Çocukluk Pek de
Uzun Olmayan
Bir Yokuş…

Herkese, “Hayatım boyunca bir dakikamı bile boşa harcamadım” demeye devam ediyorum –ama şimdi biliyorum ki– eğer her şeyi baştan yaşayabilseydim, fikirlerimde, bedenimde ve sevgimde daha da özgür olurdum. —Lee Miller1

Ne Lee Miller kadar cesur ne de özgürüm. Alt kast fanilerden olduğumdan, fotoğraf makinesiyle sokağa çıkınca endişelerim çok basit: Tuzak dolu sokak ve caddelerde bir şeye takılıp yere yapışmak, her türden tekerlekli bir primatın bana çarpması, makineye yönelik bir gasp girişimiyle karşılaşmak ve en sonda da fotoğrafının çekilmesine aşırı tepki verecek birisine rastlamak.

Ama boşa harcamadığımı düşündüğüm ya da en azından böyle olacağını umduğum zamanlar da mevcut. Fotoğraf çekmeye çalışarak kişisel tarihinizde iyice solmuş mekânlarda dolaşmak bu kategoriden kanımca. Hoş, aşırı hızla değişen bir şehirde anılardaki mekânları hiç bulamamak da bir büyük olasılık. Yine de özellikle çok az fotoğrafınızın olduğu, bu nedenle de anılarınızı bu fotoğraflara da dayandıramadığınız çocukluk dönemlerinin o silinmiş kayıtlarını yanlış-doğru tekrar canlandırmak için bu tür yürüyüşlerin faydası var gibi.

Hava güzel ve hafta arası bir gün. İki cep makinesi, bir büyük makine ve bir iki lensi yanıma alıp Yenikapı’ya yollanıyorum. Yenikapı en az kırk yıldır arabasız geçmediğim bir yer.

Marmaray’dan yeryüzüne çıkınca beton kaplı, tek bir ağaç bile olmayan bir meydanda buluyorum kendimi. Zemin göz kamaştırıyor ve ısı veriyor. Sağa sola bakınıyorum. Fazla da dikkat çekmemek gerekiyor, neme lazım. Çocukluğumun eski püskü Yenikapı istasyonunun tahmini yerini çıkartmaya çalışırken, ilk anılar geliyor. Buralarda bir “Yenikapı Gazinosu” vardı…

60'lı yılların başları olmalı, gezmeyi pek seven babaannem, o zamanlar benim için dünyanın en komik insanı, bizimkilerin “Doktor”, benim dede dediğim eşi, babam, annem belki de birileri daha, Yenikapı Gazinosu’nda kalabalık bir masada yerimizi almışız. Korkunç gürültü var. Bir anda sahneye esmer, bikinili bir dansöz fırlıyor, bizim masanın önüne kadar oynayarak gelip geçiyor. Bizimkiler birbirlerini dürtüp ismini söylüyorlar; çok ünlü Nejla Ateş’miş2 bu ağzı açık bakakaldığım ve ne olduğunu kestiremediğim hatun. Annem pek çok benzer durumda yaptığı gibi benim izlememi engellemek amacıyla avucuyla gözlerimi örtmeye çalışıyor. Alkış kıyamet gırla giderken annemin eliyle büyük bir mücadele hâlinde olduğumdan sadece havada uçan allı pullu bir sütyen görebiliyorum. Annemden kurtulduğumda ise Nejla Ateş sahneden çıkmış bile. Menzilde bizimkilerin kadeh kaldırışları sadece.

Meydanı geçip Aksaray istikametine doğru yürüyorum. Anacaddede ve ara sokaklarda açılmış otellerin önünde Ortadoğulu ve Afrikalı turist kalabalığından, değil fotoğraf çekmek, yürümek bile zor. Buraya en son 80’li yılların başlarında, çok ünlü olduğu söylenen bir kebapçıya işyerinden bir grupla geldiğimizi anımsadım birden. Duvarlarında o zamanın en ünlü türkücüsünün fotoğrafları asılı kebapçıda Urfa kebabı yediğimiz ve caddede de şaşırtıcı sayıda Rus kadın bulunduğu gözlerimin önünde şimdi. Onun dışında bu caddeden bir iz kalmamış bende.

