Paroptikten Panoptikona

Siz insanların inanamayacağı şeyler gördüm. Orion’un omuzlarının ötesinde alev almış saldırı gemileri… Tannhäuser Kapısı’nın yakınında karanlıkta C-ışınlarının parlamasını seyrettim. Tüm bu anlar zaman içinde kaybolacak, yağmurda gözyaşları gibi. Ölmek zamanı şimdi.1
—Roy Batty’nin son sözleri, Blade Runner2

Geçtiğimiz günlerde Manifold’da yayımlanan Moura ve Pereira’nın “Simbiyotik Sanat Manifestosu”3 on yıldan eski olmasına karşın halen taze ve içinde bulunduğumuz dönemin neleri öncelediğinin çok net bir göstergesi. Bu metin üzerine çok şey söylenebilir, söylenmiştir de. Kanımca metin “Eksiği var, fazlası yok” olarak değerlendirilebilir. Ancak okuyacağınız yazı bu manifestonun kritiğine girmek yerine özellikle bir maddesinin bende yaptığı değişik çağrışımlara yoğunlaşacak: “Madde 4. Bu tip bir paradigma sanattaki el emeğinden [manufacture] ve elin hükmünden tamamen feragat etmeyi gerektirir.”

Bu “manifesto” aslında alçak gönüllü bir metin. Nedeni ise terk etmek, kurtulmak, topyekûn bırakmak, kestirip atmak gibi daha yüksek perdeden, keskin deyimler yerine “feragat” deyimini (İngilizcesinde de relinquish) kullanarak mesajı yumuşatmasında. Metin 20. yüzyılın başlarında yayımlansaydı o dönemin diğer manifestoları gibi sert olurdu herhalde. Ancak “el emeğinden ve elin hükmünden feragat” sonuçta iradi de olsa sanatsal/zanaatsal çıktı ile onun yaratıcısının/üretenin dolaysız ilişkisinin kopması demek.

Gerçekten de bu tür gelişmelerin hızlanarak görüleceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. “Elin hükmü” deyince ise birden fazla alan önümüzde açılmış oluyor: Göz, görme, göz-el koordinasyonu, göz ve elin birlikte veya ayrı ayrı yetenekleri –bunların insanlarda eşitsiz gelişimi–, yine bu yeteneklerin hedefli eğitimlerle artırılabilmesi vs. Dolayısıyla kaç yıl sürer bilinmez ama tüm bunlarla üretimin kopacağını öngörmek olası. Bu aynı zamanda “sanatın gerekliliği” sorunsalını da büyük olasılıkla giderek eritip yok edecek bir gelişme olacak, zira bildiğimiz anlamdaki sanat ortadan kalkmış olacak. Bu uzun sürecin insan/bilinç düzleminde de daha ağır da olsa bir başka evrimle koşut gideceğini öngörmek de herhalde çok yanlış olmaz.

Bu noktada “4. madde”nin gözümün önünde canlandırdığı, bilinçaltımda yer etmiş bazı imgelere değinmeliyim. İlk olarak Michelangelo ve Rodin’in heykellerini anımsadım. Bunların orijinallerini görünce bu heykeltıraşların öyle “normal” ya da “dâhi” gibi insani kategorilerde değerlendirmelere sokulamayacak, insani evrim akışının dışında ortaya çıkmış farklı organizmalar olduğu fikrini taşıya geldim hep. Bunlar elleriyle de görüyor muydu acaba diye de çok meraklandım dersem yeridir. Rodin’in bir heykeline müze görevlisine çaktırmadan parmaklarımla dokunduğumu ve “Nasıl oluyor da oluyor?” marazi sorusunu sayıkladığımı itiraf etmeliyim.

Müdahale edilmiş kolaj, Can Akınsal (kaynaklar: A. Rodin, “Camille Claudel’in Maskı ve Pierre de Wissant’ın Sol Eli”,
1895 (?) [fotoğraf: Rodin Müzesi fotoğrafçısı Jérome Manoukian] ile Michelangelo,
1313-16 arası, “Ölen Köle”den ayrıntı
 [CC BY-SA 3.0])

Bilinçaltımdan çıkan diğer imgeler 1970’lerin başında üniversiteye başladığım yıldan kalma. Bunlar birbirinden bağımsız metinler içeren ve kaliteli kâğıda, iyi baskılı, bir İngilizce okuma kitabından. İki fotoğraf ve bir metin dışında ne kitabın adını ne de diğer metinleri anımsıyorum. Fotoğrafların birinde berbat bir odada yerde ıvır zıvır çöpler ve şırıngalar arasında açık kalmış, kapağında James Joyce yazan bir kitabın yanı sıra devrilmiş, yüzü görünmeyen bir junkie. Diğer fotoğrafta gözleri siyah bir kuşakla bağlı, ellerini bir masa üzerindeki birtakım kartlara koymuş küçük bir kız. Bu fotoğrafın ilişkili olduğu metnin içeriğini iyi anımsıyorum: Elleriyle gören, kapalı kasaların içindeki belgeleri de okuyabilen küçük Rus kızı. Aklımda kızın elleri ıslatılınca bu yeteneğini kaybettiğinin de yazıldığı kalmış.

