Tote Räume… Pandemi döneminde mahrum kaldıklarım arasında, Lahey’de, West den Haag’ın gerçekleştirdiği o Gregor Schneider sergisinin yeri ayrı.1 Esas itibarıyla, tutkunu olduğum otel odalarından uzak kalışımla beslendi hayıflanışım; evden dışarı ürke ürke çıktığım aylar biriktikçe, zamandan muaf o küplerde, onların vızıltılı sessizliğinde sonu başına dolanmış bir güven sorgulaması seçer oldum. Herkesinkiler öyle midir bilemem; benim içimdeki örümcekler ağ kurduktan sonra çekip gider her defasında, tuzaklarını önünde sonunda hatırlayacağımı bilirler. İrade dışı hafızanın, zulmün içindeki şefkat iplikleriyle dürtülmesine dünden razıdırlar.
Şefkat, zulüm: Barınak anılarımızdaki gölge oyunu üzerine o çeşitlemeleri rasgele seçmiyorum. Bachelard’ın haklılığı, yerleştiğimiz her mekânın yuva olma gizilgücüne sahip olması beni oldum olası huzursuz ettiyse, onun sıcak satırlarında Geburtshaus Goebbels’in tınladığını duymamdan.
Schneider’in o 2014 tarihli tasarısı dile kolaydır: Nazi propaganda bakanı Joseph Goebbels’in doğduğu evi satın almış, orada yaşamaya başlamıştı Alman sanatçı. Zamanla evi “içeriden”, azar azar yıkmaya başladı; duvarları ortadan kaldırdı, yapıyı rötuşlardan arındırdı. Molozları hem olduğu yerde hem de farklı mekânlarda sergiledikçe, ziyaretçileri zahmetsiz bir zaman yolculuğuna çıkarıyordu bir bakıma; zira Goebbels’i yetiştiren iskelet ile 21. yüzyılın ilk çeyreğinde görülenler arasında en ufak bir fark yoktu. Nazi imgesinin popüler kültürdeki fetiş değerini kollayan, tekinsiz bir soyunmaydı Schneider’inki; gebe olduğu, bir topyekûn yok edişti.
Ürkütücü, çoğu kez geri dönüşsüz bir kaymadır, sınırlı bakış açısının matruşkası zihni kanaat etmeye çağırır. Hep kaçındım o mahfazadan; görmeyecek, bakmayacak olsam dahi kendimi manzarayla kuşatma tutkuma kulak tıkamadım. Hem de inadına: Neredeyse iki evde birden dünyaya gelmem avare dış kabuğun altında, içime sönmüş katmanlar da iliştirdi. Doğar doğmaz Anadolu Hisarı’na, Göksu Deresi’ni gören bir eve getirilmemin, bir yıl kadar sonra Fatih’e, sur kalıntılarının, yaşlı taşların arasına taşınmamın bilmem hem akışkanlığın hem de kıpırtısız toprakaltının nefesimi kesmesinde payı var mıdır; o iki dünyanın beslediği bu tür romantik çıkarsamaların iş gördüğünün göstergelerinden biri oldu ama, Geburtshaus Goebbels’in karşıt kutbunu hatırlamam. Schneider’in doğduğu eve iç içe odalar, kör duvarlar, hiçbir yere açılmayan kapılar inşa ettiği tasarısı Haus u r için zihnimi uzun uzadıya yoklamam gerekmedi.
Orada, ta 1985’te giriştiği tasarısını tamamlayacak asıl öğenin, yani bizzat Gregor Schneider’in her defasında eksik kaldığını sezmiş miydi de Geburtshaus Goebbels’te kendine varmak için yıkıma yöneldi, bilemiyorum. Yanıtı merak edenin, bana kalırsa, soruyu kendine yöneltmesi gerekir. O eksikliğin en kestirme tasviri olarak ise Kafka’nın Yuva’sına uzanacağım.
