I.
Sevgili Elagöz,
Mektubunu aldım, mektup alan başkalarının yaptığı gibi bir süre bekledim önce. Mektubu almanın doygunluğu, neşesi, imgelerden sonra figürlerin de gelişi, yani sen, senin cümlelerin vardı. Sakinleştim. İnsanı hizaya getiren bir mesafen var senin, o mesafe yazına da yansıyor. Beni sakinleştiren bu. Biliyor musun, sabah koştur koştur turnikeye varırken aklımdan geçti, Mecidiyeköy metrosundaydım; ilki değil, ilki olmaz ama belki ikinci romanında Elagöz benden bir karakter yaratır dedim. Akbili basıp saate göz atarken de güldüm. Güldüm ama yine geç kaldım. Bu sefer altı dakika. Zamanında gitmeme bedenim mi engel oluyor yoksa ruhum mu bilmiyorum. Çünkü bütün gecikmeler aslında birer tepkiymiş, gitmelere. Ama gitmek zorundayım. Sadece para kazanmak için değil, gitmek zorunda olduğunu hisseden tiplerden biri olduğum için. Sevmek meselesi yani. 40. Kırk yaşıma kadar yapacağım bunu. Sonrası için başka hayallerim var. Bakalım değişmeden kalabilecek ne gibi hayallerim var.
Ben sana neredeyse hep Ara’da yazıyorum. Bildik bir yerde, mümkünse hep aynı masada oturmak hoşuma gidiyor. O masa kapıya bakanı oluyor. Gölge’deki servis sorumlusunu (politik doğruculuk mu ediyorum şu an) hatırlıyor musun, birkaç defa gördüm onu ama kalabalıkta seslenemedim. Ne yaptığını sormak istedim. Gece geç vakitlerdi. Niyeyse artık bir barda çalıştığını düşündüm. Urban hâlâ hepsinden sıcak. Oraya öğle yemeği için gidiyorum, ofise yakın, fiyatlar da fena değil. Çırpılmış yumurta. Bazen yanında yolluk. Chivas 12 (Maaş yatınca). Orada da sevdiğim bir servisçi (madem ettik bir halt) var. Çünkü her seferinde ona “Görüşürüz!” demeyi seviyorum. Bugün öyle bir gün Elagöz. 7 Şubat Cuma. Ara’da kahve, yağmur, edit. Şimdi yazmayı bırakıyorum. Belki pazar günü devam ederim. Üç arkadaş Brutalist’i izleyeceğiz o gün, belki filmden bahsederim, bir de Kadıköy’den, uzak ülkeden.
Fotoğraf: Ezgi Alkan
*
Yazma konusu benim için de bir muamma. Mektuplar bu yüzden gerekliydi zaten, şarttı; tek motivasyonum sana yazmak. Bir öykü yazmak istiyorum ben. Bu “bir” demem çeviri belasından değil, tek adet öykü anlamında. Yıllar önce denemiştim ama öykü bir kadınla ilgiliydi ve o kadın da bizzat bendim. Bilmiyorum ki insan kendisiyle mi başlar yazmaya. Eski notlara geri dönmeyi düşünüyorum. Sahiden döner miyim bilmiyorum. İstiyor muyum, korkuyor muyum? Sen de korkuyor musun Elagöz?
Anlatacağın çok şeylerin tümünü, hepsini istiyorum.
*
Neye niyet neye kısmet. Sana bir hastane odasından yazıyorum şimdi. Günlerden pazartesi. Dedemin yanına refakatçi olduk annemle. Eğer seni üzersem ya da aklına kötü şeyler getirirsem okumadan geç bu paragrafı, bir sonrakine atla lütfen. Düşünmeden edemiyorum; yıllar önce yine sana yazmıştım, hastane günleriydi, her şey iyiye gidiyordu ve yıllar sonra şimdi burada sapasağlamız. Şükürler olsun. Şimdiyle o zamanları kıyaslıyorum ama. Ne kadar korktuğumu, korkak bir hasta yakını olmaktan duyduğum utancı çok uzun zaman üstümde taşıdım. Öyle böyle çözdüm de. Bugün böyle bir fark var işte. Odadan çıkma gereği duymuyorum. Cevaplarımı geçiştirmeden konuşuyorum. Burada olmak tek başıma destek çıkmak anlamına geliyor ya, iki ayak gülle olmuş basıyorum, buradayım. Dedem iyi, biraz daha iyi olmasını bekliyoruz ki çıkalım gidelim.
