Canavara Dönüşmek,
Zamanı Okumak
Annie Ernaux, Seneler’i fragmanlarla açıyor ve yok olmaya yaklaştığını sezdiği görüntüleri iç içe geçiriyor; dünyaya gelirken de aynı şekilde devinen “zaman” yıllar sonra yeniden küçülürken, dil yine “dünyayı kelimelere dökmeye” devam ediyor. Her şeyin kelamla başladığı anlatısını romanında hem uygulayan hem de sorgulayan Ernaux, zamanın ancak insanla veya insanda var olduğu bir yerden kendini yazıyor.
Romanda açıklıkla dillendirilmemiş olsa bile “kendini yazmak” iki şeyi ifade ediyor: Doğduğu dönemde yaşananları aktarırken ona ait zamanının nerede başladığını belirleyen Ernaux, zamanı okur için de ayrıştırıyor ama daha önemlisi, “kendine” ancak bu detayları verdikten ulaşabiliyor.
Tür Sorunu, Kanon, Kadın
Kurmacaları okumamızın (ve belki de yazmamızın) sebebi, gerçeğe yakın olmalarına rağmen gerçek olmayışlarıdır, diyebiliriz. Örneğin bir roman okurken anlatının pür gerçek olmadığını bilir ancak kendi kurgusu içinde tutarlı olmasını ve verili gerçeklere bağlı kalmasını bekleriz.
Düzyazı kurmaca edebiyatın bir kolu olarak gelişen roman, kendisinden önceki edebi geleneklerden “gerçekçilik” niteliğini taşımasıyla ayrılır. Resim sanatında gördüğümüz romantizm ve realizm karşıtlığı aynı dönemde edebiyata yansır, yeni bir anlatım biçimi gelişir. Konu mitoloji çerçevesine sıkışmaktan kurtulur ve karakterler sıradanlaşır, geleneksel olay örgüsü bozulur, bugün de bir esere karşı tutumumuzu belirleyen en önemli niteliklerden biri, özgünlük değer kazanır. Gerçeklik bu düzlemde ele alındığında roman yazarını somut kanıtlar kullanmaya iten veya onu tarihçiliğe teşvik edebilen bir güce kavuşabilir, en gerçek roman en iyi roman olabilirdi. Ancak öyle olmadı; gerçeklik, başka bir türün gelişimine ivme kazandırdı: otobiyografi.
Romanın gelişimiyle, arketiplerin dışına çıkmayı başarabilen özgün karakterler de gelişti. Bireyleşmenin yansıması olarak kabul edebileceğimiz bu olgu, gerçeklik bakımından da romana fark atan bir tür olarak otobiyografiye gösterilen ilgiyi hem okurluk hem yazarlık bakımından besledi.1 Klasik edebiyat geleneğinin kuralları romanda sıkı sıkıya uygulanmadığından tür ayrımı yapılmıştı ancak romanın özelliklerini biraz sivriltince yine bir tür değişimine gitmiş olduk.
Seneler’i en çok bu bağlamda düşünüyorum. Kitap 2021 yılında Siren İdemen’in çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Can Yayınları bu metni “roman” türünde yayımladı ancak arka kapak yazısında belirtildiği gibi roman olduğu kadar aynı otobiyografi, toplumsal kronik, anı ve bir kadın yazını örneğiyle karşılaştık. Ayrıca pek çok defa “öz kurmaca” olarak değerlendirildi.
