ve Aykan
ve Tschichold
An Essay on Typography, Eric Gill, 1936
2013 yılında Penguin Books tarafından klasikler kontenjanından tıpkıbasımı yapılmış bir klasik. Gill, “Zaman ve Mekân” adını verdiği ilk bölümde işçileri, zanaatkârları ve sanatkârları (endüstri, zanaat ve sanat) kıyaslıyor ve “Bunların hiçbiri bir diğerinin yerini tutamaz. Bunun bilincinde olarak herkes kendi işinin sınırları içerisinde kalıp elinden gelenin en iyisini yapmaya baksın” minvalinde bir açıklama yapıyor. Daha sonraki bölümler de bu söylem çerçevesinde şekilleniyor diyebiliriz. Harflerin anatomisine, dizgiye, hurufat yapımına, kâğıt ve mürekkebe, matbaaya hep bu çerçevede değinmiş. Aslında Eric Gill’in bu kitapta “endüstriyel tipografi” ile “sanatkâr tipografisi”nin neden birbirinden farklı olduğunu ve ikisinin de neden birbirinin işine burnunu sokmaması gerektiğini nedenleriyle birlikte ortaya koyarak bu iki tipografiyi birbirinden farklı iki disiplin olarak ele aldığını söyleyebiliriz.
Ve son bölüm... “But Why Lettering?” ismini verdiği son bölüm kitabın bütününden farklı bir konuyu ele alıyor. Eric Gill bu son bölümde sesin temsili üzerinde durmuş. Deyim yerindeyse, yazıyı bir alet olarak ele alıp bu aletin aksayan noktalarını tartışmış.
Bu kitap, alışıldık tipografi metinlerinden çok farklı. Eric Gill ilk cümlesinden son cümlesine kadar yekpare bir duruş sergilemiş ve bu duruşu anlayabilmek için ilk cümlesinden son cümlesine kadar okunması gerektiğini düşünüyorum. Yapacağım alıntı kitabın bütününü özetlemese de Gill’in duruşunu biraz da olsa hissettirebilir sanırım:
“Yazının devri bitti. Ortografi, filoloji ve buna benzer detayların günümüz dünyasında yeri kalmadı. Modern yazıyı ıslah etmenin tek yolu onu ortadan kaldırmaktır.”
The Cultural Import of Typography, Pierce Butler, 1940
Bu kitabın röprodüksiyonu 2011 yılında Read Books isimli bir yayınevi tarafından yapılmış. Yeniden üretilmeye değer görülen kitapların başına kısa da olsa bir takdim, önsöz vb. bir şeyler eklenmeli bence. Metnin gerçek tarihini bulana kadar göbeğim çatladı. Yazarla ilgili biyografik bir bilgiye ise ulaşamadım. Sadece bibliyografyasına ulaşabildim. 1919 yılından 1952 yılına kadar Church History and Psychology of Religion, The Last Will and Testament of the Late Nicolas Jenson, Books and Libraries in Wartime, Fifteenth Century Editions of Arabic Authors in Latin Translation, Review of British Museum Catalogue of Books Printed In The Fifteenth Century gibi 90 küsur yayın yapmış. Huzur içinde uyusun...
The Cultural Import of Typography endüstriyel tipografinin artılarından çok eksileri olduğunu savunan bildiridir. Tipografinin ve yazının günlük rutinimizde bizi çevreleyen ağına dikkat çekerek ve son yıllarda yazıya karşı duyarsızlaşıldığını vurgulayarak kitaba başlayan Butler, ikinci bölümde antikacı ve tarihçi benzetmesi yaparak tipografi tarihiyle ilgili bilgimizi eksik bir bakış açısıyla kullandığımızı belirtiyor. Antikacının insanların nasıl yaşamış olduğuyla, tarihçinin ise insanın olayları ve koşulları nasıl etkilediğiyle ilgilendiğini söyleyen Butler, tipografiyle ilgili sahip olduğumuz binlerce yayın sayesinde bunlara dair çok fazla şey bilmemize rağmen bu bilginin hümanist entegrasyonu olmadığı için pratikte hiçbir işimize yaramadığını savunarak bu metni antika meraklısı bir tarihçi gibi ele almış.
