Çizgi romanlara çok küçük yaşta bakmaya başladım. “Bakmak” fiilini kullanmamın nedeni elimden çizgi roman düşmeyen ilk yıllarda doğal olarak okuma yazmamın olmaması. Okumayı hasbelkader (!) söktükten sonra da elime aldığım çizgi romanlara önce bakmayı sürdürdüm ama artık sonra da okuyorum diyelim.
Aslında çocukluk dönemim için “çizgi roman” deyimi çok uygun değil, “baktığım” yayınlara, Anglosakson deyimiyle comics demek daha doğru. Ergenlikten sıyrılırken ve sonrasında izlediğim yayınlara ise çizgi roman ya da Frankofon deyimiyle Bande dessinée ve bir bölümüne de “grafik roman”1 deyimi daha yakışıyor gibi.
Çocukluğum hem birbirinden farklı yerlerde geçtiği hem de ilaveten yazlarımı kışlarımı farklı şehirlerde geçirdiğim için karşıma çıkan comics’ler de birbirinden çok farklı oldu. Ama okuma yaşı öncesi baktıklarımı öncelikle Harvey Comics şemsiyesi altında yayımlanan, tamamen renkli, saman kâğıda basılı Casper, Richie Rich, Baby Huey, Little Devil gibi karakterler oluşturuyordu, biraz da Disney karakterleri. Coğrafya değiştirip Türkiye’ye döndüğümüzde ise ilkokul döneminde Disney’inkiler hariç bu karakterlere 5-6 yıl tekrar rastlamadım. Bunların yerini hızla Fransız-Belçika ekolünden maceralar ve daha sonra EsseGesse2 ve Bonelli3 karakterleri aldı. Gazetelerde her gün bant olarak yayımlanan Hoş Memo, Güngörmüşler, Fatoş ile Basri, Dedektif Nik, Profesör Nimbus ve belki biraz daha sonra çıkan Garth’ı da kaçırmıyordum. (Neyin ne ekolü olduğunu ya da neyi kimin çizdiğini falan bilmiyordum şüphesiz.)
Okumayı söktüğüm yıllarda Fransız-Belçika ekolünde önceliğim Red Kit ve o zaman Bücür adıyla yayımlanan Asterix idi. Tenten arada bir baktığım ve genelde kötü kopyalamadan ya da korsan yayıncılıktan kaynaklanan kalitesiz çizgilerine ve esprilerine çok da yakınlık duymadığım bir işti. Tamamen renkli Zıp Zıp dergisi çıkmaya başlayınca takip ettiğimiz işlerde Fransız-Belçika ekolünün ağırlığı giderek artarken, çoğu zaman da ebeveynlerden gizlice çok yoğun elden ele dolaştırdığımız Tom Miks, Çelik Blek, Tom Braks, Kaptan Swing gibi EsseGesse ve Zagor, Teks gibi Bonelli karakterlerine olan ilgim –Teks dışında– giderek azaldı.
Büyüyorduk ve Fransız-Belçika ekolünün tiplemeleri ve öyküleri çok daha ilgi çekici gelmeye başlamıştı bize ya da onları anlayabilmeye başlamıştık. Zıp Zıp kapanırken monokrom basılan Binbir Roman dergisi, İngiliz ve Arjantin kökenli işleriyle yerini alıp buna bir de piyasada çoğalmaya başlayan korku türü (çoğu Arjantinli çizerlerdi) ciltli işler de eklenince, neye “bakacağımızı” şaşırdık diyebilirim. Disney işleri herhalde yaşamımızda vardı ama az yer tutuyordu, onların yerine Altan Erbulak’ın çizdiği Yuki’yi daha çok anımsıyorum. Amerikan kökenli süper kahramanlara gelince; Süperman ve Batman’i az buçuk anımsıyorum ama bunlar birtakım çocuk dergilerinin içinde arada bir çıkıyordu sanırım. Daha sonraları Doğan Kardeş dergisi Süperman’i tefrika etmeye başlayınca bende de bir ilgi uyandı.
Tüm bu kalabalıkta anne babalarımız içeriklerinde vurdu kırdı ve argo az zannedip Fransız-Belçika ekolünden çıkma işlere daha sıcak bakıyor, hatta arada bir bazı ciltleri –özellikle Red Kit’i– oturup okuyorlar ama EsseGesse ve Bonelli karakterlerinin ciltlerini gördüler mi yok ediyorlar ve özellikle bunları ders çalışmama bahanesi olarak gösteriyorlardı.