Ben sana başka şeyler anlatacağım. Ama biraz bekleteceğim seni. Elagöz, ben İstanbul’u terk etmeyi düşünüyorum. Uzun zaman sonra ilk defa.
*
Günler geçerken ben kendime plan yaptım. Oturup sana yazma planı. Mektubuna cevap vermek için. Kaos dolu günler geride kaldığına göre dediğimi yapacağım da. Mart ayına geldik. Urfa’ya gideceğim bu hafta sonu. Bu asıl mektubu da oradan dönmüşken yazacağım sana. Bir yerden dönmüşken, ne demek bu? Döndükten sonra mı? Değil. Dönerken mi? Mümkünatı yok. Dönmüşken, Elagöz. Yani senin yazılarını da götürdüm bil yanımda.
İyi geceler.
Ezgi.
II.
Sevgili Elagöz,
Bugün 10 Mart Pazartesi, saatler 18:43’ü gösteriyor. Hava sahiden güzel, epey ısındı ama karanlık bulutlardan kaçamıyor İstanbul. Urfa’dan dönmüşken yazıyorum sana. En merak ettiğim yerleri; Göbeklitepe’yi, Harran’ı, Halfeti’yi gördüm. Büyük mutluluktu görmek. Hiç hazırlıklı olmadığım şeyler de vardı. Hayatı iyice tanıdım sanarken bilmediklerimle yeniden ve yeniden karşılaşmak tarifi zor bir hüzün uyandırıyor içimde. Harran’da iki çocuk, biz iki arkadaşın yanına geldiler, “Abla şeker versene” dedi biri. “Şeker mi?” diye sorunca kafa salladı. Yanımızdaki atıştırmalıklardan verdik. Para isteyecekler sanmıştım, anlatabiliyor muyum şaşkınlığımı? Etrafta para harcayacak yer yoktu ki. Biriyle konuştuk sade, diğeri Türkçe bilmiyormuş, yanındaki çevirdi ona söylediklerimizi. Kürtçe miydi Arapça mıydı çevirdiği bilmiyorum.
Ki bambaşka bir yere götürüldüm böylece. Yeni bir arkadaşım var artık. Pek sevdim onunla sohbet etmeyi, taşkınlığını, keyfi yerinde olunca “Neşedeyiz!” deyişini. Elinden düşürmediği tespihi. Oranı yüzde doksanı bulan farklılığımızı. Bir pub’da otururken bana şunu sordu: “Senin anadilin ne Ezgi?” Hayatımda ilk, ama ilk defa böyle bir soru soruldu bana. Biliyordu anadilimin Türkçe olduğunu, gayet de biliyordu hem de. Ama bilmek istedi; nereliyim ben? Umduğu yerlerden değildim, hem de hiç değildim ve artık yüzde doksan dokuz farklıydık. Ama böylece daha da arkadaş olduk gibi geliyor bana.
Dil çok garip bir şey; organ, kuram, olgu, işlem. Bunu daha önce hiç duymuş muydun Elagöz, geçenlerde okudum: Ressamlar babasının, yazarlar da annesinin çocuğudur. Saçma geliyor bana bu fikir. Kelimesiz konuşmak, bir şeyleri salt görmeye dayalı anlatmak çok daha arkaik, sonsuz ihtimaller taşıyor, evrensel de yapıyor bağlamı. Resmin asıl anneyle ilgili olması lazım. Dil hep sonradan hep sonradan, mekanik ve kurallı. Dil bence çok yıkıcı. Bunlar erkekliğe yakışmaz mı? Ama biz hayata dille başlıyoruz galiba, anneyle. An ne. Aradaki boşluğa yazılar mı giriyor? Sana bu satırları Ara’da yazıyorum yine. Ama yakında başka bir yer bulacağım, buraların farklı yerlerinden yazarım, daha güzel olur.