Oto-kurmaca2, yazarın genellikle birinci tekil şahıs diliyle yazdığı ve kendi deneyimlerine dayanan olayları, tamamen kendi bakış açısına dayanarak anlattığı, bu sayede kendi benliğini yeniden inşa ettiği kurmaca metinler olarak genellenebillir. 2022 Nobel Edebiyat Ödülü konuşmasında Ernaux, üslubunun zamanla geçirdiği değişimi anlatırken oto-kurmacanın kendi yazını için ne ifade ettiğini “Benim için mesele hayatımın hikâyesini anlatmak ya da kendimi onun sırlarından kurtarmak değil, yaşanmış bir durumun, bir olayın, bir romantik ilişkinin şifresini çözmek ve yalnızca yazının var edebileceği ve belki de başka bilinçlere, başka anılara aktarabileceği bir şeyi bu şekilde ortaya çıkarmaktı”3 sözleriyle açıkladı. Yapıtlarındaki otobiyografik doğanın birey olarak kendisini değil, toplumsal bellek ile birey ilişkisini yazına dökmeye olanak sağladığını vurguladı. Seneler başta olmak üzere, kitaplarında öznel yaşantısını; Fransa’nın ve dönemin popüler kültürü, politik gündemi, “kadın sorunu”, sınıfsal mücadele başlıklarıyla iç içe anlatan Ernaux, yöntemini açıklarcasına “Geçmiş günleri anlatma sırası şimdi ona gelmiş de anlatıyor gibi, bir tür gayrişahsi otobiyografi olarak gördüğü bu anlatıda, tek bir birinci tekil şahıs, ‘ben’, olmayacak, sadece belirsiz özne ve ‘biz’”4 diye yazdı.
Ernaux hafızanın çalışma mekanizmasını anlatıyor bu kitabında, ki ana malzemenin yine anıları olmasına rağmen önceki yapıtlarında böyle bir çaba bulunmuyor. Yok olup gidecek görüntülerin tümünü yan yana getiriyor; dünya savaşları, büyüdüğü bakkal kafe, babasının ölü bedeni, annesinin kayıp hafızası, Fransa’nın kürtaj yasası, evliliği, hamileliği, Cezayir’in bağımsızlığı… Dünyada olup biten her şeyi sıralarken (deneyimlediği) gerçekliği aktarıyor; yazdığı şeyler gerçek, toplumsal bellek yazını olması ve tarihsel niteliği buradan geliyor.
“Geçmiş günler”, “bellek” deyince akla gelen ilk yazar Marcel Proust. Fakat Annie Ernaux’nun Seneler’de vurguladığı “gayrişahsi otobiyografi” nitelik, iki yazarın yan yana getirilmezliğini kesinleştiriyor. “İmge kitabı” olarak değerlendirebileceğimiz ve yazar-anlatıcı-karakter-okurun aynı kişi olduğu Seneler aynı zamanda bir çeşit yöntem kitabı.5
“Ben” zamirini kullanarak yazdığı Boş Dolaplar adlı ilk romanında, kadınlık imajını annesinden alan Denise’in hikâyesini anlatıyor yazar. Boş Dolaplar’da ele aldığı kürtajı, daha sonra Olay adlı romanında6 yeniden fakat farklı bir biçimle ele alacak. Yeme bozukluğu yaşadığını sezdiren Denise “Hikâyemi kendime anlatıyorum” diyor; anlamak için yazdığını, Hugo’nun veya başka bir büyük yazarın kelimelerini değil, kendininkileri kullandığını söylüyor. Olay’da ise bir karakter yok, doğrudan Ernaux ile konuşuyoruz. “Yıllardan beri bu anın etrafında dolanıyorum” diyerek aynı hikâyeyi, bu sefer ajanda notlarına bakarak, günlüğünden alıntılar yaparak, karakterlerin isimlerini değiştirdiğini açıkça belirterek anlatıyor. Bir çeşit tekrar-yazıyla karşılaşıyoruz biz okurlar ama düşünmeden edemiyorum: Bunlar nasıl sadece roman olabiliyor?