Örneğin annem beni diş doktoruna az olaylı olarak götürüp getirmek için hep aynı taktiği izliyordu. Giyinip kuşanıp Beyoğlu’na geliyorduk. Balık Pazarı yakınlarında bana o zaman çok yaşlı gelen, Rus göçmeni mi yoksa Macar mı olduğunu anımsamadığım Doktor Piştov’un eski püskü muayenehanesine girip çıkıp, işkence seansım bittikten sonra, İstiklal’e tekrar dönüp Japon Mağazası’na şöyle bir uğrayıp ya oradan ya da yakınından bir Tenten ya da renkli bir Mark Dacier4 cildi alıp, civardaki sokaklardan birindeki annemin ahbabı Matmazel Rea’ya misafir gidiyorduk. Onlar pasta, kurabiye yerken ben yeni dolgulu dişlerim yüzünden yutkuna yutkuna elimdeki yeni kitaba gömülüp, son işkence anımı unutuyordum.
Uzun yaz tatilleri ise rahattı doğrusu. Kimse ne okuduğumuza, o zamanlar çok yoğun yapılan kitap değiş tokuşlarına, sokak kapısı önüne tezgâh açıp kitapları satmaya çalışmamıza ya da zulaya sakladığımız kitaplara aldırmıyordu. Sakladığımız kitapların başında ise o sıralarda “kımıl zararlısı” gibi ortalığı istila etmiş İtalyan cep fotoromanlarının içinde en adisi olan Killing cep fotoromanları geliyordu, bir de Karaoğlan’lar ile Ratip Tahir Burak’ın çizdiği bazı kitaplar5 tabii ki.
Sakla, biriktir, nereye kadar! Pek çok arkadaşımın başına gelen benim de başıma geldi ve annem tüm Zıp Zıp ve Binbir Roman koleksiyonumla, Karaoğlan, Red Kit, Asterix, Teksas, Tom Miks ne bulursa kapıya gelen eskiciye benden habersiz veriverdi. Bunlarla beraber babamın 1930’larda alıp sakladığı o zamanın Binbir Roman ve Baytekin’leri6 de gitmiş, bende ise Doğan Kardeş ve ne hikmetse Yuki ciltleri dışında bir şey kalmamıştı. Annem yaşamı boyunca 34 kez ev değiştirdiğini söylerdi, dolayısıyla bu toplu infazda haklıydı belki de. (Kentsel dönüşüm nedeniyle ev değiştirme sayısı az daha 36’ya çıkacaktı ama göremedi ne yazık ki.)
Daha sonra Ankara’da okumanın, comics ile tekrar karşılaşmak gibi bir yan ürünü de oldu. O tarihlerde Ankara’da ciddi bir Amerikan askeri varlığı mevcuttu ve Amerikan askerlerinin, kendi marketleri (PX), sinemaları ve benzeri birçok iç servisleri vardı. Amerikan askerleri ve onların çocukları için gelen comics’ler kısa bir süre sonra ön kapaklarının üst kısmı kesilmiş olarak, Ankara’da Amerikan Pazarı denen pasaj bölgesine düşüyordu. (Giyim kuşam, özellikle blucin, o zaman çok moda Converse ayakkabılar ve tekerlekli patenler ve metal döküm Matchbox marka araba modelleri gibi çocukların ve gençlerin ağzını sulandıran ürünler de anında pasaj dükkânlarında beliriyordu.) Buradaki satıcılar ise comics’leri çocuklara ucuza satıyor ve okunup geri getirilince, itirazsız, iskontolu değiş tokuş ediyorlardı. Bu olanaklar içinde Archies, Harvey Comics ve en önemlisi DC ve Marvel’in süper kahraman dizileri içinde kaybolmak işten bile değildi. Bu ortam ancak 1970’lerde zayıflamaya başladı. Amerikan yayınlarının Türk kopyaları da bollaşırken, Fransız-Belçika ekolünün daha kaliteli baskıları da çıkar oldu. Aynı yıllarda ithal ve cep kitabı boyutlarındaki Peanuts, B.C., Hagar, Sergio Aragones ve Don Martin’in bant derlemesi kitapları da bulunabiliyordu. Sanırım bu ortamda Tenten’e ilgimin tekrar canlanması hem yerli baskı kalitesinin bir nebze yükselmesi hem de serinin olgunlaşmasıyla yakından ilgiliydi.
