Selçuk Demirel:
Çizmek Benim İçin Yaşamakla Eşdeğerlidir!

Eski bir İngiliz deyimi “Kimse gerçekten bir kedinin sahibi olamaz” diyor. Bu önerme büyük olasılıkla doğru olabilir, başka bir düşünceye göre de belki de onlar kendilerini bizim sahibimiz olarak görüyordur. Bu da olası.

Son bulgulara göre 13-14.000 yıldan beri bizimle ya da çevremizde yaşayan “evcil” kedinin çok ayrıksı ve “arıza” bir canlı olduğu konusunda ise kimsenin şüphesi yok gibi. Hele İstanbul gibi kedilerin her an her yerde karşınıza çıkacağı bir metropolde yaşıyorsanız mutlaka onları “görmekle” kalmayıp “izlediğiniz” zamanlar da olmuştur.

Sadece poz verdiği, uyukladığı, sırnaştığı, beslendiği anların dışında hareket hâlindeyken ya da bir şeye tepki verirken gösterdiği hızı da gözlemlediyseniz, kedinin neredeyse kuantum fiziğinden fırlamış olduğunu düşünebilirsiniz.

Geceyse tam seçemediğiniz, hatlarını ele vermeyen bir karanlık gölge, gündüzse renkleri bulanık bir şekil gözünüzün önünden kayarak geçip aynı hızla da durabilir; çünkü atfedilen tüm antropomorfik özelliklerin ötesinde özünde bir avcıdır o. Uzun zamandır av listesine sanırım insan yüreğini de katmıştır.

Bu av listesinde, kanımca yıllar önce yerini alan çizgi ustası Selçuk Demirel bu ele geçirilmenin yıllar içerisinde topladığı belgelerini derleyip geçenlerde önümüze koymuş durumda: Bambaşka Kediler.1

Selçuk Demirel üretiminde daha önce de kedilere yer vermişti ama bu yayının kedi desenleri alanında magnum opus sayılması şaşırtıcı olmaz.

Selçuk Demirel izniyle

Sayfalarını çevirip desenden desene geçerken, orada burada gördüğünüz ya da tanışmış olduğunuz pek çok kedi gözünüzün önünden süzülüp giderken, Selçuk Demirel’in fırçayı ve negatif alanı kullanmadaki becerisiyle kedilerdeki o uçuculuğu, değişken hâlleri ve o hep var olan esrarı iki boyuta indirgemesindeki rahatlığı görmek şaşırtıcı olabilecek. Ancak bence hepsinden önemlisi, Selçuk Demirel’in çizdiği kedilere bir ruh verebilmesi.

Demirel’in, kitabının giriş yazısında anlattığı gibi kediler sadece kadim medeniyetler/dinler değil resim/çizgi tarihinde de belirgin bir yere sahip. Ama bu kadar çok çizilse de kedi çizimine bir “ruh” katabilmek en zor işlerden biri. (Nereden mi biliyorum, pek çok kedi resmine baktım ve ben de çizdim de oradan!)

Alice Harikalar Diyarında’da2 ünlü ve esrarlı bir kedi3 vardır. Bambaşka Kediler’deki desenlere çok bakarsanız, aynı o kedi gibi bunlar da zaman içerisinde gözlerinizin önünde bir belirip bir kaybolacak ve ileride anımsadıkça belki siz de o kedi gibi gülümseyeceksiniz.

Selçuk Demirel, Bambaşka Kediler, 
(İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2024)

Bambaşka Kediler’i görüp de Selçuk Demirel’e bazı sorular yöneltmemek olmazdı. İş yoğunluğuna rağmen beni kırmadı ve aşağıdaki söyleşiyi yaptık. Olduğu gibi buraya aktarıyorum:

C. Akınsal: Bir sanatçı olarak sürekli karşına çıkan en önemli zorluk nedir?

S. Demirel: Bir sanatçı olarak karşıma çıkan en önemli zorluk nedir? Evet, zor bir soru. Sanırım, hayati sorunlar, zorluklar bir sanatçı için de geçerli zorluklardır. Geçim derdi, duygusal ilişkiler, umutsuzluk, karamsarlık, yarının belirsizliği vesaire.