Yürüyorum, cadde kenarında gariban bir kafedekilerden biri fotoğraf çekerek ilerlediğimi gördü anlaşılan, bir laf atıyor. Duymamazlığa gelip Aksaray meydanına varıyorum. Karşıya nereden ve nasıl geçeceğim konusunda tereddütte kalıyorum. En iyisi turistleri takip etmek.

Üst geçide varıyorum. Buralarda sol tarafta 60’lı yılların başında pek havalı bir şekilde açılmış ve giriş kapısının önü seyyar satıcı dolu bir Migrosun var olduğunu ve annemle arada bir oraya geldiğimizi birden anımsıyorum. ABD’den geleli bir veya iki yıl olmuş olmalı, o nedenle bu Migros o zamanki ilk süpermarketlerden de olsa bende pek bir anı bırakmamış. Ama sokağımızın köşesine arada bir gelip, melodili kornasını çalıp, müşteri çağıran Migros kamyonunu iyi anımsıyorum.

Şimdi ise yola nereden devam edeceğime karar vermeliyim. Sola karşıya geçip Valide Camii’nin önünden yürüyüp Pertevniyal Lisesi’ne doğru Atatürk Bulvarı’nı mı izlemeli, yoksa dümdüz bulvardan ilerlemeli mi? Ya da Valide Camii önünden sola sapıp Horhor Caddesi’ni mi aramalıyım?

O yıllarda kendi sokağımızdan çıkıp Pertevniyal Lisesi’nin arkasına veya yakınına gelmek, hasım sokaklar nedeniyle kaçındığımız bir durumdu. Üç beş çocuk bile olsak o lise civarlarına yaklaşmazdık. Mısır koçanlarının yağmur gibi yağdığı, esir almanın ve dayak yemenin gırla gittiği, genelde altı-on yaş arasının katıldığı toplu sokak savaşları ise çoğu zaman randevulu ve sözleşmeli olurdu.

Çocuk savaşlarında taş atılması ve sapan da kullanılmasını ilk kez üçten başlayıp ilkokulu bitirene kadar –yazları hariç bulunduğum– Sivas’ta gördüm. Burada ise en fazla iyi bir sopa yerdin ve dizler, dirsekler kan revan içinde, üst baş yırtılmış ve toza toprağa bulanmış, sırıtarak eve gelirdin. Kapıyı annemin açıp benim hâlimi görünce düşüp bayıldığı birkaç olay dışında: Eve girince annem –beni dövmemek için bir büyüğüne söz verdiğinden– bana dokunamaz ve arkamdan süpersonik hızla ev terliğini fırlatırdı. Terliği savuşturur, sonrasında anneannem tarafından banyoya doğru kovalanırdım.

Bulvardan hazzetmememde şuuraltımda başka bir anı da park etmiş olabilir. Babamın Ankara’da eğitimde olduğu, annemle benim anneannemde kaldığımız bir sırada Ankara üzerinde iki uçak çarpışmış ve parçaları Ulus üzerine düşmüştü.3 Bunu akşam radyodan duyunca, palas pandıras annemle ikimiz bu bulvar üzerindeki postaneye gelip o zamanki PTT altyapısı nedeniyle arayacağımız numarayı yazdırmış, saatlerce orada kalabalık ve sigara dumanı içinde, 30 yaşlarında genç bir kadın ve yanında sadece bir velet, soğukta beklemiş, sabaha karşı memura söyleye söyleye annem sonunda babamla konuşabilince, korka korka sokaklardan geri dönmüştük. Berbat bir gece olarak kafamda kalmış.

“Özgür irade”ye4 kendimi bildim bileli inanmadım. Tabii ki şimdi de Pertevniyal Lisesi’ne doğru ya da bulvarın sağından değil iyice aşağısından Valide Camii’nin yanından geçip yürüyecektim!

Yürüdüm ama kendimi bir yığın büfeler, kötü görünümlü tavuk dönerciler, tatlıcılar ve hatta paçacılar arasında buluverdim. Bir değişiklik ise burada Ortadoğulu ve Afrikalı turistlerin arasında Slav kökenlilerin de belirmesi oldu. Kalabalığı aşıp sonunda Horhor Caddesi’nin başına vardım. Yokuşun bu kadar dik olduğunu tamamen unutmuşum. Başladım çıkmaya.