Olgunlaşma deyince Tenten’in çok ciddi bir değişim/gelişim geçirmiş bir iş olduğunu anımsamak gerekiyor. Bugün 250 milyondan fazla albümünün satıldığı bilinen, 80’den fazla dile çevrilmiş Tenten’in macerası 95 yıl öncesine dayanıyor.7
1929’da genç bir Walloon, koyu kralcı-Katolik, proto-faşist olan Georges Prosper Remi’nin (1907-1983) –müstearıyla Hergé– aynı politik kanaldan bir çocuk dergisinde bant serisi olarak yayımlamaya başladığı Tenten, 23 tam albüme sahip. Bunlardan ilki olan Tenten Sovyetler’de’nin albüm olarak yayını Hergé tarafından 1973’e kadar engellenmiş, diğer ilk on kitap içerik açısından olsun diyalog açısından olsun çok ciddi değişiklik geçire geçire çıkmış; sonraki albümler ise defalarca yeniden yazılıp çizilip yeniden boyanmış işler. Bu noktada serinin önce sürekli bant olarak yayımlanıp sonra kitap hâline gelirken de ayrıca zorunlu kurgusal değişimler geçirdiğini, yayımlandığı ülkelere göre çevirisiyle de oynandığını belirtmek gerekiyor. (Hergé arada başka çizgi seriler yazıp çizse de onlardan hızla sıkılıp Tenten’i sürdürmüştür. Stüdyosu ayrıca çeşitli ajans/PR işlerine de illüstrasyon üretimi yapmıştır.)
Hergé’in önce taklitçisi sonra ise en büyük rakiplerinin yetiştiği ekolü kuran yine bir başka Belçikalı Jije de8 Katolik dergilerde başlayıp, savaş döneminde de çakma Amerikan comics’leri çizerek ünlenmiş. Aşırı yüksek üretim yeteneği nedeniyle o dönemlerde her taşın altından çıkmasıyla Hergé’in epey başını ağrıtmış olmalı. Savaş sonrasında pek çok ünlü ismin yer aldığı Marcinelle ekolünü9 yaratmış olması aynı anda hem karikatürize hem de gerçekçi çizebilen Jije’nin bugün esas anılma nedeni olsa gerek. Jije’nin renkli Jerry Spring’iyle tahminen 10-11 yaşlarında karşılaşmış olmalıyım ve onu hiç unutmadım. Marcinelle ekolü çizerleri ise Tenten dergisine rakip Siprou dergisinde sivrilip hepimizin yıllarca elinden düşmeyen Red Kit, Asterix, Sipru, Küçük Prens gibi işleri çizenler.
Dünyadaki en popüler Fransız-Belçika ekolü ürünü ve “temiz çizgi”10 tarzının yaratılıp zirveye taşındığı çizgi roman olan Tenten’in politik önermelerinden giderek sıyrılıp bir “kaçış” eseri hâline gelmesi çok uzun sürmemiş. İkinci Dünya Savaşı sırasında bu kopuş gerçekleşmiş (sanki hiç savaş ve işgal yokmuş gibi yazılmış maceralar), savaş sonrası ise daha ileride, 1968’in sarstığı Avrupa atmosferinde Hergé tekrar hikâyelere asgari de olsa bazı politik göndermeler eklemeye başlamış.
1929 ile son bitmiş işin yılı olan 1976 arasında dünya değişirken yaratıcısı da değişmiş olmalı denebilirse de aslında aşırı inceleme ve analiz içeren “Tentenoloji” külliyatında dolaştığınızda, Hergé’in usta bir çizer olmasının ötesinde, ortama uyma yeteneği çok kuvvetli bir “ilişki adamı” olduğu da öne çıkıyor.
Özel yaşamı konusundaki spekülasyonlara girmeden özetlenirse: Hergé hep ilişkileri sayesinde ilk işlerini buluyor ve genç yaşta ünlenebiliyor, İkinci Dünya Savaşı sırasında askerlik yapmıyor, Belçika’nın Nazi işgali sırasında işsiz kalmayıp, Nazilerin yönettiği büyük bir gazetede yazıp çizmeyi sürdürebiliyor ve tirajın katlanmasına yol açıyor, daha önceleri Almanların aleyhine çizdikleri Gestapo tarafından görmezden geliniyor, savaş sonrası çevresindekiler ve arkadaşları işbirlikçilikten hapse girer ve hatta idam edilirken o sadece dört kez gözaltına alınıp bırakılıyor, bir süre mesleğini icrası yasaklansa da yine ilişkileri sayesinde gerekli izinlere ve yeni bir yayıncıya kavuşup yola devam ediyor. Zaman içerisinde stüdyosuna topladığı yazar, çizer ve destek personelinin hepsi de savaş ve öncesi dönemde bulunduğu politik çevreden arkadaşları/tanışları. Hergé “Hızlı gitmek istiyorsan yalnız yürü, uzağa gitmek istiyorsan birileriyle birlikte”11 deyimini şiar edinmiş anlaşılan.
