O Bitmeyen Çocukluğum…
Ben Bizanslıyım, arsız ve uyanık. Uzun kemerler boyunca oynadım çocukluğumda, mermer sütunlar arasında koştum. Denize bakarken aklıma hep balık yemek gelirdi. Şişe görünce şarap ya da rakı. Gürültülüydü evler ve sokaklar. Rengârenk boyalı at arabaları vardı etrafta. Karşıda görünürdü, körler ülkesi. Toz vardı, koku vardı ve müthiş naralar atan satıcılar. Ben Bizanslıyım, her kalıba girdim, her yarışa katıldım. Aslında yoktu kimseye zararım. Bir zaman…
Gözlerimi açtığımda Arnavut kaldırımıydı sokaklar. O sokaklarda hep kâgir evler ve ahşap köşkler, az sayıda apartman, arkalarında bahçeleri olan. Sokaktan renkli macun satıcıları geçerdi, yanlarında bir zurnacı ve yoğurt satıcıları koyu yeşil boyalı askılı tablaları omuzlarda. Büyük arabalar vardı, sekiz silindirli, Amerikan. Karınca Ezmez’in taksisine bindik bir kez, aklım kaçmıştı arabanın içindeki teferruata bakmaktan.
Teraslar ve koyu gölgeli iç bahçeler vardı. Solucan çıkarırdık nemli siyah Bizans toprağından. Üç dört katlı evlerin tepesinden bakınca hep deniz görünürdü bir yerlerden, ama mutlaka. Yazın geceleri sokaklarda rakı kokuları gezerdi. Pikaplarda hicazkâr. Ut ve kanun sesleri gelirdi bazı evlerden. Sonra sinemaları buldum Şehzadebaşı’nda, beş film birden. Filmlerin yarısı kesikti, ne gam. Beyoğlu’na transfer oldum kısa sürede. Saray’da su muhallebisi, İnci’de profiterol derken, sinemalar daha da güzeldi.
Vapurlar vardı, sonra, mevkisi olan. Adaya giderken rakı içerdi amcalar. Plaklarda Müzeyyen Senar. Denizi ise Suadiye’de bulurduk. Geceleri hep dolunay. Sandallarda aryalar karışırdı, taksimlere. Biz karanlıkta kimse görmeden birbirimize el şakaları yapardık, kızlar, oğlanlar. Bisikletim ikinci el bir İngilizdi, Norman. Kızımı arkama aldım mı uçardım. Kendimizi devamlı tren yollarında bulurduk tepetaklak. Geceleri ise açık hava sinemalarında gazoz içerdik bol bol. Göğü seyrederdim çoğu zaman. Yıldızlar daha çoktu o zaman. Denizde çok kaldık mı, uyku basardı öğleden sonraları.
Arkadaşım Suzi tüm sokağa piyano çalardı açık pencerelerinden, akşam üstleri. Caddeye girerdik sonra bisikletlerle, polis düdük çalardı peşimizden hep. Müzik vardı her yerde, dolmuşlarda da arabesk. Büyükler dalga geçerdi İsmet Nedim’le, duyardım. Akşamları kazara Beatles düştü mü radyoya anneannem bağrış çığırış kapattırırdı hemen.
Adapazarı’nda deprem olmuştu. Top oynarken yere düşmüştüm o an. Sokak yarı çıplak, bigudili kadınlarla dolmuştu birden. Gazetelerde asit çukuruna düşen otobüs yolcularının resimleri. Ankara’ya uçaklar düşmüştü, ne zaman? Ay’a inmişti birileri ortalık toz duman, ben aldırmamıştım doğrusu pek, neden? Caddede anahtarına gece yarışları olurdu, gider bakardık. Budak’ta konserler. Gidemezdik önceleri.
Daha uzakta Boğaz’da çıplak çocuklar vapurlarla yarışırdı. Haşlanmış mısır yerdim Göksu’da, Çengelköy’de salatalık, tuzlanmış. Yalıların iskelesinden belinden bağlı çocuklar girerdi, denize. Annem beni sokmazdı. Uyurdum Boğaz vapurlarında, hoşuma giderdi.
Akşamları kapıya bir kadın gelirdi, maydanoz-dereotu satan. Ondan ödüm patlardı. Gece rüyama girerdi.
Cam parçaları toplanırdı sokaklardan. Karşılığında kazı kazan oyunları alınırdı, içinden küçük, yaldızlı kâğıda sarılı kâğıt helvaları çıkan.
Gazinolar vardı ve çay bahçeleri. Ünlüydü bazı dansözler o zaman. Büyüklerin dergilerine bakardık gizlice. Göğüs uçlarına yıldız basarlardı yıldızların. Yazın, geceleri balkonlar adam almazdı. Tek tük bir araba gelirdi sokağa, herkes ona bakardı. Hemen uykum gelirdi kalabalık sofralarda.
Sabahları inince denize, adalara göz atardık önce bir. Suyun dibi gözükürdü, kumlarda tek tük şeytan minareleri. Midye tava yerdik seyyardan. Paslı plaj merdivenlerinde kestik her yerimizi. Her zaman yaralıydı bir yerlerimiz. Gülhane Parkı’nda İbiş kuklası oynatırlardı, çay ve simitle. Yaşlı, bitkin aslanlar vardı hemen beride ve sonra gidip yine yaşlı heykellere bakardık yakındaki müzede. Yazın bile üşürdük orada. Sarayburnu’nda piknikçileri gözlerdik, balık tutarlardı bir yandan.
Cankurtaran’a sarkınca sonra surların önünden, eski evler, daracık sokaklar çok eski dolmuşlar görürdük. Uzaktaki fabrikalarda duman. Ataköy plajlarında ise kızlar ve kumlar sadece. Florya’da kiralık lojmanlarda ise havada hep kızarmış balık kokuları. Burunlu otobüslere binilirdi cümbür cemaat. Büyükçekmece’ye gitmesi saatler alırdı, dönüşü ayrı ıstırap. Edirnekapı surlarından geçilirdi, her yer kalabalık.
Mezarlıklar, sonra mezarlıklar. Kuyuların içine bakardım kabristan ziyaretlerinde, uzun. Suretimi gözlerdim diplerindeki suya düşen. Caminin önünde toplanırdı insanlar, biz ise üst katında çok oynardık. Minarelerden kovalardı müezzin, bazen. Uçurtma uçurmaya çalışırdık Bizans duvarlarının üzerinden. Jilet atardı ağabeylerin uçurtmaları bizimkine. Hüzünle dönerdik eve, uçurtmayı kaybedip yine.
Korkardım Bozdoğan Kemeri’ne tırmanmaktan ama yine de çıktım birkaç kere. Cikletlerimiz vardı içi resimli ya da plastik hayvanlı. Saraçhane Parkı’nın karşısındaki arsada itfaiye habire talim yapardı o sıralar. Sonbahar gelirdi sonra yavaştan, plajlar boşalırdı, sezerdim. Annem hep sinirli olurdu, kızardım. Yaz geriye kaçardı, benim şehrimle birlikte. Üzerime bir ağırlık çökerdi, gözlerime pus. Ağlamayı bilmezdim. Benim şehrim bırakırdı beni gizlice. Kendimi birden siyah önlük, beyaz yaka, 900 kilometre ötede bulurdum.
{fotoğraflar: Can Akınsal}