Gündüz düşlerinin kaynağını unuttuklarımıza sırt çevirerek aramak bir çözümse, ilkin otel odalarına dönmeliyim ama. O kimliksiz küplerin kaçında uyumuşumdur kim bilir, ölü bir duvara bakanından güzeller güzeli Ege’yi, mesaiye gömülmüş beyaz yakalıları, Kuzey’in çivit soğuğunu görenine dek, kim bilir kaçında uyanmışımdır. Birbirini çözümsüz açılarla kesmiş çatılar, onların arkasından fırlamış çan kuleleri. Zeytin ağaçlarının arasından paramparça adalara bakan, çerçevesi çürük pencereler. Varla yok arası yastıklar, insanoğlunun en ufak bir izi kalmayana dek temizlenmiş banyolar. Hepsi başlı başına bir dünyadır ya bu ayrıntıların, onlara yardımcı roller biçmekten, odanın kapısını örter örtmez kendime pencereye yakın bir köşe kurmaktan vazgeçmedim. Betimlerken iyelik eki kullanmama rağmen benim olmayan bir mekânda, kapıyı açtığım ana varan hayatımı hızlı çekimde yeniden yaşamak için, yerçekimsiz çamurdan bir oyuk açar, kendimi oraya sıkıştırırım. Tok duvarlar beni sünger gibi emmesin diye.
Kafka’ya değinmem ondan. Adı Başkalaşım, Ceza Sömürgesi gibi olağan şüpheliler kadar sık anılmasa da Çek yazarın en görkemli öyküsü sayarım “Yuva”yı. Kılı kırk yaran bir incelemesi bu metne sığmayacaktır elbette2 insansı bir yeraltı kemirgeninin kendine ülküsel bir yuva inşa etme uğraşı üzerine, esrimeden paranoyaya uzanan bir modern çağ itirafı olduğuna değinmekle yetinmeliyim. Günün birinde ulaşmayı hayal ettiği huzur uzak mı uzak bir anı gibidir Kafka’nın karakteri için. Gelgelelim ne yuvasını hangi nedenle oymaya başladığını öğreniriz ne de kendini güvende hissetmemeyi neden boş inanç seviyesine getirdiğini. İşin kötüsü, yuvası ona tek başına yetecek gibi değildir, onca kazı uğraşı yetmemiş gibi, içeride bir de “kale alanı” dediği ayrı bir oyuk hazırlar.
Kafka’nın tuhaf kahramanının güvende olmayı değil, güvenlik hayalini heyecan verici bulduğuna dikkat çekeceğim. Kusursuz atalet özlemi onu cinsel hazdan içre bir esrimeyle buluştursa da, o yokluğu Zaman’ın anlamını yitireceği bir uzaklığa hapsettiğini görüyorum. Kesinlik peşinde değildir çünkü. Olasılıklar pınarının kurumamasını yeterli bulur, belki de sırf gelecek tekdüzeleşmesin diye. Öyle ki, yuvasına musallat olmuş, sadece vızıltısını duyabildiği bir yaratığın gerçek olup olmadığını ya da nerede olduğunu öğrenmek için adım atmaya dahi yanaşmaz. Hem deneyimin aldatıcı, kararların zor olduğu bir dünyada Yuva, kim bilir belki de onun değil başka birinin Yuva’sıdır.
Kendini kusursuz barınağa ait görmemek… Schneider’in Geburtshaus Goebbels’te dört bir yana saçtığı, Haus u r’de gizleye gizleye görünür kıldığı soruya, bir odanın esas itibarıyla ne olduğu sorusuna Kafka’nın öyküsünden bakmak için bunca kapatılma gerekirmiş demek. Kendini sadece tanımadığı pencerelerin görüş alanına kısılmışken dopdolu hissedenin, varlığını affedilişin kuyruğunu ısıran suçluluk duygusuna borçlu olduğunu kabullenmesi için nefesinin daralması gerekirmiş. Varsın Geçmiş ile Bugün’ün iskeleti aynıyken, Gelecek’in melez bir tür olacağına dair elimde hiçbir kanıt olmasın: Ne denize akar gibi oradan oraya konmaktan vazgeçebilirim artık, ne de toprakaltı saraylarına saklanayım diye üzerimi örtmekten.
1. Sergi rehberine erişim mümkün: Gregor Schneider, “Tote Räume”
2. Meltem Gürle'nin öyküyü uzun uzun eşelediği konuşmasını anmak isterim burada.