O genç yaşımda demek bu gördüklerimden fazlasıyla etkilenmişim ki manifestoyu okur okumaz gözümün önünde çok canlı belirdiler. Birbirlerinden bağımsız gibi görünseler de iki fotoğrafın birlikte hafızada kalması tesadüf olmasa gerek. İlk fotoğraftaki uyuşturucu karşıtı uyarı Joyce gibi “aykırı” yazarlardan da uzak durulması gerektiğini genç dimağlara aktarırken, elleriyle gören kız konusu bir “bilinmezler” dünyasında yaşadığımıza ama bazı mucizelerin de olası olduğuna işaret ediyor sanki.

Bu “ellerin/parmakların görmesi” ya da daha da genelleştirirsek “ciltle görme” (paroptik görüş) sadece masallara, efsanelere özgü bir mesele değil; tarihte büyücüler ve başka şarlatan ve dolandırıcılar tarafından sirk ve fuarlarda sergilenmiş bir “hüner”. Olağan dışı bazı eserlerin üretilmesi de bu yeteneğin varlığına inanış konusunda katkı sağlamış.

19. yüzyıl biter 20. yüzyıl başlarken ortaya çıkıp yayılan ve dallanıp budaklanan akımlar sadece “siyasi olanlar” değil; o sırada özellikle Batı’da kurulu dini/sosyal yapıların dışında örgütlenen “yeni din benzeri” akımlar da mevcut. Bunların en önemlileri spiritualism (Türkçede ispritizma veya ruhçuluk) ve Theosophie (Teosofi).4

Sanayi devriminin getirdiği korkunç ve alışılmamış yeni yaşam şartlarının yanı sıra büyük savaşlar ve salgın hastalıklar derken, yoksulluğun dibinde olmayan insanların bile acıları ve kayıplarıyla birlikte yaşadıkları, kısa vadede gelecek belirsizliklerinin çok ağır olduğu bir dönem söz konusu. Böyle bir dönemde insanların bir kısmı alkol kesmediği için yoğun morfin, afyon ve kokain (o zamanlar yasal) kullanımına yönelirken, diğer bir kısmı ispritizma ve teosofi gibi akımlara kapılıyor. Gelişen Masonik örgütlenmelerde de bu akımların yansımaları oluyor.

Bu tür bir ortamda okumuş yazmış, dönemin kültürlü insanlarının da bu akımlara katıldığını biliyoruz.5 Bir taraftan da pozitivizm evrimleşerek belli çevrelerde bilimsel yöntemler hegemonyasını sağlamlaştırıyor. “Duyumu alınanın”, efsane ve masalların anlattıklarının pozitivistler tarafından araştırılmasında olsun, şarlatanlıkta olsun, dönemin giderek gelişen deneysel yöntemlerine ve film/fotoğraf gibi teknik olanaklarına da başvurulmaya başlanıyor. (O sıralarda küçük orman perilerinin filmleri bile yapılmış, var oldukları iddiası çürütülene kadar da onlara inanan çok olmuş.)

Ortalıkta elleriyle, cildiyle, “varlığıyla” gördüğünü hatta şeylerin arkasını/içini görüp bildiğini iddia eden çok sayıdaki şarlatan ve göz boyamacının yanı sıra aydınlar ve akademisyenlerin bu kategorinin dışında olduğunu varsaydıkları vaka ve denekler kol gezmeye başlıyor. Öyle ki Jules Romains6 gibi döneminin en önemli yazarlarından sayılan biri bile Eyeless Sight7 diye 250 sayfalık bir “bilimsel” kitap yazıyor, bu da yetmiyor kitabı İngilizceye Birleşik Krallık’ın en ünlü dilcilerinden C.E. Ogden çeviriyor. “Deneyleri” de sadece göz doktorları değil, dönemin ünlü isimlerinden Anatole France ve Henri Bergson da izliyor. Öte yandan bu savlara aldırmayıp göz hastalıkları ve görme bozukluklarına eğilen yazarlar da var.8