Bu bağlamda, Romalıların dejenere olan uygarlıklarından etkilenerek çöken sözlü ifade ve grafik dilinden; Rönesans’la birlikte kitaplar tekrar hümanist bir yapıya bürünmüşken elle çoğaltılırken çeşitli nedenlerle eserin aslına sadık kalınamadığı için zamanla onun da değiştiğinden; elyazmalarının ortaçağda bilim insanının toplumdaki yerini yücelttiğinden, çünkü kitaplar kısıtlı olduğu için kariyerinde yükselmek isteyen aydınların tüm kitaplara hâkim olmaları gerekliliğinden doğan çokyönlü ve eksiksiz bir eğitimden geçerek erdemli bireyler haline gelmelerinden; ortaçağ kitap sanatkârının kitabı kabul edilebilir bir nesne olarak üretme endişesinden; günümüzde (1940’lar) kitaplar nadir ve pahalı değil de ucuz ve kolay erişilebilir olduğu için, bilgiyi küçümseyip okuduğumuz şeyler üstüne kafa yormamamızdan; kitapsever davranışların kitabın tefekküre teşvik ettirme fonksiyonuyla yer değiştirdiğinden; matbaanın sağladığı faydaların yanı sıra kültürümüze ödettiği ağır bedeli göz ardı etmememiz gerektiğinden söz ediyor.
Şimdi ben böyle Tutunamayanlar’ın on beşinci bölümü gibi bir paragraf yazınca güzel olmadı, yirmi yedi sayfalık metni özetleyeyim derken anlam bütünlüğünden fedakârlık etmek durumunda kaldım. Kitapta dokuz bölüm var ve her bir bölüm farklı bir noktaya değindiği için özetlemek de zor ama kısacası Butler çok iyi yazmış.
Neredeyse tüm tipografi kitaplarının gözden kaçırdığı en önemli konulardan biri konu budur. Evet, tipografiyle ve yazı tipi tasarımıyla ilgili yığınla bilgi var. Evet, şu tarihte matbaa icat edilmiş, farklı ülkelerde şu şu şu şu tarihlerde bir sürü yazı tipi tasarımcısı varlık göstermiş, bir sürü şirket kurulmuş, harflerin anatomileri değişmiş, kitapların görsel dili değişmiş... Bunlarla ilgili bir sürü kitap en ince ayrıntısına kadar yığınla bilgi veriyor. İyi ama tüm bunların günlük hayatımızda ne gibi değişikliklere yok açtığıyla ilgili tek bir cümle söylenmiyor. Tipografi literatürü bu konuyla ilgilenmez maalesef.
“…Elyazmalarının en büyük kültürel katkısı, kuşkusuz, estetik başarıya imkân sağlamalarıdır.”
Merchant of Alphabets, Reginald Orcutt, 1945
Linoype makineleri pazarlamacısı Reginald Orcutt’ın yazdığı bir otobiyografi. Bu kitabı keyifli ve sürükleyici kılan şey, Orcutt’ın kıtalar boyunca yaptığı seyahatler, yaşadığı maceralar, gittiği ülkelerin çehresini ve sosyokültürel hayatını güçlü bir dille tasvir etmesi ve bunları herkesin çakırkeyif olduğu bir kutlama masasında anlatıyormuş gibi samimi, neşeli bir dille aktarması. Tarih hiç ilgimi çeken bir alan değildir. Bir şeylerin geçmişini öğrenmekle, gerekmedikçe ilgilenmem. Bu nedenle, günümüz yazı tipi tasarımına ve tipografisine fayda sağlamayacak kupkuru bilgilerle donatılmış bazı biyografi kitaplarını bu dizide paylaşmayacağım; zira listedeki kitapların ziyadesiyle tarihi bilgi içerdiği kanaatindeyim. Ancak bu kitapta tarihten ve biyografiden ziyade bir macera var. Aslında bir seyahatname bu kitap ve bu seyahatname harflerle ilgili olunca eğlenceli bir okuma yapmayı sağlıyor. Ortaokul yıllarımda Bir Çalgıcının Seyahati diye bir kitap okumuştum. Bu kitabın çocuk ruhumda bıraktığı hissi anımsatıyor Orcutt’ın otobiyografisi. Onun maceraları rastlantısal değil, masa başı işinden kurtulup dünyayı gezebilmek için verdiği mücadelenin bir sonucu. İşini ne kadar severek yaptığı ve farklı kültürlere beslediği entelektüel merakı her kelimesinden belli.
