Kişinin “olduğu kişi olabilmesi” için önce bireysel tarihini yazması ve ardından onunla yüzleşmesi gerekir. En azından bazı psikoloji ekolleri bunu yapmamızı önerir ve travmalarımızı iyileştirmemiz için çeşitli yöntemler sunar. O yöntemlerden biri ve en yaygını, rahatsızlık veren belirli bir olayı zihinde tekrar canlandırmayı, ne hissettiğimizi anlamaya çalışmayı, mümkünse o duyguya bir isim vermeyi içeren basit bir egzersizdir. Ardından o hissin peşine düşüp ilk defa nerede, nasıl duyumsadığınızı hatırlamaya çalışmak gerekiyor. Genellikle ilk an, hatırladığımızı bile fark etmediğimiz bir çocukluk anısıdır. Çocukluğumuza geri dönmemiz, kendimize uzaktan bakmamız, bugünün gözleriyle o anı yaşamamız istenir. Söylemek istediklerimizi, duymak istediklerimizi, farklı olmasını dilediğimiz her şeyi zihnimizde canlandırır ve egzersizi böylece tamamlarız.
Daha önce bu yöntemi uygulayan herkesin şaşırarak fark ettiği üzere sadece hatırlayarak bile yeniden “o çocuk” olur, kendimizi tekrar savunmasız hissedebiliriz. Burada telkin devreye girer. Artık büyüdüğümüzü kendi kendimize de söylememiz gerekir. Rahatsızlık veren durumu veya kişileri affetmemiz ya da onları kararlı bir şekilde geçmişte bırakmamız gerekir. Bu egzersizin tek başına ve tek seferde işe yaradığını varsayarak söylersek, yüzleşme sayesinde gerçekten büyümeye başlarız. Çocukluğumuzun o versiyonuyla vedalaşmışızdır. Annette’in yaptığı da bu.
Filmin açılışından bir sahne, film “müzikal” kategorisinde gösteriliyor, kaynak: Fancaps
Leos Carax’ın ilk İngilizce filmi Annette, “Hanımlar beyler! Tüm dikkatinizi buraya istiyoruz. […] Sessiz kalmanızı ve gösteri bitene kadar nefesinizi tutmanızı rica ediyoruz. Gösteri sırasında nefes almanıza izin verilmeyecektir” sözleriyle başlamak üzere. Filmin müziklerini yapan Sparks stüdyoda hazırlanıyor. Camın karşı tarafında yönetmen Carax’ı görüyoruz; kızı Nastya’yı yayına çağırıp “Başlıyoruz!” diye sesleniyor. Önce Sparks, ardından tüm ekip sırayla şarkıya katılıyor:
Korkuyorlar
Bütçeleri yüksek ama yeterli değil
[Başlasak mı?]
Bir dünya tasarladık
Sadece sizin için yapılan
[Başlayabilir miyiz?]
Sizin için şarkı söyler ve ölürüz
Ve öldürmemizi de isterseniz
Kabul edebiliriz
Sahne nerede diye merak ediyorsanız
Acaba
Dışarıda mı?
Yoksa içeride mi?
[Başlayalım mı yani?]
Oyuncular, rolleri için hazırlanan kostümlerini şarkı devam ederken giyer ve herkes yavaşça yerine geçer. Başlıyorlar; geride kalan grup Marion Cotillard’ı “Ann”, Adam Driver’ı “Henry” ismiyle uğurlar. Film başlamıştır.
“Soprano Ann”, Frank Gehry’nin tasarladığı Walt Disney Concert Hall’da sahneye çıkacak, kaynak: Fancaps
Klasikleşmiş bir şemayla giriş, gelişme, sonuç bölümleri filmlerde sırayla verilir. Amaç, süreklilik sağlayarak filmi inandırıcı kılmak ve izleyenleri filmin büyüsüne kaptırabilmektir. Bir film gerçekliğe sadık kalabildiği ölçüde veya kendi gerçeklik kurgusunun sınırlarından taşmadıkça başarılı bulunur. En azından Hollywood sineması için bu gerçekliğin yıkılmaması önemlidir. İzleyicinin filme kapılmasını sağlamak için iki taraflı bir anlaşma yapılır. Müzikal filmleri izlemenin en büyük zorluğu da “kapılmak” üzere yapılacak anlaşma beklentisinden geliyor olmalı. Gündelik hayatta kim şarkı söyleyerek kahve ister, taksi çevirir ya da öfkesini kusar? Carax bu anlaşmayı Annette özelinde birkaç defa bozuyor. Hem filmini bir tiyatro oyunu gibi sunarak ve yapay unsurları bilinçli şekilde kullanarak hem de görüntüler (ve duygular) arasında ani geçişler yapıp bize izleyici olduğumuzu yer yer hatırlatarak. Sonunda ise filmi tamamıyla paramparça ederek.