Hergé’in ortama uyum yeteneği ve esnekliği, ününün doruğundayken dahi yayıncıların istediği değişikliklere itiraz etmemesi ve verdiği söyleşilerin bile yayıncıların talebiyle sıkı sıkıya elden geçirilip budanıp değiştirilerek yayımlanmasından belli oluyor. Yine “Tentenoloji”den sızan bazı verilere göre Hergé yaşamının son yıllarında Katolik kilisesine eleştirel bakmaya başladığı ve Taoizme yöneldiği söyleniyorsa da özellikle ilk dönem hikâyelerindeki köşeli gerici yaklaşımlarını, “acemilik dönemim” ve “herkes öyleydi” diye geçiştirmek dışında bir özeleştirisi de yok.
Belçika’da herkesin “öyle olması” konusunda, yoğun antisemitizm ve antikomünizm, Rex partisi paralelinde bir dönem anti-Almancılık, sonra partiyle birlikte tam tersine geçiş, reaksiyoner Katoliklik, Avrupa’nın en zalim sömürgeci bir krallığının kayıtsız şartsız gönülden desteklenmesi, yine sömürgeci gözlüğüyle Afrikalı siyahların iyice küçültülmesi gibi özelliklerin yanı sıra Asyatik etnisiteye ve Amerikan yerlilerine yine beyaz adamın şablonları üzerinden bakışın Hergé’in yaşamında genel geçerliği doğru bir tespit. Ama bu tespitlere Avrupa dışında da örneğin Tenten Amerika’da’nın o zamanki Amerikan baskılarında, siyahların beyaz yapılması, diyalogların siyahlarla birlikte yaşanıyormuş hâlinden tamamen çıkarılması gibi zamanın dünyasına ait editör değişikliklerini de eklemek gerekiyor.
Hergé, yeter ki işler satsın tavrını her daim sürdürmesini ve Nazi işbirlikçiliğini açıklayamamanın getirdiği psikolojik sorunları öyle veya böyle bastırıp anormal bir çalışma temposunu sürdürebilmiş bayağı “sağlam” bir kişilik olarak da görülebilir. (Anlamakta zorlanacağımız bir başka konu ise Tenten Kongo’da albümünün her daim Zaire’de pek sevilip çok satmış olması!)
Öte yandan “işgalciyle işbirlikçiliğin veya bir dönem Nazilerle düşüp kalkmanın ya da hepten Nazi olmanın”, 20. yüzyılda tam hesabı verilmiş/alınmış durumlar olmadığını da anımsamak zorundayız. Bürokrasi, ordu, akademi ve benzeri kurumlardaki birçok kişinin yanı sıra sanat evreninden de pek çok ismin, savaştan kısa süre sonra, eğer tesadüfen “bir delik açılıp” oradan kayıp düşmemişlerse icra-i sanata devam ettiği biliniyor. Yoksa işbirlikçi de Nazi de çok. Édith Piaf’ından Knut Hamsun’a, Ezra Pound’dan Heidegger’e, Céline’den Heinrich Böll’e, Leni Riefenstahl’dan Maurice Chevalier’ye kadar ünlü isim çok.
Bizim çocukluk dönemimizde ise Hergé’in yaşamı, sanatı ya da öykülerinde geçirdiği değişikliklerden zerre kadar haberimiz yoktu. (Hiçbir çizerin kim olduğunu bilmez, açıkçası merak da etmezdik bunu o zamanlar.) Öte yandan biz zaten yoğun bir kopya, çakma, yerli çizim Tenten kaosunda onun maceralarını okuduk. Çoğu çizgileri piyasadaki diğer çizgi romanlardan daha kalitesiz, espriler de daha ilkeldi. Bu durum mizah ve daha iyi çizgileri nedeniyle Red Kit, Asterix, Sipru, Tif ve Tontu gibi işlere, maceralar için ise EsseGesse ve Bonelli ürünlerine düşkün olmamızın nedenidir diyebilirim. Yine de karşımıza çıkan tüm Tenten ürünlerini parça parça olsa da okuduk. Tenten’in son iki tam macerası ise önce ergenlik sonra da gençlik dönemimize denk geldiğinden zaten çok sonradan okunabildi.