Seneler’i okurken hissettiğim belirsiz huzursuzluk bu ilk romanlarda anlam kazandı. Olay’da şöyle söylüyor Ernaux: “Yazmakta olduğum kitap yüzünden sürekli 60’lı yılları düşünüyordum ama şehrin sıvanmış, boyanmış merkezinde hiçbir şey o duyguyu uyandırmıyordu. Şehri şu anki renklerinden sıyırmaya, duvarlara o eski karanlık ve ağırbaşlı, soğuk renklerini, yaya yollarına da otomobilleri geri koymaya beni zorlayan güç bir soyutlama gayretiyle bu yıllar erişilebilir geliyordu ancak.”7
Roman-romancı ifadeleri bu yüzden yeterli olamıyor Ernaux’yu nitelemek için. Belli ki pür gerçekliği yazıyor ama hem kişisel gerçekliğini hem de nesnel, toplumsal olanı. Sınıf atladığında, hayata başka bir ideolojinin perspektifinden baktığında ya da cep telefonu icat edildiğinde “nasıl” yazdığını, yazınında neyin değiştiğini de gösteriyor.
Bir romanın peşine düşüp bir kentin geçmişini yakalamaya çalışan bir okursanız, bir dönemi incelerken o sıralarda yazılmış romanlara başvuran biriyseniz çok benzersiz bir deneyim sunuyor Seneler. Aklımdan geçen, bizim zamanımızın tam da bu anlatı biçimiyle örtüştüğü: İşte her şey burada bir yığın olmuş, neredeyse benim yaptığım gibi, herhangi bir şeyi hatırlamak istediğimde herhangi bir mecradan sanal profilime bakıp o şeyi tüm halesiyle ve izleriyle görmek istemem gibi, dilden çok görmeye dayanmış bir bellek gibi.
Canavarlık
Yazının başında odaklandığım tür ayrımı aslında farklı bir noktaya varabilmemi sağlamak içindi. Tür karmaşasının sebebini farklı bir yerde bulmayı deniyorum.
Louren Elkin’in art monster dediği, temelde Virginia Woolf’a uzanan ama onu değil, alelade bir gün Jenny Offiill romanı okurken aklına “dank eden” ve çağdaş sanat örnekleriyle açıkladığı kavram, dizginlenememiş kadın bedenlerini konu alıyor.8 Türkçesiyle “sanat canavarı”, aslında çeşitli veçheleriyle farklı kuramlarda izine rastladığımız ama tam anlamıyla terim olmayan bir terim. En azından Elkin’in çabası bunu bir terim hâline dönüştürmeyi amaçlıyor ve kavramı (bir açıdan) dişileştiriyor.
Woolf’un feminist eleştiriye kazandırdığı “evdeki meleği öldürmek” metaforu her kadının kendinde yarattığı ideal ve uysal benliği ezip geçmesi anlamına geliyor. Düşüncelerini genişlettikçe canavarlığı doğrudan ezip geçmekle ilişkilendiren yazar, yıkıcılığın ikili doğasından ilham alıyor. Yıkıp yapmak, virgül koymak, tire çekmek, bölme işareti kullanmak bir çizgi çekmeye karşı çıkmaktır, diyor. Kadınların yazmasının, kadın olarak yazmanın veya kadınlığı yazmanın edebiyatın eril doğası gereği canavarımsı eyleme dönüştüğünü söylüyor. Kitapta yer almasa da bunun en iyi örneği, kürtaj yaptırdıktan sonra kitaplara nefretle bakan Annie Ernaux’nun söyledikleri olabilir. Bunca kitap yazılmışken, onun durumunu olduğu gibi anlatabilen tek bir kitap yoktur. Balzac bile yazmamıştır.
