Yıllar önce Lawrence Durrell’ın İskenderiye Dörtlüsü’nü1 okuduktan sonra İskenderiye şehrinin sesleri, renkleri, kokuları aklımda çok uzun bir süre dolaşmış ama bir gün yolum bu şehre düştüğünde çok şaşırmıştım. Durrell’ın kitaplarında anlattıkları ile gördüğüm İskenderiye arasında en ufak bir ilişki yoktu. Tamam, Durrell 1940’ların İskenderiye’sini, 1950’lerin sonunda yazmıştı ve benim şehri ziyaret ettiğim yılda serinin ilk kitabı Justine’in çıkmasının üzerinden de bir otuz yıl geçmişti; ama bir şehir bu kadar mı değişebilirdi! Olası değildi, Durrell beni resmen kandırmıştı işte. Kafasına göre bir dünya yaratmış ve öyle bir ustalıkla anlatmıştı ki, Akdeniz’in bu kadim şehri benim için hem büyük bir merak hem de neredeyse bir arzu nesnesi hâline gelmişti. Ben bir Evliya Çelebi türeviyle karşılaşmıştım anlaşılan!
Sonradan, İskenderiye Dörtlüsü’nü tekrar karıştırırken, Justine’in hemen başlarında “Buraya, bu şehri beynimde tamamen baştan kurmaya geldim…” cümlesine rastlayınca yazarın beni hiç de kandırmadığını, niyetini baştan açıkça ortaya koyduğunu kavrayıverdim. Durrell çektiği İskenderiye fotoğrafına üstün bir düzenleme2 yapmıştı ve ben de buna kapılıp gitmiştim.
Düzenleme deyip geçmeyelim, analog fotoğraf döneminde karanlık oda teknikleri gelişmiş, ustaların elinde neredeyse ayrı bir sanat haline gelmişti ama hem çok zahmetli hem yüksek maliyetliydi. Beni anı kaydetmekten “fotoğraf çekmeye” iten temel faktör dijital fotoğraf düzenleme uygulamalarının çok hızlı gelişmesi oldu sanırım. Herkesin kendi İskenderiye’sini kolayca ve ucuza yaratabileceği bir döneme girmiştik artık.
Fotoğraf düzenlemenin teknik olarak çok kolaylaşmasına bir de yapay zekâ uygulamaları eklenince, sanki birden ilk dijital fotoğraf makinelerinin ve hemen ardından da PhotoShop’un ilk sürümünün belirdiği yıllara döndük. Her çeşit mesleki/zanaatsal ve sanatsal endişe, zaten aşırı arz baskısından ve telif/taklit sorunlarından bunalmış3 durumdaki profesyonel olsun, amatör olsun fotoğrafla uğraşanları kuşatmış durumda.
Tüm bunlar yetmiyormuş gibi “sokak fotoğrafçılığı” kategorisinin ilave ve giderek ağırlaşan başka sorunları da var. (Sokakta da yapılabilen, “belgesel fotoğrafçılığı” ya da “foto muhabirliğini”, kanımca “sokak fotoğrafçılığı” kategorisinin dışında ele almak gerekiyor.)
Öncelikle, her ülkede sokak fotoğrafçılığını –şimdilik değişik oranlarda olsa da– çok sınırlayan kanunlar mevcut ve bu düzenlemeler artarak yayılıyor. Kimi ülkede, sokakta içinde insanlar olan bir fotoğraf çekmeniz size çok ciddi cezalar getirebilecekken, kimisinde ise belirli tanımlamalarla fotoğrafçı sınırlanmış alanlarda da olsa şimdilik çalışabiliyor.4
Sokak fotoğrafçısı bu şartlar içinde kendi İskenderiye’sini arama –yeni bir gerçek, yeni bir algılama zemini yaratma– olanağını giderek kaybediyor. İçinden geçtiğimiz bu dönem, sokak fotoğrafçısının sonunu mu getirecek? Yoksa sokak fotoğrafçıları yeni nesil Vivian Maier’lar5 hâline mi gelecek? Bunu görmek için de çok uzun zaman geçmeyecek anlaşılan. Belki de bu alt kategori ileride geçici bir akım olarak anımsanacak. Kim bilir?
Geçmişe bakmakta ise her zaman yarar var. İlk dünya savaşı sona ererken ortaya çıkan ve zayiatı COVID-19’unkinden kat kat fazla olan İspanyol gribi ne edebiyatta ne de resim ve fotoğraf sanatında yoğun veya önemli bir iz bırakmıştır. O dönem yaratılmış sanat ürünlerine bakıldığında böyle bir salgın neredeyse hiç olmamış gibidir. Bu da gerçeğin başka bir dönüştürülme biçiminin işareti değil midir? Ürün kendi gerçekliğinde var olurken, bambaşka bir günlük gerçeklik akıp gitmiştir. Aynı sokak fotoğraflarımız gibi, aynı Durrell’ın İskenderiye’si gibi.
Yeni yaklaşımların ve en önemlisi yeni mecraların aranması şart. Yoksa sokak fotoğrafçılığı da ileride, bir zamanlar ortalığı sarmış ve bence insanları fotoğraftan da uzaklaştırmış olan manzara/takvim/kartpostal fotoğrafçılığı gibi sönmüş bir akım olarak anımsanabilir. Geride ise sadece arşivlenebilmiş belgesel fotoğraflar kalır, bir de kimsenin bakmak, görmek istemeyeceği milyarlarca selfie taşıyan her tipten dijital depolama aracının doldurduğu çöplükler…
1. İskenderiye Dörtlüsü, İngiliz yazar L. Durrell’ın (1912-1990), 1957-1960 yılları arasında yazdığı Justine, Balthazar, Mountolive ve Clea adlı kitaplardan oluşur. İlk kez topluca 1962’de yayımlanmıştır.
2. İngilizcedeki, edit veya kısaltma post ya da manipulation anlamında kullanıldı.
3. Cep telefonlarındaki kameraların ve onlardaki sanal zekâ uygulamalarının gelişmesine ilaveten geniş sosyal medya ölçeği bu çerçeveye dahildir.
4. Burada sokak fotoğrafçılığının etik boyutundan değil doğrudan ilgili mevzuat çerçevesinden bahsedilmektedir.
5. Vivian Dorothy Maier (1926-2009), Amerikalı sokak fotoğrafçısı. Çektiği ve hiç yayımlamadığı 150.000’den fazla fotoğraf ölümünden sonra tesadüfen bulununca büyük üne kavuştu. (Kanımca gerçek yaşamdan bir Marry Poppins.)