Ergenlik ve gençlik dönemlerimiz aslında piyasadaki mizah dergileriyle şekillendi. 1972’de Gırgır’ın çıkışıyla birlikte de bambaşka bir mecraya girildi. 1970’lerin ikinci yarısı ayrıca tek tük de olsa örnekleri elimize geçen L’Echo de Savanes, Hara-Kiri, Metal Hurlant, Pilote gibi Fransız-Belçika ekolü dergilerinden ve Mad gibi Amerikan ekolü dergilerinden çizerlerin de görülebildiği yıllara denk geliyor.
Bu işlerin yerli mizah dergilerinde yoğun doğrudan taklidi veya model alınması da yaygındı ve bu durum sadece çizgi roman alanıyla sınırlı değildi, karikatürde de bu tür yönelimler çoktu. (Karikatür ve çizgi romanda taklitle başlamanın neredeyse evrensel bir kural olduğunu da söylemek gerekli.)
O zamanların çok yoğun politik kapışma ortamının yerli mizah dergilerinin ve bulunabilirse yabancıların izlenmesini engellemediğini belirtmekte yarar var. Bir de 1970’lerin politik atmosferine, ekonomik krizlere ve devalüasyonlarına karşın, dış ülkeler için vize gereklerinin bulunmamasının da etkisiyle gençlik arasında yurtdışına gidiş gelişlerin sıklaşmaya başladığı bir dönem olması da yabancı yayınların bulunabilirliğini artıran bir etmen oldu herhalde. 1970’ler biterken Metal Hurlant’ın Amerikalı kardeşi Heavy Metal dergisi de Ankara’da bulunabilirken, ben de bu dergiyi ve çizgi işleri de yoğun kullanan National Lampoon isimli alternatif mizah dergisini toplamaya başladım ve yıllarca topladım. Bir de yaşımız gereği daha önceden okuyamadığımız Abdülcanbaz maceraları kötü baskılı da olsa albüm olarak yayımlanmaya başlamıştı ve bunları da zamanında neler çizilmiş diye ağzımız açık izliyorduk. O yılların kitap-yayın yaşamı da zengindi ve sanat kuramı üzerine daha önce görüp duymadığımız kitaplar –çevirileri hızlıca yapılmış ve bazen tahrif edilmiş olsa da– bulunmaya başlamıştı. Bu olgunun çizgi alanına meraklı gençlerin gözünün daha da açılmasına yol açtığı söylenebilir.
Artık genç bir adam olduğum günlerde ise renkli ve eli yüzü daha düzgün Tenten yayınlarıyla karşılaşınca belki de bir nostaljiyle tüm seriye son iki albüm dahil “bakıp”, önce Hergé ve sonra da stüdyosunun nereden nereye, nasıl geldiğini ve ne büyük bir iş yaptıklarını en sonunda algılayabildim.
Özellikle stüdyonun kolektif çıktısı olan Aya Seyahat (1950-52) ve Tenten ve Picarolar (1975-76) arasındaki sekiz maceranın çizimleri ve geri plan ayrıntıları tekrar tekrar incelenmeye değerdi. (Maceralar genelde 8-14 yaş arasına yönelik, düz çizgisel ve slapstick mizah ile planlı olarak yüklenmiş olduğundan çok kuvvetli bir mizah dergisi geleneği olan 1950-1990 arasında doğmuş Türkiyeli okura yavan gelebilecektir.)
Batı Avrupa’da, Amerika’nın haricinde bir çizgi geleneğinin ve bu alanda devasa bir kültürel birikimin oluşmasının en önemli nedeni belki de geçen yüzyılın başlarında, Katolik kilisesinin çocuk ve genç yaştakilere yönelik propaganda ve erişimde önce çerçeveli resimli hikâyeleri, sonra da comics türünü seçmesi, Katolik ülkelerde bu ürünlere yer veren pek çok dergi çıkarması hatta bu dergilerde yazan-çizen din adamlarının bile olması sonucudur diyebiliriz.