Sağ tarafta bir kasap vardı o zamanlar. Anneannem avucuma bir banknot sıkıştırıp elime de fileyi verince bu kasaba yollanırdım. Kapısında sinek pislikleriyle kaplı örme boncuktan bir perde, vitrininde de gerilerine renkli krepon kâğıdından karanfiller sokuşturulmuş dana karkasları bulunurdu. Bu boncuk perdeyi, yüzüme değmemesine çalışarak aralayıp dar dükkâna girer, tezgâhın arkasında bir sette durduğu için tepeden bakan, pek şişman ve pek kırmızı yanaklı, beyaz önlüklü ve takkeli, asık suratlı kasaba siparişimi verirdim. Sonra onun cam lombozları olan buzdolabından bir parça çıkarıp kesip biçmesini izlemeye çalışırdım. Ama boyum yetmezdi, parmak uçlarımda yükselsem de ne yaptığını bir türlü göremezdim. Bir tek dönüp o gerisindeki kıyma makinesini çalıştırınca ne yaptığını anlardım. Yıllar sonra izlediğim pek çok filmde bu kasabın neredeyse prototip hâlinde var olduğunu fark edince anılarımdan şüpheye düşmedim dersem yalan olur.

Yenilenmiş binalarla birlikte bu kasap da kalmamış, kalsa da dükkânı tanıyamazdım herhalde. Yokuşun iki yanındaki binaların bir kısmında da oteller açılmış, önlerinde tek tük Afrikalı turistler var.

Yokuş yukarı devam ediyorum. Gerisinde kısa fakat bilinenden farklı bir mimariye sahip minaresi bulunan yapının önüne geliyorum. “Kızıl Minare Camii” yazıyor kapısında. Gerideki minare gözükmese dışarıdan cami olduğu belli de olmayacak, cephesi Orta Anadolu kasaba evi görünümlü bu yapı hafızamda hiç kalmamış.5

Dar kaldırımdan dikleşen yokuşta yukarı çıkmaya çalışıyorum; arabalar aralıksız şekilde arka arkaya park edilmiş olduğundan caddede yürünemiyor, kaldırım ise çok dar ve yer yer yüksek basamaklı. Tüm çocukluk anılarımı silen zorlu bir yokuş hâline geliyor Horhor; dikliğinden çok, yürünecek yeri olmaması nedeniyle.

Sonunda buradaki “bizim sokağa” geldiğimi fark edip seviniyorum. Köşesinde Horhor Çeşmesi. Ben buralarda iken çeşme, içinde yaşam olan çok eski küçük bir evin altındaydı ve ön yüzeyindeki pastan kararmış bir borudan sürekli su akardı. Biz sokak pisliğimizden temizlenmek için çeşmeye gelip bağırış çağrış suyla oynayınca, bu kırık dökük evin hep kapalı duran perdelerinde bir hareket olur, biz de içeride kimin, kimlerin olduğunu hiçbir zaman bilemediğimiz için ürküp oradan aceleyle vınlardık. Şimdi o ev yok olmuş, çeşmeden de su akmıyor. Bir iki hızlı çekim yapıyorum ama pek hoşuma gitmiyor. Çekim yaptığımı gören orta yaşlı bir adam çeşmenin karşısındaki kapıdan dışarı çıkıp bana bakıyor. Çıktığı kapının yerinde o zamanlar bir hurdacı dükkânı vardı; şimdi küçük, az katlı bir apartmana dönüşmüş. Adama çeşmenin ve sokağın yakın geçmişi hakkında bir iki soru yöneltiyorum, kendisinin oraya on beş yıl önce geldiğini, hiçbir şey bilmediğini söylüyor. “Merak da mı etmedin?” diye sormaya hiç gerek duymadan yürüyüp sokağa giriyorum.

Horhor Çeşmesi, fotoğraf: Can Akınsal

Bir ara, biz Sivas’a gidene kadar anneannemlerle altlı üstlü oturduğumuz ve o zamanlar ünlü “Laz Müteahhit” deyiminin yaygınlaşıp tanınmasında bir numaralı görsel efekt olan, mavinin tonlarının karışık kullanıldığı cam mozaik BTB kaplı, ön balkonları buzlu cam panelli apartmanın yerinde yerler esiyor. Bizimkisi dahil bir sıra apartman şimdi büyücek bir otopark olmuş, tam karşısında da olabilecek en çirkin yapılardan “Antikacılar Çarşısı” bulunuyor. Bakımsız, karanlık görünümlü, altı yedi katlı, dikdörtgen bir kütle.

