farkındaymış gibi çalışmış Kudo.
Gece aydınlıkta çözüledursun, şehrin taksinin camında akışkanlaşmasını, uzakta kırpışan ışıklara dek geri çekilmesini izliyordum bir de; sevişmek, zarar vermek, kendine veryansın etmek isteyenlerin sokulduğu duvarlarda Joyce’vari bir cümle arıyordum, “Tarih kâbus ise gelecek yalancı meme de olabilir” diye. Derin bir nefes alma isteği kendimi tutsak hissetme dürtüsüyle didişiyor, sokaklar bir bir siliniyordu. Kudo’nun insanlığın bozulması ile çevre kirliliğini, teknolojik ilerlemeyi doğru orantılı bulduğunu her hatırlayışımda şehrin günün birinde pekâlâ yok olabileceği bilgisiyle oyalanmaktan fazlası gelmeyecek elimden. Bildiğimiz insan sahneden çekildiğinde, mutlak güç ile mutlak deliliğin aynı çekirdekte patladığı Ağustos 1945’in sahiden de yaşandığına dair olsa olsa söylentiler kalacak, hâlâ duyabildiğini fark eden şanssızlara.
Aklıma Kurosawa’nın gelmesi olağan; dönüşmek bir de yok olmak çünkü. Büyük Japon yönetmen Sarhoş Melek’ten Sokak Köpeği’ne dek, savaş sonrası psikozuna pek çok filminde sokulduysa da o kırılma tastamam anlamını Bir Canlının Tarihçesi’nde (Anglosakson dünyadaki adını çevirmek gerekirse, Korku İçinde Yaşıyorum) bulur. 1955 tarihli film, nükleer savaş korkusundan aklını oynatmanın kıyısına gelmiş ihtiyar Kiiçi Nakajima’nın hikâyesini anlatıyor. Kiiçi Nakajima hidrojen bombalarının getireceği yıkımın yanında Hiroşima’nınkinin sözünü bile etmeye değmeyeceğini öğrenince çılgına dönmüştür. İlkin kendine yeraltı sığınağı inşa eder, ne var ki bir kez raydan çıkmış zihne ne yetebilir, tek kesin kurtuluşun varını yoğunu satıp Güney Amerika’ya yerleşmek olduğu sonucuna varmıştır bile. Ailesi yaşlı adamın peşine takılmaya niyetli değildir ama, alıştıkları zenginlik ufalanmadan önce ona deli raporu alabilmek için mahkemeye başvururlar. İhtiyar korktuğu güçlerin tiridi çıkmış bir modeline dönüşedursun, belki didişmekten yıldıkları için, belki şefkatten, ona çırılçıplak gerçeği hatırlatmak oğullarına düşecektir: Nükleer silahların erişemeyeceği yer yoktur artık, Nakajima’nın “Yeryüzündeki Cennet” saydığı, başkalarınca çerçevelenmiş, filme alınmış görüntülerdir. İhtiyara mutlu son diye bir tek deli gömleği kalır. Orada huzurun daha önce bilmediği bir türüne çekilir.
[I Live in Fear], 1955, ekran görüntüsü
Çıkış yolunda kafes görmeyi paradoks değil çeşitleme sayardı Kudo. İnsanı varlıktan yokluğa taşıyan güzergâhta üç büyük kapatılma görmesinden yola çıkarak söylüyorum bunu: Bir kutuda (rahim) gelişir, bir kutuda (ev) yaşar, öldükten sonra bir kutuya (tabut) yerleştiriliriz. Rank’ın dünyası burası. Savaşmak istemediği, savaşmayı bilmediği bir meydanda, korkudan başka güvenli kucak bulamayan için lotuslardan lotus beğenmekten başka çıkar yol göremez gibidir. Tecrübenin öylesini geçiştirmek üzere yoğrulanlar, amigdala monologlarının keşmekeşinde, uçsuz bucaksız kompartımanları yuva sayacaktır, benim gibi.
Kaçacak delik bulunamaz felakete katlanmanın yolunun arkaya bakmamak olduğuna varması ola ki bundandı Kudo’nun. Keza 1962’de Paris’e sürüklenmesi, sonraki yirmi beş yılı orada geçirmesi de; doğaldır, huzursuzluğu serpilebileceği kadar serpilsin istemiştir. Gerek onun gerekse Kurosawa’nın felaketi eşelerken Japonya’nın savaş suçlarına sokulmamasını yurtseverlik tikinden ziyade gözün mesafeyi yeğlediğinin işareti saymam da bundan. İkisi de kırılganlığının üzerine zamanın uzak uçlarında gidebildi. Büyük yönetmen kendine esas itibarıyla yüzyıllar öncesini, Shakespeare’i seçti. Kudo ise Neo-Dada ile Fluxus dolaylarındaki, tanıdığımızı ancak gördükten sonra hatırlayabileceğimiz geleceği.
Hipermetropluk örtük bir katlanma sorunu da olabilir çünkü. Kurosawa’nın, onca suskunluğuna rağmen, Nakajima’ya yargılanmaktan kaçan Nazilerinkine komşu bir kurtuluş ümidi seçmesine bakınca, aklıma Kudo’nun geleceğin çoktan felç geçirmiş olabileceğini duymazlıktan gelmek için didindiği geliyor. Alkole o yarılmada dengede durmak için sarıldığını, tökezledikçe bedenini hiçe saydığını kuruyorum. Japon sanatçı 1990’da öldüğünde sadece 55 yaşındaydı.
Loş tonlar, kumlu sinematografi: Garın bu saatte 1970’lerden kalma bir havası olacaktır. Fazladan birkaç avroyu gözden çıkararak kendime birinci sınıf bilet alacaktım birazdan. Gösteriş budalalığından değil ama; yıkıldı yıkılacak binaları, şehrin kalıntılarını, sonra çiftliklerin yeşilliğini, güzel tembelliğe salınmış atları, oyunbaz çoban köpeklerini sessizlik içinde izlemek istiyorum. Uysal bir diyalogla aralamalı o kapıyı: Bir şey söylemiş olmak için, gişe memuruna trenimin platformun hangi yakasından kalktığını soracağım. Beriki doğrulacak, zeminden yeraltına uzanan merdivenlerden hangisini kullanmam gerektiğini işaret edecek. Farklı dillerin Babil Kulesi’ne kahve kokusu, etli kulaklıklardan sızan notalar karışmıştır. Taksiden inerken, içimden, Kudo’nun cinleri üzerime sıçramışsa diye geçiriyordum, sanmıyorum ki yeni yuvalarını yadırgasınlar.