Bazı tarihsel şartların da etkisiyle nüfusu ağırlıkla Katolik olan Frankofonları hemen sonra İtalyan ve İspanyolların izlemesi tesadüf olmasa gerektir. Belçika’nın Flaman bölgesinin, Almanya ve İskandinavya ülkelerinin çizgi roman alanında çok geriden gelmesini belki de böyle açıklayabiliriz. Bu savda istisnai görünen, Avusturya-Macaristan imparatorluğunun dağılmasından sonra ortaya çıkan Katolik unsurların, bu gelişmenin dışında kalması ise belki de imparatorluğun çözülüş süreci ve dil faktörleriyle açıklanabilir.
Fransız-Belçika ekolünün serpilip güçlenmesinde bir başka faktör, Dünya Savaşı nedeniyle, o zamana kadar aşırı ucuza yapılan Amerikan comics ithalatının durması, yerel kopya bağımsız albüm yayını için kâğıt sıkıntısı yaşanması ve işgal sırasındaki genel ekonomik basınçlardır. Nazi işgali veya destekçilerinin yönetimde olduğu Avrupa bölgelerinde bu sıkıntılara ilaveten ABD’nin savaşa girmesiyle birlikte hızlanan anti-Amerikan sansür de çok etkilidir. Savaş öncesi ucuzluğu nedeniyle büyük miktarlarda ve hızla yayılan Amerikan comics varlığı birden durunca, yerel çizerlerin önce Amerikan işlerini kopyalayarak (öğrenerek!) sonra da kendi işlerini çizmeye başlayarak bu devasa ekolün ortaya çıkmasına neden olduğunu söyleyebiliriz.
Bunca yıl sonra Tenten albümlerine tekrar tekrar bakıp hem öykü hem çizim açısından en beğendiğimi bulmaya çalıştığımda seçeceğim albüm Turnösol Olayı (1954-56) ve yine kanımca en değişik deneme, tek mekânda geçen salon komedisi Kastafiore’nin Mücevherleri (1961-62). Bu iki “temiz çizgi” süper modeli iş Hergé stüdyosu çıkışlı olup, sübjektif olarak bakınca Tenten’in gelebildiği en yüksek düzey kanımca. Bu iki iş üzerinden Tenten’in bugünün çocukları ve ergenleri için bir anlamı olabilir mi diye düşündüğümde buna çok olumlu yanıt veremiyorum.
Filmler, diziler ve konsol/bilgisayar oyunlarının anormal hızla genç kuşaklarda karşılığını bulması ve erişimlerinin kolaylaşması zaten çizgi romanın ya da comics’in –manga hariç– tahtını sarsmış durumda. (Yine de süper kahraman türlerinde halen bazı fasiküller yurtdışında 200-400.000 arası satabiliyor.)12
Hergé kahramanlarının çok sevimli olması veya çizim kalitesi, onlara yeni şartlara 50 yıl önce bile daha büyük hızla uyabilen fantastik işler karşısında avantaj sağlayamıyor.
Genç kuşağın Tenten maceralarına belki tarihi öyküler olarak bakacağı ama hem çok eski tarihlerde geçmemeleri hem de şiddet/savaş öğeleri ve fantastik öğeler taşımamaları nedeniyle, bunlardan pek de bir şey anlamayacağı savlanabilir. Önsezim bana piyasadaki nispeten eli yüzü düzgün ve renkli baskılı Tenten koleksiyonlarını satın alanların da 1950-1990 arası doğanlar olduğunu söylüyor ama pek çok veri gibi bu alandaki demografiye ait bir bilgi elimizde yok.
Belki de Tenten’in kendisi –bir çizgi karakter tanımı olarak– herhangi bir geçmişi/ailesi ve belirli bir işi olmayan (muhabir olarak çıkmış olsa da hiç muhabirlik yapmaz), hep genç kalan ve aseksüellik gibi tamamen içi boş, sadece temel iyilik özellikleri taşıyan bir tip olması nedeniyle küçük yaşta kolay özdeşleşilebilecek bir kahraman olabilir. Buna karşın, maceralarında yaşadıkları bugünün küçük yaştakilerine ne anlam ifade edebilir, emin değilim.
Çizimlerin müthiş ayrıntılı ve gerçekçi dekorları ise ancak ileriki yaşlarda değerlendirilebilecek bir özellik gibi durmakta. Hele Disney/Pixar çizgi filmlerine, anime ve mangaya alışkın ergenlik öncesi yaşlardakilerin Tenten karşısında ciddi bir yabancılık çekeceği varsayılabilir. Doğrusu, ben Tenten’in orijinal çini mürekkep, siyah beyaz panellerini bir müzayede öncesi Christie’s’de gördüğümde önünden ayrılamamıştım.13 Resim sanatında olduğu gibi illüstrasyonda da işin aslını görmek çok farklı bir görsel deneyim ama Tenten panellerindeki ustalık bir tür büyücülük gibi gelmişti bana o zaman. (Panellerle çok ilgilenince beni olasılıkla “Körfez” kökenli bir zengin alıcı sanan, galerinin orta yaşlı satış temsilcisinden de kurtulmak zor olmuştu.)