Biz burada iken, tam karşımızda cam kırıkları saplanmış üst kenarıyla hırsıza karşı korunan yüksek taş bir duvarlı, büyük bahçeli bir köşk vardı.6 Bahçesi bostan olarak da kullanılıyordu ama köşkte yaşayan bir insan ya da ışık görünmezdi ya da biz çocuklar fark etmezdik. Olasılıkla bekçisi ya da bahçıvanı bahçenin arkasındaki bir kapıdan girip çıkıyordu. Zira bizim sokaktaki ağır demir ana kapının açıldığını hiç görmezdik. Bu köşk biz çocuklara korku da verse pek aldırmazdık, anneannemlerde kaldığım yaz aylarında, geceleri ayrı ayrı ön balkonlardan binaya bakarak birbirimize korkunç hikâyeler anlatırdık. Bu hikâyeleri besleyen bir şey de akşamları ortaya çıkıp ince çığlıklar atarak hızla uçuşan yarasalardı.

Bol çocuklu sokakta pek araba görülmezdi. Görüldüğü zaman da merak konusu olur, herkes pencerelere çıkardı. Ama öyle belgesellerdeki ya da eski filmlerdeki gibi çocuklar bağırış çağırış arabaların peşinden koşmazdı. Bu tür bir merak ve eğlence sokağa ancak ayı oynatıcı ve renkli macun satıcısı, davul zurna eşliğinde gelince olurdu. Bıkmadan her seferinde aynı hareketler yaptırılan zavallı ayıyı izler, apartman balkonlarından büyüklerin sokağa attığı bozukluklarla, tahta çubuklara sardırılıp verilen renkli ağdadan sırayla satın alırdık.

Bizim sıramızdaki tüm apartmanların küçük arka bahçeleri vardı ve bahçelerde de yan yana bitişik kömürlükler. Bahçeler iki katlı, üzerlerinde bakımsız asma bahçeler kalmış, istiflenmiş büyük taşlardan istinat duvarlarıyla sonlanır, bu duvarların bittiği yerde Tanrıöver Konağı’nın ağaçlar ve çeşitli büyük bitkilerle dolu dev bahçesi başlardı. Arka balkonlarımızdan bu bahçede bize göre şık ve bakımlı çocuklar gördüğümüz olurdu. Bunlardan birinin eskrim çalışmasını uzun uzun izlediğimizi anımsıyorum.

Aklımda babamın bizim daireye doldurduğu herhalde yirmiden fazla akvaryumu taşınırken ne yapmış olabileceği gibi saçma bir soru, otoparkın önünden yürüyüp Bizans kalıtlarına doğru gidiyorum.

O da ne? Altmış yıl önce köşede bulunan bakkal hâlâ duruyor. Çok yakınındaki fakülte nedeniyle biraz büfeleşmiş gibi ama hâlâ bakkal görünümünde ve o zamanlar olduğu gibi önüne atılmış birkaç taburede sanki o zamanki adamlar oturup öylece kalmış!

Bakkalın bize üç, beş kuruşa kazı kazan kutuları7 sattığını, bizim de bunlarla birbirimizi kazıkladığımızı anımsayıp sırıtıyorum. Sonra bakkalın çırağı aklıma düşüyor birden. Herhalde bizden birkaç yaş büyük, kahverengi kirli bir önlük giydirilen, elinde içi ekmek somunlarıyla dolu büyük hasır bir sepet, gelip her sabah kapıyı çalan, ekmek diyemeyip hep “Eçmeç lazım mı?” diyen üzgün yüzlü çırak. Sokakta rastlanırsa arkasından “Eçmeç, eçmeç!” diye seslenilip alay edilen çırak.8 İşi bitince şimdi bu adamların oturduğu taburelere bakkal izin verirse oturup sanki üzgün, bıkkın sokağı gözleyen çırak. Bunları düşünürken farkında olmadan onlara fazla bakmış olmalıyım ki taburelerdeki adamlar da ağır ağır dönüp bana bakıyor. Fotoğraf makinesini görünce ilgileri kayboluyor. Olasılıkla “Enayi bir turist daha gelmiş buralara” diye kuruyorlar. 