İspanyol gribi, iki dünya savaşı, devrimler, atom bombası derken soğuk savaş dönemine geldiğimizde bu parmaklarla/ciltle görme konusu şaka gibi, bu kez Sovyetler’de hortluyor. Bunda çok hızla yükselen ABD önderliğindeki ülkeler karşısında eziklikten kurtulmada ilk insanlı uzay çıkışının etkisine benzer bir çıkış yapma arzusunun yanı sıra Sovyet coğrafyasının tarihsel olarak paranormale, batıl inançlara ve yakın dönemde de ruhçuluk ve teosofi geleneklerine yatkın olması da bir etken olabilir. (Nazilerin insanlar üzerinde yaptığı korkunç deneylerin kayıtları ile Hermetik merakları nedeniyle uğraştıkları çeşit çeşit sözde bilimsel çalışmaların dosyalarının Sovyetler’in eline geçmesi de –halen büyük ölçüde gizli tutulmaktalar– belki başka bir etmen.)

Olaya pozitivizm açısından bakarsak, ahtapotların ve akrabalarının birçok türü ile böcekler ve bazı sürüngenlerde keşfedilen (göz olmayan) “basit gözler” (Ocellus, çoğulu Ocelli) insanda neden olmasın diye düşünülmüş olsa gerekir. Ocelli geçirdikleri evrim ve yaşadıkları çevreye göre farklılaşarak bu canlılarda ışık/hareket/konum algılama, bazı örneklerde de elektrik yükü/akımı ve manyetik alan algılama gibi faydalar taşıyor. Böyle bir fiziki varlığın insanlarda da bulunması ve bu yeteneğin geliştirilebilmesinin körler için de büyük olanaklar yaratacağı düşünülürse, Sovyet “bilim” adamlarından bazı isimlerin bu işe balıklama atlaması doğal. Bazı Rus denekleri ise genelde toplumun alt kesimlerinden gelen, eğitimsiz, çoğu zaman fiziksel/ruhsal hastalıklı ve gördüğü ilgiden ve sağlanan yeni yaşam şartlarından da çok hoşnut kişiler. Bu işin PR’ının kazandığı boyutlar öyle ki, 1964’te aşırı satışlı Life dergisinde9 uzun bir yazı ve fotoğraflar çıkmış ama Amerikalılar durur mu hemen orada da elleriyle gören bazı isimler ve bunlarla uğraşan araştırmacılar piyasaya sürülmüş. 

Life, 29 Haziran 1964, Vol.36-No.12’den
kapak ve vinyetler kolajı,
kaynak: Internet Archive

1960’lar ve 70’ler boyunca süren bu merak yavaş yavaş “gerçek/kontrollü” bilimsel deneyler ve araştırmalarla boş çıkınca sönmüş gitmiş. Ama o zaman çekilmiş Sovyet deney filmlerinden örnekleri ve TV programlarını bugün bile izleyebilmek olanaklı.10 Eğlenmek için bir bakılabilir bunlara.

1960’lar ve 70’lerde Teosofi ve ruhçuluk evrim geçirip önce new age tarikatlarına, sonra çeşit çeşit alternatif din ve yollara dönüşürken “gözsüz görme” de malum “üçüncü gözün açılması”, “bilinçle görme” ve türlü türlü metafizik/psişik görü masallarına dönüşmüş durumda. Sosyal medyada bunların “eğitimleri” olduğu gibi, röntgen bakışlı çeşitli “şifacılar” halen mevcut ve para da kazanıyorlar.

Simbiotik Sanat Manifestosu’ndan nerelere geldik! Şunu da eklemek lazım belki de: Göz ve el yetenekleriyle bilinç etkileşiminin sanat yapıtında bağlantısının ve sonunda “sanatın” da kalmayacak olması aslında hüzün verici. Zira bu, hayal kurmayı da ortadan kaldıran bir gelişme.

Bizim ömrümüz bunlara yetmeyecek olsa da ileride bir yandan yapay “tam göz” üretilecek ve körlük sona erecek, öte yandan da makineler “tam görüp”, şimdiden bile çok gelişmiş yapay elleriyle kafalarına göre takılacak. İşin acı tarafı “tam suni göz” görme engelliler ya da körler düşünülerek değil makinelerin gereksinimlerinden dolayı üretilecek, zira bu araştırmalar ancak böyle fonlanabilecek.

Bakalım makineler neler yapacak ama bir “Superman”i hayal edemeyecekler. Büyük olasılıkla da bu tür hayallere geleceğin dünyasında zaten yer olmayacak. Paroptikle başladığımız hızlı çağ ise bir de her şeyi kuşatan Panoptikon11 dönemiyle sürecek... 