Literatürde “meta-sinema” olarak adlandırılan bu tarz filmler aslında filmlerin kendileri hakkında “düşünmesi” veya film hakkında film yapmak anlamına geliyor. Doğrudan yapım süreçlerinin aktarılması, yönetmenin de bir film karakteri olarak hikâyeye katılması gibi çok daha keskin ölçütlerin yanında, klasik anlatı biçimlerine doğrudan uymayan, gerçekliği bozan hileleri açıkça gösteren, gerçekle kurmacayı birbirine karıştıran filmler de bu türe dahil ediliyor.
“The Conductor”, sözlerine devam etmek üzere izin istiyor, kaynak: Fancaps
Annette bayağı ile “yüce olan”ın çatışması öncelikle. Daha dar alanlardan bakıldığında ise aşkın, evliliğin, mesleki kıskançlıkların öyküsü. Daha da yaklaştığımızda ise narsist bir sanatçı erkeğin çevresine yaşattığı yıkımı görürüz. Soprano Ann ile komedyen Henry’nin çatışması, kızları Annette’in benlik mücadelesine dönüşüyor filmin akışında. Film boyunca izlediklerimiz Henry’nin tarafından anlatılıyor gibidir. Henry’nin anlatısını bozabilen tek kişi “The Conducter”ın bir adı yoktur örneğin. Henry’nin söylediklerine bakarsak yaptığı kötülüklerin ve haksızlıkların (belki Nietzscheci olan) gerekçeleri vardır ve neredeyse her sahnede çok karizmatik görünür. Ta ki Annette babasının katil olduğunu bir stadyum dolusu insana itiraf edene dek. Fakat bu büyük an doğrusal zaman akışı içinde gerçekleşmez bana kalırsa. Annette sadece o andan itibaren söz sahibi olmuş değildir; filmin tamamı bu ayrımla değişen görüntüyü ve renkleri göstermek içindir. Filmin hakikati, o zamana dek anlatılagelenlerin tümünü geride bırakmakta yatar.
Anlatıların (kendi amacıyla çelişerek) ters çevrilmesi, gerçek olmadığı belirtilerek meta-anlatı yazılması öncelikle postmodernizmle ilişkilendirilebilir. Merkez bir noktadan hareketle ve sınıflandırma yaparak yöntemler kurgulayan modernizmin aksine, postmodernizm için her şey aynı anda mümkün olabilir. Edebiyat tarafından düşünürsek, John Fowles’ın yaptığı gibi, bir romana aynı anda birkaç farklı son yazılabilir ve bunlardan hangisini tercih edeceği okura bırakılabilir. Ya da başkarakter süsü verilen kişinin hikâyenin devamında yan karaktere dönüşmesini okuyabiliriz. Bunlar okurun veya izleyicinin duygularını zedeler ve kitaba veya filme duyacağı güveni kırar. Agnes Varda’nın büyük mutsuzluklar anlattığı Le Bonheur [Mutluluk] de herhalde böylesi bir şakanın filmi. Annette’in sık sık çerçeveden taşmasını, oyuncu-izleyici arasındaki mesafenin uzayıp kısalmasını ve bazen ikisi arasındaki sınırların tamamen ortadan kalkmasını böyle okumak mümkün. İzleyicilerin (ironik şekilde), adının Annette olmasına, kız çocuğunun adının başlığa yazılmasına rağmen filmi öncelikle kadın ve erkeğin ilişkisi üzerinden yorumlaması da filmin başarısı. “Kapılmak” böyle bir şeyse eğer. Filmin sonunda, daha da genişleyen ekip tekrar devreye giriyor ve şöyle söylüyor: “Son. Size veda ediyoruz. İyi geceler. Eve dikkatli gidin. Yabancılara dikkat edin. Eğer gördüklerinizi beğendiyseniz bir arkadaşınıza anlatın. Eğer hiç arkadaşınız yoksa bir yabancıya anlatın.”1
“Çarpışmalar”ı yazarken “Bir film nasıl okunur, filmler okunabilir mi? Filmler kaç farklı şekilde okunabilir?” diye sormuştum. Yazmaya başladıktan sonra bu soruyu yanıtlamaktan vazgeçip doğrudan kendimi örnek vererek bir zihin akışını aktardım. Tam da naratolojiyle dirsek teması kuracak şekilde, yapıbozumun nasıl yeni anlatı olanakları sağladığını ve bu sayede farklı okumalar yapmanın mümkün olduğunu şimdi Annette sayesinde söyleyebilirim. Böylece cevap aramamaya karar verdiğim hâlde kendime bir cevap vermiş olurum: Filmler, eğer canımız isterse, okunabilir. Kaç yazı varsa, o kadar farklı şekilde.2
{fold içindeki imge: Leos Carax, Annette, 2021, film karesinden detay, kaynak: Mubi}1. Filme dair son bir not: Leos Carax, filmi Natsya’ya ithaf ediyor.
2. Bunca sözden sonra yapılacak en anlamlı şey herhalde bir Alejandro Jodorowsky filmi izlemek olabilir. Belki Jodorowsky’nin kendi “çocukluk adası”na veda edişini izlerim ve Manifold’a yazarım. Muhtemelen yine, tanıdığım en sevecen iki adamı düşünürüm: Sevgili oyun arkadaşımı ve biricik kardeşimi.