Ernaux gibi yazarların yapıtları bu nedenle geleneğin dışında kalır, çünkü bir gelenek aslında yok, en azından kadınlar için. Bu durumu Nurdan Gürbilek de Örme Biçimleri adlı kitabında, Virginia Woolf’u örnek seçerek şöyle ele almış: Dönüp dolaşıp aynı büyük bölünmeye mi geldik? Erkek yazarın payına metinlerarası endişe (“özgünlüğün keskin tadı”), kadınınkine hep aynı anayurt arayışı mı düşüyor? Kendi özgün bakışını, o keskin modernizmini (“Bir neslin araçları sonraki nesil için kullanışsızdır”) böyle mi geliştirmişti Woolf? Kadınların kadınlardan el aldığı bir kadın edebiyatını, bir “kendine ait edebiyat”ı, bir kadın kadına edebiyatı mı öneriyor?9
Bir kadının yazması için her şeyden önce canavar olması gerekir, diyor Elkin. Buna rağmen canavar tamamen dişi sayılmıyor, çünkü daha önce erkekleştirilmeye hiç ihtiyaç kalmamış: Çocuk sahibi bir erkek, yazardır ama bir kadın ya yazardır ya da annedir ve eğer kadın bir yazarsa “canavar”dır. “Sanat canavarı”nın kadın olması bu nedenle zordur; melek ölmüştür ama kadını durduran bir şeyler kalmıştır. Ernaux kitaplarında bu çekince, yazdıklarını saklama veya gizlice yazma dürtüsü de bir o kadar belirgin, tek bir farkla; kurgunun içinden çıkarmadan, bu çekinceden de bahsetmeyi seçiyor o. İlkin Babamın Yeri adlı romanında gösterdiği gibi, meta-kurgunun sınırlarında geziyor. Sonuçta, kadınlar söz konusu olunca türler arasındaki geçirgenlik aslında bir gelenek sorunu olarak da ele alınabilir. Tür bakımından herhangi bir sınır çizmek zorunda kalınmazsa, Seneler’i bazı başka metinlerle yan yana getirebiliriz.
Svetlana Aleksiyeviç, Kadın Yok Savaşın Yüzünde adlı kitabında, II. Dünya Savaşı’nda kadınların ne yaşadığını yine kadınların ağzından anlatıyor. Eleştiri yazılarının ilk kuralıdır; bahsettiğiniz eserin türünü ilk paragrafta vermeniz gerekir ama bu yazıda birkaç seferdir zorlanıyorum. Kadın Yok Savaşın Yüzünde, sözlü tarih çalışmasının dokümante edilerek kurgulandığı bir kitap ve kendi türünün kurucusu olarak niteleniyor. 2015 Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yapıt, Kafka Yayınevi tarafından, Günay Çetao Kızılırmak’ın çevirisiyle yayımlandı. Yine gerçeklik, toplumsal bellek, kadın yazını, anı gibi kavramlar etrafında düşünmek mümkün ancak bu belirsizlik temelde, yukarıda alıntılanan “gelenek sorununu” da akla getiriyor.
Lucy Ellman’ın Ördekler, Newburyport adlı romanı ise toplumsal bellek niteliğini de aşan, bir çeşit vakanüvislik örneği. Yedi Yayınları tarafından Mahir Koçak’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bin küsur sayfalık roman, teknik olarak sadece bir cümleden oluşuyor. Adını bilmediğimiz Ohiolu kadın anlatıcı, çağrışım zincirini kullanarak anlattığı hikâye boyunca Trump’ın seçim kampanyası, #metoo hareketi, Amerika’daki okul cinayetleri, ekolojik yıkım gibi birçok gündem konusunu, kurmacaya dahil etmeden, çağrışım aracılığıyla kullanarak olduğu gibi işliyor. Birçok yayınevinin “okunamaz” diyerek basmayı reddettiği roman, bu bakımdan Ulysses ile karşılaştırılıyor.
Diğerlerinden farklı olarak anlatı türünde yayımlanan Ágota Kristóf’un Okumaz Yazmaz adlı kitabı (Can Yayınları, çev. Feyza Zaim), yazarın kendi çocukluğuna dayanıyor. Yine birinci tekil şahıs kullanımıyla ve kendisi olduğunu bildiğimiz anlatıcının aktarımıyla savaş, göç, anadili, aidiyet gibi kavramların etrafında dönüyor. Ne anı ne kurmaca; anlatı olarak basılan metin, yazarın diğer yapıtları için bir altlık görevi görüyor.