1. Blade Runner filminin ünlü “Yağmurda Gözyaşları” [Tears in Rain] diye anılan tiradının serbest çevirisi. (“I’ve seen things you people wouldn’t believe. Attack ships on fire off the shoulder of Orion. I watched C-beams glitter in the dark near the Tannhäuser Gate. All those moments will be lost in time, like tears in rain. Time to die.”) Filmde android Roy Batty rolündeki Hollandalı oyuncu Rutger Hauer (1944-2019) bu tiradı senaryodan farklılaştırarak söylemiştir. Tiratta uzayın çok ötelerindeki Orion takım yıldızının yanı sıra Wagner’in ünlü Tannhäuser operasından kendi kaderini kontrol edemeyen Tannhäuser karakterine atıf yapılır.

2. Blade Runner: Ridley Scott’un yönettiği, Philip K. Dick’in 1968 tarihli Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi? [Do Androids Dream of Electric Sheep] isimli eserinden uyarlanan senaryosunu Hampton Fancher ve Davis Peoples’ın yazdığı, 1982 tarihli kült bilimkurgu filmi.

3. Leonel Moura ve Henrique Garcia Pereira, “Simbiyotik Sanat Manifestosu”, çev. Burak Öztürk, Manifold, 16.12.2024.

4. Teosofi: “Madam Blavatsky” olarak ünlenen Rus kökenli mistik Helena Petrovna Blavatsky (1831-1891) ve Amerikalı albay, yazar, avukat, mason Henry Steel Olcott (1832-1907) tarafından New York’ta kurulup geliştirilen ve yeni-Platonculuk, gizemcilik, büyücülük, paranormal araştırmalar, Budizm/Hinduizm ve sufizm öğelerini eklektik olarak kaynaştırmış bir harekettir. Birçok spiritüalist bu harekete geçerken, Batı’da Budizm/Hinduizmin tanınmasında ve bilahare yaygınlaşmasında da önemli katkıları olmuş, Türkiye’de de yansımaları gelişmiştir. Nazilerin bu işlere merakı o kanatta Teosofi kaynaklı ve aryan üstün ırk arayışına da yataklık eden Ariosophy akımı olarak boy göstermiştir.

5. Örneğin ünlü yazar Arthur Conan Doyle (1859-1930) bir yandan Sherlock Holmes’ları yazarken diğer yandan spiritüalist ve Teosofist seansların müdavimlerinden olmuştur. Mahatma Gandhi de (1869-1948) Teosofi derneklerinde sık sık boy göstermiştir.

6. Jules Romains/Louis Henri Jean Farigoule (1885-1972) ünlü Fransız şair ve yazar. Kolektif bilinç/kolektif psikoloji odaklı Ünanimizm akımını kurmuş ve bu akım dahilinde çevrimsel/nehir romanlar yazmıştır. “Paroptik” deyimi onun buluşudur.

7. Eyeless Sight’ın [Gözsüz Görme] 1924 tarihli İngilizce kopyası Internet Archive’da.

8. Örneğin ünlü İngiliz yazar ve filozof Aldous L. Huxley’nin (1894-1963) eseri The Art of Seeing (1942). Kendisi de görme engelli olan Huxley bir yandan felsefi bilimkurguda çığır açarken (Brave New World, 1932) bir yandan da hem fizyoloji hem algılar/bilinç/bilinçaltı ve mistizm alanları üzerinde çalışmış, şizofreni tedavisine katkı sağlama amacıyla, halüsinasyon görmeye neden olan çeşitli maddelerle ilgili araştırmalarla çok uğraşmış, öyle ki kendi ölüm anında LSD alıp konuşmalarını kayda aldırtmıştır. İlginç kitabı The Art of Seeing’in bir kopyası Internet Archive’da.

9. “Seeing Color With the Fingers- Astonishing evidence of a new hidden sense”, Life 36, s. 12 (29 Haziran 1964): 74-79. Bu uzun yazının sonunda dergi okurların kendilerini test edebilmeleri için tam sayfa bir şablon da yayımlamıştır!

10. Bazı Youtube link’leri: Sovyet deneylerinden bir örnek ve 1965 tarihli bir BBC TV programı.

11. Panoptikon: Utilitaryanizm (faydacılık) akımının kurucusu sayılan İngiliz filozof ve sosyal reformcu Jeremy Bentham (1748-1832) tarafından geliştirilmiş tasarım. Hapishane, akıl hastanesi, hastane, yatakhane gibi yapılardakilerin görünmeyen gözlemciler tarafından izlenebildiği bir tasarım modelidir. Modeli çok iyi anlatan bir video için tıklayınız.

çağdaş sanat, Can Akınsal, dokunmak, el işi, görmek, Henrique Garcia Pereira, Leonel Moura, makine, manifesto, panoptikon, sanat, sanatçı, yapay zekâ