Yokuş yukarı vurup, çocukluğumda şimdiki fakültenin yerinde bulunan, birbirine yapışık gri yüzlü kâgir apartmanların karşısındaki Bizans kalıtlarına bakıyorum. Nasıl bıraktıysam öyle kalmışlar. Tek değişiklik, büyük alanın ot bürümüş ve metal çitlerle, bazen de yer yer dikenli telle çevrilmiş olması. Tarihi alanda tarih durmuş. Üstelik bu kalıntıların arasında hoplayıp zıplayan, koşturan çocukların sesi de yok artık. Zaten artık sokakta oynayan çocuk yok ki.

Yokuşun sonunda Macar Kardeşler Caddesi’nde düzlüğe çıkıyorum. Sağda ileride Büyükşehir Belediyesi’nin yıllara meydan okuyan binası güneşin altında pek de öyle eski durmuyor. Durup bakıyorum, binanın önündeki havuza bir kere gelip girdiğimizi anımsıyorum. Havuza girince, bekçilerin kovalamasına kadar geçen sürede bayağı eğlenilebilirdi o zaman. Tek numara elbiselerin başında birilerinin nöbetçi durmaması hâlinde her şeyin etraftaki diğer çocuklarca çalınıp eve bir tek külotla dönme riskiydi. Tek bir nöbetçi bırakılırsa onu dövüp her şeyi yine götürürlerdi. O nedenle çözüm, kalabalık gelip birkaç nöbetçi bırakıp sırayla havuza atlamaktı. Bu kez de herkes havuza giremeden bekçiler yetişirdi. Dolayısıyla çok rahat bir süreç değildi. Herhalde o nedenle sadece bir kez gelmiştim bu havuza.

Vızır vızır ve trafik ışıklarına hiç aldırmayan araçların arasından karşıya geçip İtfaiye Parkı’nın önünden daha da eski çocukluğuma doğru yürüyorum şimdi.

Yürürken bayramlarda buraya getirilip resmigeçitler izlediğimi anımsıyorum. Ama renkli anı bir bayramdan kalma değil. Coca Cola’nın piyasaya ilk girişi sırasında kamyonlara ve araçlara doldurulmuş genç kızlara, süslenmiş kasalı Cola kamyonlarının eşlik ettiği rengârenk, karnaval görünümlü, bandolu müzikli bir geçit resmi. Bu da o zamanın ilklerinden olsa gerek.

Askerlik şubemin olduğu bu alana gençlik yıllarımda her yıl düzenli gelmiştim ama hep arabayla. Eski resmi yapıların çoğu hâlâ olduğu gibi duruyor. İşte şu köşedeki binanın alt katında babaannemin eşinin nöbetçi doktor olarak çalıştığı sağlık ocağının penceresi. Bir gece ne hikmetse beni onunla bırakmışlar, ben de geleni gideni izliyorum. İki kişinin kollarında, mosmor olmuş yüzü hâlâ gözümün önünde bir adam getirildi. Getirenler bizim doktora ağlayıp sızlıyor, “Kurtar!” diye yalvarıyorlar. Doktor asla içki içmezdi ama adamlardan yükselen kesif rakı kokusundan da rahatsız olmamışa benziyor. Soluğu kesilmekte olan mosmor yüzlü adamı sırt üstü yatırtıyor, adamları elinin tersiyle şöyle bir öteye kovalıyor. Can çekişen adamın burnunu o çok kalın parmaklarıyla bir sıkıp, açılan ağzına eğilip boğazına doğru bakıyor, sonra dönüp eline bir alet alıyor, adamın boğazından dev gibi bir balık kılçığı çıkarıp bana havada sallayarak gösterirken bir de göz kırpıyor. Sedyedeki adam anında canlanıp bizimkinin ellerine sarılıyor, anlaşılmaz bir şeyler söylüyor, elini öpmeye çalışıyor. Doktor, adamdan kurtulup kendisine bin bir dua eden diğer sarhoşlara dönüp, “Alın bunu götürün!” diyerek sunturlu bir de küfür sallıyor. Adamlar düşe kalka kapıdan çıkıp geceye karışıyor. Bizim Doktor başlıyor gülmeye, ben de ona uyuyorum tabii, kahkahaları koyuveriyorum. Sonrasında her yerde ve herkese bu olayı en az bir hafta anlatıp duruyorum. Hey gidi Doktor…