Yine de Tenten’in bir izleyici tabanı sürüyor olabilir mi? 2011’deki Spielberg-Jackson işi, 135 milyon dolar bütçeli 3D Tenten filmi gişede 374 milyon dolar yapabilmişti. Ben izlediğimde hayretler içinde kalıp, “Tenten’e bu yapılır mı, bu ne rezalet!” diye kendi kendime öfkelenmiştim. O zamandan bugüne on yıldan fazla zaman geçti ve tüm ülkelerde Tenten albümleri halen bulunabiliyorsa demek ki bir satışı var. Belki de ben yanılıyorum ve Tenten hâlâ küçüklere de bir şeyler ifade ediyor.
Çizgi romana önce “bakıyorum” demiştim. Hâl böyle olunca son döneme ait pek çok çizgi roman ya da grafik romanı açıp, ilk karıştırdığımda hemen aldığım rafa geri koyup, o dükkândan çıkıyorum. (Edinme hevesim yok oluyor.) Umarım benim algım yanlıştır ve çizgi roman serbest düşüş sürecinde değildir, zira ancak satış olursa kötü bulduğumuz işlerin arasından iyi işler de yapılıp çıkabilir. Ama bu ardışık sanat türü geçersiz hâle gelip ölüyorsa ya da mangalaşıyorsa14 yapacak bir şey yok, bu da tarihsel bir süreç. Belki de çizgi roman bizlerle birlikte bitecek bir akım.
Romanın ve genelde edebiyatın bile sonuna gelip gelmediğimizin tartışıldığı bir çağda yaşamıyor muyuz?
1. Grafik roman (graphic novel): Bant veya panellerden oluşsa da bağımsız öykülerin birlikte toplandığı albümlerden farklı olarak bir veya birkaç öykünün bir bütünlük ilişkisinde bir araya getirildiği kitap formatlarından birinde yayımlanan, genelde 18 yaşından büyükler için yazılıp çizilmiş yapımlar için 1964’ten itibaren kullanıma giren Amerikan kavramı.
2. EsseGesse: Daha çok Western kategorisinde ünlenmiş İtalyan çizgi roman grubu. EsseGesse adı, grubu kuran Pietro Sartoris (1926-1989), Dario Guzzon (1926-2000), Giovanni Sichetto’nun (1922-1991) soyadlarının baş harflerinden geliyor. Bizde en ünlü dizileri Tom Miks, Çelik Blek, Kaptan Swing, Tom Braks, Kinova adlarıyla yayımlanmştır.
3. Bonelli: 1941’de Gian Luigi Bonelli (1908-2001) tarafından kurulmuş, oğlu Sergio Bonelli’nin (1932-2011) adıyla bilinen İtalyan çizgi roman yayınevi. Bizde en çok Teks ve Zagor’la bilinirse de 1970’lerden itibaren Hugo Pratt, Guido Crepax, Toppi ve Bonvi gibi ustaları da yayımlamaya başlamıştır.
4. Marc Dacier: Pek çok işe imza atmış Belçikalı Eddy Paape (1920-2012) tarafından çizilen ve Pilote dergisinin de kurucularından olan Jean Micheal Charlier (1924-1989) tarafından yazılan gezgin gazeteci karakter.
5. Ratip Tahir Burak’ın (1904-1977) yazıp çizdiği Barbaroslar (1963) serisi dönemin en açık saçık (o zamana göre) işi olabilir. Bu işlerde yoğun erotik ve hatta homo-erotik tema ve göndermeler ve şiddet unsurları öne çıkardı.
6. Baytekin: Alex Raymond’un (1909-1956) yaratısı Flash Gordon isimli çok popüler Amerikan bilimkurgu/fantezi çizgi romanının 1930-40’larda bizde kullanılan ismi.
7. Tenten’in dünyada en bilinen Fransız-Belçika ekolü çizgi romanı olmasına karşın, Frankofon ülkelerdeki satış adetleri Red Kit ve Asterix için çok daha yüksek. Bu nedenle her birinin bugüne kadar satış adedinin 300 milyondan fazla olduğu kestiriliyor. Tenten hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler için bkz. Barış Kılıçbay, “Tenten’in Birkaç Yüzü...”, Çizgili Hayat Kılavuzu, der. Levent Cantek (İstanbul: İletişim Yayınları, 2002), 229-237.