Sanatçının en büyük zorluğu… Herhalde herkesten önce yaptıklarının birer sanat eseri olduğuna kendini ikna etmesi gerekiyor. “Yaratmak”, var olmayan bir şeyi, bir duyguyu, bir biçemi, bir heyecanı ortaya çıkarmak, duyusal-görsel emosyonla yaratmak. Herhâlde en büyük zorluk bu olsa gerek. Çünkü her gördüğümüz sanat eseri değil. Tam bir görsel pollution [kirlenme] içerisinde yaşıyoruz.

CA: Etkilendiğin değil de hiç etkilenmek istemediğin, “Ben bundan uzak durayım” dediğin ya da olumsuz etkilendiğin bir tarz ya da bu tarzı temsil eden bir sanatçı var mı?

SD: İlgi alanıma girmemişse hiçbir tehlike yok!

CA: Neslimizin bir dünya savaşı hariç her şeye şahit olduğunu söyleyebiliriz. Onu da görürsek kapanışımız muhteşem olacak! Bu geçmiş ve de şu anki ortamdan hareketle, dışavurumu çok kuvvetli bir çizer olarak gelecek tasavvurun nasıl? Dolayısıyla yaptığın işi sürdürmeni sağlayan nedir?

SD: Sanırım insanoğlu kesintisiz savaş hâlinde. Biz hemen 2. Dünya Savaşı’ndan on yıl sonra doğmuş Baby Boom kuşağındanız. 2. Dünya Savaşı’ndan bugünkü Ukrayna ve Filistin’de süren savaşlara kadar yüzlerce irili ufaklı savaş oldu, olmakta. İnsanoğlunun, dünyamızın geleceği büyük silah üreticisi ülkelerin ellerinde, ilaç ve gıda tekelleri ve silah tekelleri karar veriyor ne içip ne yiyeceğimize, hatta nasıl öleceğimize bile…

CA: Photoshop yazılımının piyasaya çıkması veya dijital fotoğraf ve sinema kameralarının ilk belirmesi sırasında yaşananlara benzer bir “panik” ve hype şu anda yapay zekâ hakkında yaşanıyor. Doğrudan telif/plagiarism [intihal] sorunlarını atlarsak, yapay zekâ uygulamalarının senin üretimini ve dahil olduğun sanat disiplinlerini nasıl etkileyeceğini tahmin ediyorsun?

SD: Beni hiçbir teknolojik gelişme endişelendirmiyor. Nasıl ve ne için kullanıldığına bağlı. Teknik olarak tabii ki Photoshop bizim mesleğimizde, her türlü görsel meslekte birçok şeyi kolaylaştırdı. Ama büyük ölçüde desenlerimi, resimlerimi kâğıt üzerinde bitirmeye özen gösteriyorum. Orijinal bir desen hâlâ çok önemli benim için.

Buna karşın, 9 Nisan tarihine kadar açık olan, İstanbul Fransız Kültür Merkezi’ndeki “Yerle Gök Arasında / Entre Ciel et Terre” adlı sergimdeki resimler dijital baskı olarak çoğaltıldı ve bu baskıları tek tek imzaladım.

Yapay zekâya gelince… Müthiş bir gelişme. Bilimkurgu filmler gerçekleşmek üzere. Umarım sonu 2001, l’Odysseé de l’espace4 filmindeki gibi bitmez! Son yirmi yılda yaşadığımız teknolojik gelişmeler baş döndürücü. Ama insanoğlunun gelişmesiyle teknolojik gelişmeler aynı hızda gerçekleşmiyor! Cebindeki son model akıllı telefonu, onun asansörde bir kediyi altı dakika süreyle tekmeleyerek öldürmesini engelleyemiyor. Her gün bir kadın öldürülüyor bu ülkede. Katiller kravat takarak “iyi hâl” indirimi alıyor.

Yapay zekâ belki, satranç oynarken ve buna benzer zekâ oyunlarında, fizik, matematik, biyoteknoloji, bilimsel araştırmalar, tıp, kansere çare, aşıların bulunması gibi alanlarda devrim yaratabilir! Ama bir sanat eseri yaratabileceğini, duygu ve emosyon yaratabileceğini sanmıyorum. Ancak var olan sanat eserlerini bilgi olarak yükleyerek buradan başka bir sentez sanat eseri ortaya çıkarabilir ama bu da sentetik bir görsel olacaktır, sanat eseri değil.

