Başlık aldatmasın: Illusion, ach bitte, bitte, Illusion kulak okşayıcı sancıları kollayan bir kitsch sevdalısına değil, İkinci Dünya Savaşı sırasında Theresienstadt toplama kampında kurulmuş kabarenin meşhur şarkılarından “Karussell”e ait. Bizzat kamp komutanlarının onayıyla kurulmuştu o derme çatma sahne; sahneye çıkanlar ise önünde sonunda Doğu’ya, yok edilmeye gönderilecek Yahudiler arasında bulunan şarkıcılar, oyunculardı.
Bilebildiğimiz kadarıyla en az elli kez perdelerini açmış, Nazilerin “dostluk gecesi” dediği o kangren siyahı eğlenceler. Kabarenin kozmopolit Berlin’in yüreğindeki, melankolinin kiriyle güzelleşmiş hâlinden eser yoktu ama orada. Bir çırpıda yazılmış şarkılar, çalakalem piyesler kamptaki koşulları kıtı kıtına ironik bir tonla iğnelemeye cesaret edebiliyordu ancak. Gelgelelim o kadarı yetermiş Almanların en şık kıyafetleriyle ön sıralara kurulmasına, gösteriyi kahkahalarla izlemesine. Hayatta kalabilmişlerin ifadelerine bakılırsa, izleyiciler arasındaki Yahudiler ilkin onlara eşlik eder, derken hüngür hüngür ağlamaya başlarmış. 1943’te Auschwitz’te yok olan Hollandalı yazar Etty Hillesum’un mektuplarında görüyorum: Yanılsamanın hem akla gelebilecek en sarsılmaz dayanak (çünkü akıl sağlığını besliyordu) hem de en büyük tehlike (çünkü onları teslimiyete saplıyor, Nazilerin işini kolaylaştırıyordu) olduğunu hissedermişler.
İsteksizliğin amaçsızlığa sürtündüğü hatta yazıyorum bunları; biliyorum ki o bıçak sırtını zımparalarsam elime dört yanımdaki sessizlikten başka bir şey dökülmeyecek. Görüş alanı süt limanmış gibi yola devam edenlerdenim ben; varacağım limanı seçtim, rüzgârın elverişlisini kendi kendime yonttum diye avunuyorum. Oralı olmamak başını kuma gömmekle bir mi, yoksa her ne pahasına olursa olsun devam etmek mi? Sorunun pahası “her şey”ken, kişinin zihninin her uzandığını çekip koparabileceği düşüncesinin de belirebileceğini görüyor, ürküyorum. O yırtılmada kendine çerçevelerden çerçeve beğenecektir bir zamanların özgürleştiricileri. Alphonse Laurencic’in tasarladığı hücreler ortada çünkü: Bir çırpıda işkence düzeneğine dönüşürler.
Laurencic’in İspanya İç Savaşı’nda, siyasi tutukluların ruhu kesinkes deşilsin diye tasarladığı hücrelerden biri
kaynak: Open Culture
Quid est veritas: Pontius Pilatus’un yanıtsız sorusunun karşısında kendi sırtını sırlamaya hevesli binbir çerçeve belirdiğini biliyoruz. O noksanlığa bakandan daha güzeli olmadığını onaylayanmış, ucube bedenleri olağanlaştırsın diye bekleyenmiş, hiçbiri aynasız bir odada kendimize itiraf edeceklerimizden farklı bir şey gösteremezmiş gibi gelir bana. Dürüstlük dediğimiz, günün birinde lazım olur diye sergilediğimiz o piyesin kapalı gişe oynaması için biletleri el altından satın alan da gönlüne göre dağıtan da biziz.
