The September Issue (2009), yönetmen R.J. Cutler
Hâlâ Dergi
Alıyor musunuz?

Fold içindeki görsel The September Issue belgeselinden bir sahne: Vouge dergisinin başeditörü Anna Wintour yılın en önemli ve en kalın sayısının sayfalarını yerleştiriyor; bence dergi yapmanın en çekici aşaması bu hareketleniş. Dijitalleşse, Meta’nın carousel’lerine sıkışsa bile dergilerin form değiştirerek bir şekilde okura ulaşmaya devam ettiğini bildiğimden, çok da emin olmadığım başka bir şeyi yazdım başlığa. Ben bir süredir, diyelim ki yıllardır, dergi almıyorum.

Artık var olmayan ama benim dönemimde çok önemli sayılan, öğrencisi olduğunuz takdirde iyi bir üniversitede okumayı da garantilediğiniz Anadolu lisesi sınavları için ben de heyecanlıydım. Ama giriş sınavlarının olduğu gün Rolling Stone Türkiye’nin ilk sayısını almış, sınavdan çıkmanın rahatlığından ziyade dergiyi elimde tutmanın mutluluğuyla eve dönmüştüm. Adını duyduğum, çok önemli olduğunu bildiğim ama canlı olarak hiç göremediğim dergi, ilk Türkçe sayısına özel iki ayrı kapakla basıldı: Pink Floyd ve Madonna (Yazdıktan sonra kontrol ettim, eksik hatırlıyormuşum, Red Hot Chili Peppers da varmış). Rolling Stone Türkiye’nin 2006 yılında başlayan yayın hayatı 2009’a dek otuz iki sayıyla sürdü. O sıralarda eğer kabul ederse dergilerimi kendisiyle paylaşabileceğimi söylediğim bir arkadaşım, “Dergiyi ne yapayım ki her şey internette var” demişti. Bu cevabı şimdi yeniden düşünürken dergi merakım internetsizlikten değil de “küratör gibi”, bir yapı kurmayı büyüleyici bulmamdanmış diyorum. Böyle düşününce dergilerimin içeriği daha da kıymet kazanıyor. Bunları evimde tutmak, dergilerime özel köşeler, kitaplarıma tematik raflar oluşturmak zamana karşı ve benliğime yönelik somut bir başarı hissi uyandırıyor içimde. Biriktirip duruyorum.

Rolling Stone Türkiye’nin 27. sayısı, Ağustos 2008. Yedi sayfalık Barack Obama röportajını okurken anlamını bilmediğim kelimelerin altını çizmişim. Düzenli sözlük karıştırdığım zamanlar. Bunlar arasında en sırıtanı “geribildirim”. Şimdilerde her gün, e-posta gönderirken sıkça kullandığım bu kelime, o günlerde yeni yeni popüler olmuş anlaşılan.

Bugünlerde bir şaka çok popüler, ben de katılıyor ve epey gülüyorum: Cümleye “Bir yerde okumuştum” diye başlamak, “TikTok’ta izlemiştim” diyemeyenler içindir. Sahiden öyle midir? Hemen her gün TikTok akışına bakıyorum. İster video ister çoklu görseller olsun, içerik üreticilerin büyük çoğunluğu kendi kürasyonlarını paylaşıyor, ben de epey ilgiyle tüketiyorum. Ama Anna Wintour’u çalışırken gördüğüm anda, “Ben de bu işi yapmak istiyorum” hevesim uyanmıyor. Önce yapılmış, sonra nihai hâlini almış, tek bir yapıda onlarca farklı bağlam sunabilen o şeyle aynı olmuyor. Metinler ile görsellerin hep aynı düzlemde tek yöne akması ve benim hiçbirine iz bırakamayacak olmam hafızamda onlara yer açmamı zorlaştırıyor. Her resmin tek başına bir resim olması ama fotoğrafın her zaman fotoğraf olarak kalması gibi bir şey mi bu acaba, bilmiyorum.

Herkesin yaşlanmayıp yaş aldığı şu günlerde çekilen, zamanımızın filmlerinden The Worst Person In The World’de hoş bir sahne var. Dergiler hakkında başlayıp başka yerlere yaydığım düşünce ve duygularım, biraz da abartıyla orada daha iyi ifade bulmuştu. Birer ürün olarak da ulaşabildiğimiz kültür ve aslında kültüre dair her şey bugün çok daha akışkan, dijital, dağınık, izsiz, pürüzsüz. Bu tatsızlığa karşı dergi ve kitaplarımı, kaset ve CD’lerimi elimde tutmak benim için hâlâ büyük bir devrim, bir karşı koyuş, büyük bir anarşistlik (!). Ama, ama bir çeşit küçülmeye gitsem, mesela, elden çıkaracağım ilk şeyler de onlar olacak.

The Worst Person In The World (2021), yön. Joachim Trier

Aklıma ilk gelenin neden dergiler, kitaplar olduğunu düşündüm. Başka hiçbir eşyam yok değil ama değerli bulduğum, yıllardır özenle biriktirdiğim tek şey bunlar. Neyim var ki başka neyi bırakabileyim? Biri yetmeyince birini daha aldığım, sonra raf eklemeleriyle duvardan duvara genişlettiğim kitaplıklar var bir de. En ufak olanı mutfağa taşıyıp erzak için kullansam güzel olabilir.

Çünkü aniden beliren bir imge sebep oldu bu düşünceye. Eşyaları elden çıkarmaya değil de bu işe onlardan başlamaya. Heybetli bir profesör, emekli olalı yıllar geçmiş, geçici asistanlığını yapacağım; envanter kaydını oluşturup özgeçmişime bir geçici iş daha eklemek üzere tanıştım onunla. “Ne kadar çok kitabınız var sahiden” diyorum, “Ee, bizim farklı olduğumuzu herkes anlasın, görsünler” gibisinden bir yanıt alıyorum. Hissettiğim şeyin adını henüz koyamıyorum, “hayal kırıklığı” diye mırıldanacağım günler sonra. O güne göre biraz daha büyümüşüm şimdi, “kitaplarla yaşayan” Walter Benjamin imgesini eskisi gibi hoş bulamıyorum. Evimde bir mezarlık istemiyorum o günden beri ama var olanı yaşatacak incelik bende her birine yetecek kadar yok.

Kairos. romanında Katharina, birikenlerin koyulduğu iki kutuyu açarken, her biri sayesinde çok uzun zaman önceye ait olan tarafıyla benliğini, unuttuklarını ve hatırladıklarını karşılıyor. Bu selamlaşma, duygu ve gelecek yatırımı bugünün işi değil diyorum. Belki de bugünün biyografik gerçekliğinden artık bıktım. Ama kendimi mi kandırıyorum ne.

dergi, Ezgi Alkan, film, kitap, kitaplık