Avusturya’nın güneyinde, Carinthia’ya bağlı bir köyde, kemik toplayıcısı Maximilian kazanını karıştırıyor.
Mezbahada kesilmiş hayvanların, göçmüş köylülerin kemikleriyle, leş kokulu bir karışım hazırlıyor gençliğinden beri. Köylülerin pandapigl dediği bulamaç kıvamlandığında, kazana bir karga tüyü daldıracak. O cılız fırçayı atların gözlerinde, kulaklarında, burun deliklerinde, karnında gezdirecek sonra, sinekler onlara musallat olmasın diye.
Avusturyalı yazar Josef Winkler’den, onun 1998 tarihli tuhaf romanı Vakti Gelince’den [Wenn es soweit ist] aktarıyorum bunları. Hemen hemen ortaçağdan çıkmış bir mikro evrende, zamanın ilerleyişini hemen hemen hor gören halk kemik toplayıcısının kazanını beslemek üzere nefes alıp veriyor. Selamet ümitleri, sinekler kadar yaşamı da köyden uzak tutan o karışımı beslemekten ibaret.
Bir müntehirler kolonisi orası; Maximilian’ın kazanına yerleştirdiği kemiklerle birlikte yükselen bir ölümler kataloğu. Çekip gitmeye doğuştan hazır sanki onun köylüleri; vadesi dolanların defterinin aşırılık sınırının arkasında kapanması cabası: Boğulanlar, traktör kazasında parçalananlar, akıl hastanesinde yitip gidenler ile yanlışlıkla çamaşır suyu içenler, vaka zamanı I. Dünya Savaşı’ndan –yanlış görmediysem– 1980’lere yaklaşadursun, dirimsiz bir olay örgüsü kuruyor. Ölümlerin hikâyesi yaşamı çürümemeye mahkûm etmiş orada.
O köyü Avusturya’dan koparmak, Çernobil’in yakınına, Kızıl Orman’a gizlemek isterdim. 1986’daki felaketin zehrinin, ömrünü tamamlamış canlıların çürümesini sağlayan mikroplara, mantarlara, böceklere de bulaştığını biliyorum: Ölüdür Kızıl Orman, ne var ki çürümemektedir. Doğadan Dorian Gray yaratmak isteyenin, anlaşılan o ki ilkin çürümenin işçilerini bertaraf etmesi gerekiyor.
O orman bir yapıtın yaşlanmaz hâli olabilirse, ormanın çürümesini üstlenmiş bir yapıt varsa, Leonardo Drew’da görüyorum onu. 1961 doğumlu sanatçının devasa heykellerini ilk bakışta birer buluntu nesne istifi sayan çoktur, gelgelelim kasten çürüttüğü malzemeleri kullanıyor Drew. Yerleştirildiği yerde infilak edecekmişçesine bekleyen o heykeller kâh oksitlenmiş, kâh yanmış, kâh kimyasallar yardımıyla paslanmış sayısız parçadan oluşur. Stüdyosunda çalışırken gözü kulağı biraz da televizyonda, eski Hollywood filmlerindedir heykeltıraşın. O filmlerde dans eden, kavgaya tutuşan bedenlerden, zarif ya da zalim devinimlerden aldığı ilhamla, çürümeyi resmetmeden betimlemenin yollarını arıyor yıllardır.
Hem Drew’u hem de Maximilian’ı, çürümenin hak ettiği değeri görmediğine inanıyorlar diye, Baudelaire’in soyağacına yerleştiriyorum.
Fransız şairin Kötülük Çiçekleri’ne aldığı “Leş”e uzanacağım burada. O şiirdeki anlatıcı, sevgilisinin uykusunu izlerken “Hatırlar mısın” diyerek sessiz monoloğuna başlar; gözünün önüne bir yaz sabahı, sokakta gördükleri leşi getirir. Onunla yanı başındaki, kösnüden yeni sıyrılmış sevgilisi arasında en ufak bir fark yoktur onun gözünde. Leş, çakıl taşından bir yatakta, bacaklarını kaldırmış hâlde yatmakta, güneşte çürümektedir. Baudelaire’in anlatıcısı için mide bulandırıcı olmanın uzağındadır ama o manzara; kulağına sadece sineklerin benzersiz ezgileri gelir.