Şimdi, bizimkilerden gizlice bir iki kere üzerine de çıktığım Bozdoğan Kemeri’nin altından geçiyorum. Az ileride Kadınlar Pazarı. Yan sıramda başörtülü, pardösülü genç bir kadın, küçük bir oğlan çocuğuyla yürüyor. Oğlan “Anne, bu kemeri kim yapmış?” diye soracak oluyor. Kadın önce “Eee… Fatih Sultan Mehmet…” deyip yan gözle de bana bir bakıyor, sonra çocuğu kolundan çekiştirip “Önüne bak bakayım sen, yürü” diyor. Hızla At Pazarı tarafına doğru sapıyorlar.

Kadınlar Pazarı’nda ilerliyorum. Şimdi et lokantaları ve kasaplarla dolu bu caddenin pazarlaştırılması bizimkiler halen burada ikamet ederken başlamıştı, iyi anımsıyorum. Zira ağaçlıklı, sakin bu eski caddede birden manav ve gıda tezgâhları boy göstermiş ve hiç bilmediğimiz, anlamadığımız lehçeleri konuşan adamlar ortaya çıkmış, bana da bir üstteki çok yakın sokaktan, oynarken, buraya inmem aniden yasak edilmişti. Et lokantalarının açılması ise çok daha sonradır.

İlerleyip sola sapıp kısa yokuşu tırmanıyorum. Köşede durup, doğduğumda hastaneden doğrudan getirildiğim anneannemin ve ona bitişik babaannemin evlerine bakıyorum. Hâlâ ayaktalar ama anneannemin evi bel vermiş, yıkıldı yıkılacak. Babaanneminkinde ise yaşayanlar var, üstelik bir de kaçak kat çıkılmış. Pencerelerin önünde de uydu antenleri.

Anneanne ve babaanne evleri, fotoğraf: Can Akınsal

Birkaç yıl önce asırlık babamı arabayla getirip bu evleri göstermiştim ama evlere şöyle dışarıdan bakmaya başladığımız anda, takım elbise-ceket bir adam ortaya çıkıp bize yapışmış, habire sorular sorarak bunaltıp huzursuz etmiş, biz oradan çekip gidene kadar da yanımızdan ayrılmamıştı. Benzer bir deneyimi yaşayacak mıyım diye endişeliyim.

Babaannemin yan binasının altında tabelasız, önü geniş camlı, dükkân dersen değil, ofis dersen değil bir mekân açılmış. İçeride bir masa, birkaç sandalye ve oturan üç adam dışında da hiçbir şey yok. Bizimkilerin evlerinin karşısında ise dört küçük kız dar kaldırıma bir eski battaniye sermiş, plastik kırık dökük oyuncaklar ve bebeklerle üzerinde oynuyorlar. Ben fotoğraf çekerken ne zemin kattaki adamlar ne de çocuklar benimle ilgileniyor gibi görünüyor. Ben de onların fotoğraflarını çekmeye hiç teşebbüs etmiyorum.

Anneannemin evinin rokoko süslü cephesine ve yine süslü demir kapısına yakından tekrar bakıyorum. İşte şu girişteki odada kalp hastası genç öğretmen teyzem yatalaktı, biz de ABD’den çok yeni gelmişiz, karşısında oturmuş, anneannemin onu severek, arada bir saçlarını okşayarak yoğurtlu pilav yedirmesini izliyorum. Bir anda çatal teyzemin elinden düşüp tabağın kenarına “çın” diye çarpıyor, teyzemden “hırk” diye bir ses çıkıyor ve anneannem onu sımsıkı tutmaya çalışır ben de ayağa kalkıp merakla bakarken teyzem ölüyor. Anneannem bağırmaya, çığlıklar atmaya başlıyor, ben öyle izliyorum. Odaya giren birileri –herhalde annem– beni kapıp dışarı fırlıyor, yan kapıdaki babaannemlerin evine bırakıyor.

Anneanne evi kapısı, fotoğraf: Can Akınsal

Tuvaletinden karanlık ve küçük diye çok korktuğum bu evde birkaç gün hapis kalıyorum; annem arada bir uğruyor, o kadar. Çok sıkılıyorum. Zira babaannem pek konuşmayan bir kadın, bizim Doktor da pek gözükmüyor.