Seneler de dahil olmak üzere tüm bu örneklerde öne çıkan şey metinlerin “otobiyografik” ve parçalı oluşu. Genellikle kadınlara yakıştırılan ve patchwork metaforuyla açıklanan bu biçim sahiplenilmeli mi yoksa görmezden mi gelinmeli emin olamıyorum. Benzer şekilde Kavgam serisini kaleme alan Karl Ove Knausgaard örneğin, hayatını belli bir “düzende” yazdığı için onu daha “eril” bulmamıza, onu daha romancı olarak görmemize yol açar mı bu?10
Seneler hakkında yazmak demek, biraz da olsa, ona öykünme şansı sundu: Masanın başında, yüzlerini hiç görmediğim insanları hayal ettiğimdeki gibi, çoktan geçmişte kalıyorum yazıyı tamamlamaya yaklaştığım günlerde.
Yazının artık bittiğine nihayet ikna oldum.
Onun kitaplarını bir gün yeniden, sadece sınıf mücadelesi çerçevesinden okuyacağım.
Les Années Super 8 filmini izlemek üzere yola çıkıyorum.
Yazarın notu: Öncelikle, aklımdakileri daha iyi ifade etmem için yol gösteren Merve Şen’e teşekkür ederim. İlk defa sadece kendim için yazdım. Annie Ernaux’nun düşündürdüklerinden yola çıkarak yazdığım bu metin aslında hatalarla dolu. Maddi hatalar yapmadım, nasıl yazmamam gerektiğini bildiğim hâlde çok da gerek olmayan şeyleri bir araya topladım. Amacım birkaç yıl içinde bu yazıyı tekrar yazıp temize çekmek. Manifold’da yayımlanan bu metin benim bilgisayarımda “Ernaux_rev3” diye kayıtlı.
1. Jean-Jacques Rousseau’nun 1788’de tamamladığı Les Confessions adlı eseri ilk otobiyografi kabul ediliyor. Virginia Woolf ise 1930’lu yıllar için şu yorumu yapıyor, “O günlerde otuz yaşına gelmiş ve hayat hikâyesini yazmamış birini bulmak pek mümkün değildi.” Aktaran: Daniel Jones, Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri (İstanbul: Timaş Yayınları, 2023).
2. Öz-kurmaca demeyi tercih etmedim. Yazarın kendi yaşamından yola çıkarak kurmaca metin yazdığını değil, kendi biyografisini yazdığını; otobiyografik kurmaca indirgenmişliğini değil, oto-kurmaca eşitliğini belirginleştirmek istedim.
3. Annie Ernaux, “Annie Ernaux'nun Nobel Konuşması”, Punctum, Aralık 2022, Son Erişim: Şubat 2023.
4. Annie Ernaux, Seneler, çev. Siren İdemen (İstanbul: Can Yayınları, 2021), s. 222.
5. Yöntem kitabı derken kastettiğim tamamlayıcı roman olması, roman total.
6. Annie Ernaux, Kürtaj, çev. Siren İdemen (İstanbul: İletişim Yayınları, 2000). Can Yayınları bu romanı 2023 yılında, asıl başlığına uygun olarak Olay [Happenning] adıyla yeniden bastı.
7. Annie Ernaux, Kürtaj, çev. Siren İdemen, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2000), s. 45.
8. Lauren Elkin, Art Monsters: Unruly Bodies in Feminist Art (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2023).
9. Nurdan Gürbilek, Örme Biçimleri (İstanbul: Metis Yayınları, 2023), s. 48-49.
10. Türkçe edisyonlardaki kapak tercihleri bu açıdan ilgi çekici. Knausgard’ın Kavgam serisindeki toplam altı kitabın kapağında yazarın kendi fotoğrafları var. İlk kitap yayımlandığında “Selfie çağının kitabı”, “Twitter’ın kitap versiyonu” gibi yorumlanmıştı. Ernaux’nun kitap kapaklarında ise illüstrasyon tercih edilmiş, yazar fotoğrafı kullanılmamış.