8. Jije: Joseph Gillain (1914-1980), Siprou ve Fantasio ve Jerry Spring gibi işlerin dışında çok geniş portföye sahip, genelde Tintin dergisine rakip Siprou dergisine çalışmış Belçikalı sanatçı.
9. Marcinelle ekolü: Adını Siprou dergisinin ofislerinin bulunduğu şehirden alan çizgi ekolü. Bu ekolün temel özelliği, gerçekçi ayrıntıyla, komik unsuru birleştiren ama özellikle hareketin çeşitli ek çizgilerle çok canlı olarak verildiği bir üslup geliştirmiş olmasıdır. Bu tarza komik-dinamik stil ismi de verilmiştir. Fransız-Belçika çizgi romanın belki de en etkili isimleri buradan çıkmıştır. Jije dışında, Uderzo (Asterix vb.), Franquin (Siprou, Gaston, Ponpon vb.), Will (Tif ve Tontu, vb.), Peyo (Küçük Prens, Şirinler vb.), Derib (Yakari vb.), Paape (Marc Dacier vb.) ve pek çok başka usta çizer bu ekole aittir.
10. Orijinal ismiyle ligne claire; temiz çizgi, açık çizgi, net çizgi gibi çevrilebilir. Şematik tarz diye de isimlendirilmiştir. Genelde karikatürize karakterlerin gerçekçi geri plan önünde resmedildiği bu tarzın belirleyici bazı özellikleri: a) Bazen kalınlaşabilen ama tek elden çıkmış gibi duran tekdüze (uniform) çizgiler, b) Düz ve göz alıcı renk paleti, c) Tarama ve genelde gölge kullanılmaması d) Olanak elverdiğince çizgi uçlarının birleşmesi, açık bırakılmaması, d) Geri plan, dekor ve prop’ların titizlikle araştırılıp gerçekçi betimi, e) Hareket için çok az hareket-çizgisi kullanımı, f) Geometri ve perspektife özen, g) Oranların gerçekçi olması. Hergé ayrıca öykünün de düz bir çizgide ilerlemesi gerektiğini savlamıştır. Eskizlerden sonra tekrar tekrar çinilemeyle en iyi çizgiye varılmaya çalışılan bu çok zahmetli tarz zaman içinde eski moda bulunup çizer çoğunluğu tarafından terk edilse de bu tarza dönen ya da Hergé stüdyosundan çıkan bazı isimlerce sürdürülmüştür. Hergé stüdyosundan çıkan Edgar P. Jacobs, Jacques Martin, Bob de Moor dışında çeşitli ülkelerden Jason Lutes, Yves Chaland, Joost Swarte, Vittorio Guardino, Daniel Torrez, Jacques Tardi, Bernard Krigstein, Daniel Clowes, Adrianne Tomine gibi büyük ustalar bu tarzda çalışmıştır. Türkiye’de Yılmaz Aslantürk (Otis Abi) tarafından temsil edilmektedir.
11. Tam kökeni kestirilemeyen bu deyim Josep R. Kipling’in (1865-1936) “The Winners” adlı şiirinde geçen “Who travels faster, travels alone” repliğinin bir varyantı gibi durmaktadır. Sonradan deyimin Afrika kökenli olduğu öne sürülmüştür. Kipling bir ara Güney Afrika’yı ziyaret ettiğinden bu iddia da doğru olabilir.
12. ABD sayıları.
13. Bu türden Tenten panelleri müzayedelerde 1-4 milyon arası Amerikan dolarına satılıyor.
14. 2022’de Amerikan ve Kanada toplam çizgi roman satışının 2,2 milyar Amerikan doları olduğu kestirilmiştir. (Pandemi döneminin satışları artırdığı düşünülüyor.) Basılı yayınlar için olan bu sayının adet olarak karşılığı toplam 35,7 milyon olup, manganın 28,4 milyon adetle bu sayının %80’ini oluşturduğu kestirilmektedir. Toplam çizgi roman pazarı 2022-21 arası %4 büyürken manga bu büyümenin %90’ını oluşturmuş. (Kaynak: Animehunch.com, “Manga Made Up Over 79% Of Comics & Graphic Novel Sales In United States In 2022”, A.R. Madillo, 04.10.2023)