Bu evlerin mutfak tezgâhlarının üzerinde birer tahta kapaklı su kuyusu var. Sıkıntıdan arada tezgâha tırmanıp, kapağını açıp içini görmeye çalışıyorum. Arka bahçedeki eskilik ve rutubetten simsiyah olmuş topraktan solucan çıkarıp bahçede bol olan sümüklü böceklerin ya da örümcek ağlarının üzerine atıyorum. Doktorun büyük mikroskobunu kurcalayıp, daha önceden bana gösterdiği gibi yaparak saksı diplerinden bir damla su alıp lam, lamel arasına koyup, terliksi hayvanları, amipleri izliyorum. Sokağa çıkmam yasak. Bunları anımsarken aklıma hız yapıp düşerek habire bir yerlerimi yaraladığım, mavi renkli üç tekerlekli Amerikan malı bisikletim geliyor birden, nedense!

Şimdi zeminden aşağıdaki –ofis diyelim– yerde, adamların bulunduğu binanın karşısında o zaman ahşap bir ev vardı ve odasının olduğu bodrum katı penceresinden, o evdeki benden yaşça büyük sonradan Deniz Okulu’na giden bir abiye seslenirdim, o da bana Varyemez Amca ve Donald Duck çizgi romanlarının iki renkli basılmış Türkçe bir cildini verirdi. Ben elimde bir iki gün tutunca da gelip geri isterdi haklı olarak. Çok sabırlı imiş, zira aynı cildi bir hafta sonra tekrar isterdim.

Şimdi de yan bodrumdaki ofisimsi yerdeki adamlardan birine mekânın kapısından seslenip rica ederek, anneannemin evi önünde poz verip kendi fotoğrafımı çektiriyor, adama teşekkür edip, yürümeye devam ediyorum.

Yine kısa bir yokuşla yukarıya çıkıp sadece ilkokul birinci sınıfı okuduğum, ama sınıf öğretmenim ve birkaç sınıf arkadaşımla kimin çektiği belli olmayan o iki fotoğraf olmasa o yılın gerçek olmadığını düşünecek kadar hiç ama hiçbir şey anımsamadığım ilkokuluma geliyorum. Binalar restore edilmiş ve okul duruyor ama artık bir ilkokul değil. O da değişmiş.

Bizim sokağın köşesinde bizimkilerin “İmam Efendi” dediği ahbaplarının evinin olduğunu, babamların dostu olan bu İmam Efendi’nin oğlunun biz oradan ayrılırken doğduğunu anımsıyorum.9 Bebeğin ablasını da sokak oyunlarından hayal meyal anımsıyorum. Bu aileyi her anışımda gözümün önünden geçen bir film beni tekrar güldürüyor. Onların evinde annem, babam, İmam Efendi’nin oğlu, eşi ve dayım ve başkaları da bir masanın etrafında toplanmış, ruh çağırma seansı gerçekleştirmeye çalışıyorlar. Ben de yerde halının üzerinde bir şeylerle oynuyorum. Bunlar konuşup dururken ağır ahşap masa gözümün önünde havalanıp güm diye yerine düşüyor. Herkes çığlık çığlığa ayağa fırlıyor. Annem beni yerden kapıyor. Hızlı bir tahliye operasyonuyla iki adım ötedeki evlere geliniyor. Gece sabaha kadar bizim evin ışıkları söndürülmüyor. Anneannem ve ben uyuyamadığımızdan mağdur olup kızıyoruz.

Son olarak eski evlerimizin bir iki fotoğrafını daha çekip, kısa yokuştan inip, Kadınlar Pazarı’nın içinden geçip Gazanfer Ağa Medresesi yanından Atatürk Bulvarı’na iniyorum. Çocuklukta arşınladığım sokakların sonuna doğru ilerliyorum. Hedefim bozacı.

Karşıya geçip, şimdi bana çok yabancı gelen bu bakımsız sokaktan, anneannemin talimatıyla akşam üstleri hava kararmışken elimde ince boyunlu cam boza şişesiyle kaç kere yürüdüğümü düşünüyorum. Dönerken hiç dolu şişeyi düşürüp kırdığım olmuş mudur? Kesinlikle. Ama benim şimdi esas anımsadığım, yolda dönerken kesekâğıdındaki leblebileri fena yutup daha bozayı içemeden karnımın ağrıdığı geceler. Hiçbir küçük çocuk artık o saatte bu yürüyüşü yapamaz.