Her şey sona erdiğinde bir de her şeyi geride bırakmak gerekiyor elbette. Zira sevilenin, belki de hasmın tabutuna eşlik etme vakti gelince, göçüp giden, göremeyeceği günleri de yanına almayı dener. O el çabukluğundan korunmak isteyenin sanmıyorum ki ölümü anıya dönüştürmekten başka çaresi olsun; kendi sonunun yanından ıslık çala çala geçmesini sağlayacak her nakarata razı gelir.
Winkler’in anlatıcısı o kurma kolunu Katolik ilahileriyle Baudelaire’in Şeytan’a Dualar’ının iç içe geçtiği bir simya masalında bulmuş. Ölümler esirgeyici bir cehenneme dönüşedursun, köylülerin anıları gelecek diyebileceğimiz olasılıklar haznesini beslemek amacıyla değil, mutlu sonları unutmak için birikir. Dileyenin, hesabını ne zaman isterse kapatabileceğini bilir hepsi. Öte yandan oradan ayrılmanın mümkün olmadığını da.
Winkler’in köyünü Kızıl Orman’a taşıyacak gücüm sahiden olsaydı evlerin inşasını hangi mimarlar ekibine teslim edeceğimi de biliyorum: T+E+A+M. Yıkıntılarda bitimsiz bir inşaat malzemeleri havuzu görmüştü onlar; 2016’da Venedik Bienali’nde gerçekleştirdikleri “Detroit Reassembly Plant” için metruk Packard Fabrikası’ndan seçtikleri beton ve demir malzemeyi, molozları plastikle, geri dönüştürülmüş atıklarla harmanlayarak yepyeni ama eski yapı modelleri kurmuşlardı. Ölümü toprağa verilmiş bedenden daha sahici tecrübe etmek için sessizliği geleceğe taşımayı deniyorlardı sanki.
Mutlu son için yıkımın da çürümenin de kararınca olması gerekiyor belli ki, kemiklerin kararınca ufalanması, organların, etin kararınca bozulması gerekiyor. Drew’un dev heykellerinin Pollock’tan Kiefer’e uzanan tali yolda ortaya çıktığını kurmak zor değil ya, oraya soluklanayım diye sapan ne Kızılderililerin kum boyama ayinlerine rastlar ne de bombardımanda yok olmuş şehirlerden olma oyun parklarına. Görme biçimini teslim ettiği o hemen hemen halüsinojenik esrimeyi Baudelaire’le paylaşıyor sanki Drew; geçmişin dansçılarını stüdyosunda çürütedursun, Fransız şairin anlatıcısı da güzeller güzeli sevgilisinin toprağa verildiğinde, sokakta gördükleri o leş gibi çürüyeceğini hayal eder. Sevgilisine, onu kemirecek toprakaltı kurtlarına, çürümüş sevdasının ilahi özünü herkesten sakındığını hatırlatmasını tembihler. Hafıza sadece zamanı yenmekle kalmayacak, çürümeyi de sanata dönüştürecektir.
Avusturya’nın güneyinde, Carinthia’ya bağlı köyünde hâlâ kazanını karıştırdığını tahmin ediyorum Maximilian’ın. Şansı onun kadar yaver gidenlerimiz kendi köşemizi talan etmeye devam edecektir, hem kendimize hem de başkalarına borçlarımızı ödeyebilelim diye. Dün, bir ay ya da on yıl önce, evvel zaman içinde ya da işte tam şu an, biri ölümümün, her birimizin ölümünün örgüsünde son sıraya geçmiş olabilir çünkü. Soluklanmak için elişini göz hizasına kaldırmıştır belki de, işte tam şu an. Ona alıcı gözüyle bakmış, hayal kırıklığı, nefret ya da aşk dediği habis nakaratını dilinden düşürmeden son sırayı düğümlemeye başlamıştır. Elinden geleni yapmaya herkesin ihtiyacı olur.