Merchant of Alphabets’i keyifli kılan bir diğer şey ise yazarın Türkiye’yi anlattığı kısımlar. Haliç’e gemiyle girerken gördükleri, Türkiye’nin politik durumu, Mustafa Kemal Paşa’nın reformları, harf devrimi, halkın bu reformlara gösterdiği ilgi, devlet dairelerine daktilo alımı için açılan ihale ve bu ihale vesilesiyle Orcutt’ın yaşadıkları... Türkiye ile ilgili çok fazla ayrıntı ve anı mevcut ve her biri birbirinden keyifli. Bunlar arasından benim en çok hoşuma giden anılardan biri Cumhuriyet gazetesi kurucusu Yunus Nadi Abalıoğlu ile aralarında geçen diyalog. Yunus Nadi, Orcutt’ı makamına davet eder, Linotype makineleri diğer makinelerden daha karmaşık olduğu için Linotype’ı tercih etmeyeceklerini belirtir. Orcutt başarısızlığın ağırlığını biraz dağıtmak için pencereye yönelir ve manzara hakkında konuşmaya başlarlar. Marmara adaları, Topkapı Sarayı derken konu harem binasına gelir. Orcutt önceki gezilerinden haremin ne olduğu biliyordur ve ona haremi gezdirmiş olan da gerçek bir haremağasıdır. Yunus Nadi, zamanında orada güzel hanımların yaşamış olduğunu söyler ve diyalog devam eder:
R. Orcutt: “Bu doğru” dedim. “Ancak rehber...” Bir an duraksadım. Ne diyeceğimin pek farkında değildim ama devam ettim. “Rehber sizden daha az parçaya sahip Yunus Nadi Bey. Bu onu sizden daha iyi bir adam mı yapar?”
Orcutt, bu cümlesinden sonra Yunus Nadi’nin hızla ona döndüğünü, gülümsemesinin tüm yüzüne yayıldığını ve ismiyle müsemma, uluyan bir yunus gibi bir gürlemeyle yedi tane Linotype makinesi sipariş ettiğini söyler.
Treasury of Alphabets and Lettering, Jan Tschichold, 1952
Tschichold’un ilk cümlelerinin başlığı “BİR SANAT ESERİ OLARAK YAZI”. Dönemin tipografisini eleştirel bir dille ele alıp, harflerin yapılarıyla, sınıflandırmasıyla, espas, font seçimi, ideal tabela oranları gibi teknik anlatımla devam eden bir kitap bu. 30 sayfalık yalın anlatımına hayli besleyici tespitler sığdırmayı başarmış. 1952 yılında yayımlandığını düşünürsek, o dönem için müthiş bir kaynak olduğunu söyleyebiliriz. 30 sayfalık izahatın ardından 175 sayfa boyunca 1. yüzyıl yazıtlarından başlayıp 20. yüzyıl yazı tiplerine uzanan tam sayfa harf örnekleri mevcut ve bu örneklerin açıklamaları da kitabın sonunda yer alıyor.
Bir tabelacı ve kaligrafın oğlu olan Tschichold’un yazı dilini göz önünde bulundurduğumuzda, bu kitabın dönemin tabelacılarına yönelik bir serzeniş olduğunu söyleyebiliriz. Sadece tabelacılar da değil tabii ki. Yazıyı çeşitli gereçler kullanarak herhangi bir yüzeye nakşeden herkese seslenmek istemiş.
“İster tabelacı olsun, isterse grafik sanatçısı ya da bir yazı tipi şirketinin tasarımcısı... Bunlar tıpkı mimar ya da şair gibi zamanın ruhunu şekillendirmeye katkı sağlar.”
{fotoğraflar: Murat Çil}