Bozacı aynı yerde duruyor, leblebicisi de karşısında. Müşteri olarak içeride oturan bir iki Afrikalı var. Tezgâhın üzerine ağızları açık, içleri boza dolu küçük kâğıt bardaklar dizilmiş. Tezgâhın arkasındaki çalışan “Al oradan” diye işaret edince başlıyorum adama çıkışmaya. Ağızları açıkta bekleyen bozaları reddedip, kendime ağzı kapaklı boza kurnasından boza doldurtuyorum. Adamın hiç hoşuna gitmiyor bu. Oturup sağa sola bakınıyorum. Uzun zamandır içmemiş de olsam tadını unutmam olanaksız ve bu satılan da boza falan değil, başka bir şey!

Kapıdan çıkınca çocukluğumdan çok hızla uzaklaşacağımı önceden hissediyorum. Deklanşöre basa basa yürüyüp sokağa çıkıyorum. Ağzımda ekşi bir tat. Nostaljiden değil, onu zaten hiç sevmem. Bozadan…

1. Lee Miller (1907-1977). Amerikalı sürrealist, süpermodel, fotoğrafçı, savaş muhabiri ve savaş fotoğrafçısı. 2. Dünya Savaşı sonrası kenara çekilince unutulmuş, ancak oğlu Anthonny Penrose’un 1985 yılında yayımladığı biyografisiyle tekrar ünlenmiştir (The Lives of Lee Miller). Bugünlerde başrolünü Kate Winslet’in oynadığı Lee filmi vizyona girmekte. YouTube’da aratılırsa, Victoria & Albert Museum’dan The most rebellious female photographer of all time? Lee Miller adlı kısa ve özgün belgesel izlenebilir.

2. Nejla Ateş (1932-1995). Romanya doğumlu, esas ismi Naciye Batır olan çok ünlü Türk dansözü. ABD’de, Hollywood filmleri ve Broadway müzikallerinde de roller almış, New York Central Park’ta 1954’te çıplak bir heykeli dikilmiştir.

3. Ankara’da Ulus üzerinde, 1 Şubat 1963’te iki uçağın çarpışıp parçalarının meydana ve civarına düşmesi, yerde tahminen 120 ölü ve belirsiz yaralı sayısıyla sonuçlanmıştır.

4. Özgür irade: MÖ 400’lerden beri zihinleri meşgul etmiş bir kavram. Her kararımızın gerisinde mutlaka genetik, psikolojik, çevresel, tarihsel bir ön nedenler/tetikleyiciler dizisi bulunup bulunmadığı sorusu bu kavramın temelini oluşturuyor. Tam bir, iki kenarı keskin sorun. Var dendiğinde diğer bir kadim ve dev kapışma kavramı (!) berhava oluyor. Yok dendiğinde ise suç ve sorumluluk kavramları. Her konuda olduğu gibi bu alanda da “ne şiş yansın ne kebapçı” orta yolcular da çok, şüphesiz.

5. Sonradan merak edip araştırınca, çok kez onarım gören bu yapı grubunun benim oralarda dolandığım yıllarda olasılıkla harap ve kullanılamaz durumda olduğunu anlıyorum. Bizim oradan ayrılmamızdan sonra 1965’te bir onarım geçirmiş ve sonra da onarımlar sürmüş.

6. Hacı Dursunzade Biraderler Konağı.

7. Kazı kazan kutusu: Üzeri alüminyum folyoyla gizlenmiş numaralı delikler, içinde de küçük kâğıt helvası, bisküvi, misket, uyduruk plastik araba, futbolcu ve artist resimli kartlar gibi ıvır zıvır barındıran çocuk kumarı.

8. Yine sonradan aklıma gelip araştırınca, bazı Kuzey Irak Türkmenlerinin ekmeğe eçmeç dediğini okumuştum. Bu çocuk da oralardan mı gelmişti? Kim bilir.

9. 1962’de doğan bu çocuk sonradan Türkiye’nin önemli ve popüler mizah dergisi çizerlerinden biri olacaktır.

aile, anı, Can Akınsal, çocukluk, fotoğraf, geçmiş, gündelik hayat, İstanbul, kent, şehir