Laurencic’in dürüstlüğü bile isteye kötülüğü seçmesindeydi, hiç değilse o mizaç farklılığıyla avunabilirim. Onu dikiş tutturamamış bir fırsatçı saymak kolay, ne var ki bir modern zaman Herostratos’u olmanın yolunu Yapıt ile Hakikat’in birbirini geçersiz kılması üzerine ibretlik bir ders vermekte bulduğunu yabana atamayız. Modernizmin başlangıç noktalarından birine geri döndüğünü, gözünü gerisin geriye zihne diktiği o yerde kişinin kendi deliliğine maruz kalacağı bir aynalar sistemi bulduğunu görüyorum Laurencic’e baktıkça. Orada tuhaf mı tuhaf Rus düşünür Helena Blavatski’nin 19. yüzyılın son çeyreğinde yayımladığı iki kilit yapıt bekliyor. Onun Darwin’in teorileri ile dinin karşı karşıya gelmesini ılımlı bir yöntemle çözmüş sayılması, aynı kümede anmayı düşünemeyeceğimiz iki kutbu birbirine yaklaştırmıştı. Teosofi öğretisi hem Mondrian’a, Kandinski’ye, Mallarmé’ye, nicesine sanatı tinle buluşturmak için gereksindikleri mistik tözü çıtlatmış, hem de Aryanların üstün olduğunun kanıtını arayan Nazilerin işini kolaylaştırmıştı. Dört bir yandan fışkıran yardım çığlıklarının karşısında istifini bozmadan yürüyene yok sayma sopası sallamayı hak sayanlar, madalyonun iki yüzünün günün birinde aynı karanlıkta buluşabileceğini akıldan çıkarmamalı.
Theresienstadt’ta sahnelenen Brundibár isimli çocuk operasının oyuncuları
kaynak: Dansk Institut for Internationale Studier
Theresienstadt’taki kabarede sahneye çıkanlar Nazileri eğlendirmelerinin ödülü olarak daha rahat yataklarda yatıyor, daha iyi besleniyordu. Rahatlığın onlara hayatta olmanın ne anlama geldiğini dur durak bilmeden hatırlattığını düşünmeden edemiyorum ama; her dakikanın, geride kalacağına, bir sonrakini doğurmaktan başka bir işe yaramadığını. Bir tarafta hesabını vermeden yok edebilme yetkisiyle kaskatı kesilmiş yüzler, diğer tarafta hatırlanmadan yok olacağını bilmekle kırışmış alınlar, ola ki ikisi de var olmanın ta kendisi gibi geliyordu onlara. O gösterileri izleyebilmiş görgü tanıklarının yorumları, hepsini bilmenin ayrıcalığın en yıldırıcısı olduğunu onaylar nitelikte; dileyen, H.G. Adler’in Theresienstadt, 1941-1945’ine bakabilir. İroni olacak iş değilken, katlanabilmek, hiç değilse hayatta kalabilmek için ironiden başka çıkış yolu yok gibidir. Kabarenin en meşhur şarkılarından birinin, Theresienstadt’a hoş bir kasaba görme ümidiyle sürüklenenlerin gerçeği çözer çözmez düştüğü dehşeti tiye aldığını hatırlamak yeterli: Gelenleri güney manzaralı balkonlar, ferah odalar değil, yüksek duvarlı bir getto bekliyordu. O şaşkınlıktan ruhu oracıkta darmadağın olanlar ise çarçabuk Doğu’ya gönderiliyordu elbette. Ölümün kuvvetle muhtemel olduğunu bilenlerin Lukianos’a yaraşır bir öte dünya kahkahasına hakkı vardı. Geleceğin kalmadığını bildikleri için, gelecek arayanlara gülebiliyorlardı.
Dönüp bakınca, istifini bozmamak ile işbirlikçilik arasındaki sınır ince görünebilir. İlkiyle mutlak sürgünlüğü işaret ediyorum hâlbuki; pencereleri sıkı sıkı kapadıktan sonra suçluluk duygusundan ibaret bir temiz havada nefes alıp vermeyi. Yoksa, kendini geleceği yok etme temrinlerine bırakmışların ortasındayken, başarısızlığını çiğ gücün dümen suyuna katması, o kıpırtısız yüzeyde kendi yansımasına hayran kalması işten bile değil yıkımı meziyet sayana.
Gelgelelim Ernö Szép’in Budapeşte gettosu anılarını da biliyorum. Macar edebiyatçının “içerideki” her Yahudinin Yahudi düşmanı olduğunu öne sürdüğünü… O acımasız kapatılmada, herkesin başkalarının günahlarının acısını çekmekten yakındığını dile getiriyordu Szép; herkes dünyadaki tek Yahudi olmadığı, kutsal bir emanet olma fırsatını kaçırdığı için hayıflanırmış. Zihin yok etmenin oyuncağı olmuşken onu yaratmaya ayırmam, kendimi evcimen bir gezginliğe bırakıp bir kitap ile bir film, geçmişin sokakları ile değişmek bilmez trafik ışıkları arasında körebe oynamam ondan. Göğüs kafesime kiminin yuva, kiminin tuzak sayacağı bir yanlış anlama da sokulur ara sıra. Orada kim olduğumu görür, gözlerimi kaçırırım.