CA: Çok üretken ve yeni tarz denemelerinden pek de ürkmeyen bir çizer olduğunu yıllardır izliyorum. Paris gibi bu işlerin dünyadaki merkezlerinden biri ama aynı anda da bir “köpekbalığı tankı” olan, pek çok Türkiyeli çizeri “yenmiş” bir yerde senin yıllardır “var olabilmenin” ötesinde, bir isim olabilmenin arkasında sence ne yatıyor? Disiplin, obsesyon, inat, tutku, sosyal beceri/networking ve benzerlerinden en çok hangilerinin etkili olduğunu genç çizerler bilmeli.

SD: Bu yıl yaptığım işte ellinci yılım. Ellinci sanat yılım diyelim ve kırk altı yıldır Paris’te yaşıyorum. Bütün sanat hayatımın tamamını bu şehirde oluşturdum. Gelirken Fransızca bilmiyordum. Ankara’da mimarlık okurken yarıda bırakıp geldim. Paris’teki Ecole des Beaux-Arts’ın sınavlarını kazandım. Böylelikle öğrenci oldum. Bu da Paris’te oturma kartı almamı sağladı!

Başkalarının ne yaptığı, nasıl yaptığı beni çok fazla ilgilendirmedi. Bu yüzden var olan, bilinen kulvarlardan gitmedim. Zor da olsa, dar da olsa kendi kulvarımı açmaya, yaratmaya çalıştım. Ve bu kulvar beni buralara kadar getirdi. Hep başka şeyler, yeni şeyler yapmak endişesiyle yaşadım. Temel bir akademik eğitim almadığım için hem özgürdüm hem de bu özgürlüğü nasıl kullanabileceğimi kestiremiyordum. Kendi tekniğimi, kendi renklerimi ve biçimlerimi yarattım. Belki biraz zaman aldı ama beni bugün yapmakta olduğum yere getirdi. Kendimi hiçbir zaman yaptığım işten ayırmadım. Bu yüzden çizmek benim için yaşamakla eşdeğerlidir. Çizerek, boyayarak çok şey öğrendim. Çizginin peşine takıldım; birlikte dünya turu yaptık birçok sefer. Amerika’ya, Çin’e, Japonya’ya, Kore’ye, Brezilya’ya, İspanya ve birçok Avrupa ülkesine gittik yaptığım kitaplarla. Çizgilerim yüzlerce dergi ve gazetede yayımlandı, farklı dillerde…

Çiziyor olmak –duyguları, düşünceleri, kızgınlıkları, protestoları, sevgiyi, şefkati çizgiyle anlatabiliyor olmak– ne büyük bir mutluluk!

Biliyorum, bu umutsuz ve karamsar dünyada çiziyor ve düşüncelerimi çizerek dile getirebiliyor olmak bir ayrıcalık. Bu ayrıcalığı iyilerden yana kullanmaya çalışıyorum.

Selçuk Demirel izniyle

1. Selçuk Demirel, Bambaşka Kediler, ed. Korkut E. Erdur, tasarım: S. Demirel (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, Ocak 2024, 1. baskı).

2. Alice Harikalar Diyarında (1865), Lewis Carol (1832–1898). Gerçek ismi Charles Lutwidge Dodgson olan İngiliz yazar, aynı zamanda önemli bir matematikçi, illüstratör, şair, fotoğrafçı, öğretmen ve mucitti.

3. Cheshire Cat: Bu hayali kedi, gövdesini kısmen veya tamamen görünmez kılabilmekte ve bu eylemi hızla veya yavaş da yapabilmektedir. Çok da rahat anlaşılamayacak felsefi konuşmalar yapar Alice’le. Yüzündeki gülüş ifadesi Carol’un Alice kitabından çok daha önce gelen tarihi bağlantılara sahiptir.

4. Orijinal adı 2001: A Space Odyssey, kült İngiliz yönetmen Stanley Kubrick’in 1968’de çektiği, Arthur C. Clarke’ın (1917–2008) öykülerinden esinlenmiş ve Clarke’ın senaryosunda Kubrick’le işbirliği yaptığı, zamanında çok ilgi görmüş bir bilimkurgu filmidir. (Clarke sonradan filmin romanını da yazmıştır.) Bu filmin karakterlerinden biri filmdeki uzay gemisini yöneten HAL isimli “kişilik sahibi” bir süper bilgisayardır. Öyküde HAL yönetimi tamamen ele geçirir ve kendi görüşleri doğrultusunda gemi personelini infaz etmeye başlar.

Bambaşka Kediler, Can Akınsal, çizmek, illüstrasyon, kedi, kitap, Selçuk Demirel, yapay zekâ