Sokakları sormuştun bana. Sokaklar benim gibi biri için hâlâ keyifli. Kimmiş o benim gibi biri? İstanbul’dan daha büyük şehir görmemiş biri. Et dönerin henüz çiğken yayılan kokusundan kusacak noktaya gelsem bile İstiklal’de yürümeyi seviyorum. Tam caddenin başlarındayken sevdiğim bir şarkıyı açıyorum, şarkının ritmini bacaklarımda tutmak hoşuma gidiyor. Çok fazla giyim mağazası var tabii. Ben de onlardan birine bitişik bir ofiste çalışıyorum. Tak tak iki basamak. Bence sokaklar bağ kurmak isteyen herkese açık ve her zaman da böyle olmuştur. Konuşacak birileri her zaman var. İster binalarla ister insanlarla. Ben nostaljiyi pek yaşayamadığım için böyle düşünüyorumdur belki. Lisedeyken okuldan kaçıp Nevizade’ye gittiğim oldu. Üniversitedeyken Peyote’de oturduğumuzu hatırlıyorum. Zencefil de bildiğim yerlerdendi. Ama bir yaşam kültürü olamadı bende buralar. Ne zaman yolum düşse geldim. Annemin beni kiliseye götürüşü ve adını bilmediğim bir gazinoda gecenin bitmesini bekleyişim geldi aklıma, çok küçüğüm, kalabalığa şaşırdığımı hatırlıyorum. Neden araya girdi ki şimdi bu çocukluk… Eğer bir yıkımın ortasında tek tük de olsa bir şeyler kaldıysa bunları görmeyi seçmem lazım. Bilinçli yapmıyorum, verilmiş bir karar değil tabii. Doğuştan böyle biri olduğumu anladım zamanla ki şimdi sana anlatıyorum.
Kendim hakkında ilk defa bu kadar açık ve kesin ifadeler kullanıyorum. Büyüyor muyum Elagöz? İnsanın hayatındaki en yıkıcı deneyim, benliğinin çağın ürünü olduğunu keşfetmesi galiba. Bu “iyimserliği” de zaman zaman böyle görüyorum. Bence adı iyimserlik olmamalı ya, o da başka konu. Bana özgü sandığım şeylerin sadece bir semptom, bir sonuç, bir sayı olduğunu öğrenmek gerçekten sarsıcı, bendeki huyun ederi de bu. Bizim bir sahibimiz varsa o da yer. Yer. Yer ki zaman da ona bağlı. Dil de.
Mumlar Sonuna Kadar Yanar’ı okudum sana yazmalarım arasında. Etkileyici bir gerilim yaşadım. İyi bir roman. Sevdim mi? Sevemedim. Benim aradığım başka bir şey. Ya da roman dediğin tam olarak böyle bir şey ama ben artık romanlardan sıkıldım, düşünüyorum bunun hakkında. Sorun şu: Biçimciyim, üslupçuyum. Birinin bana ne anlattığı hiç umurumda olmaz, benim aradığım başka bir şey. Kitaplardan öğrenmek istemiyorum hayatı, küçümsüyorum böylesini istemsizce… Bir şeyi sevip sevmediğine karar vermek, konu kitaplar olunca zor. Dördüncü baskıyı aldım bu arada, benim zevkime güvenip güvenemeyeceğine kendin karar ver. Bir de Toplum Böceği’ni okudum, çoğunlukla metroda. Birkaç defa kendimi tutamayıp sesli güldüm, öykülerin tamamı (yetişkinlik de ergenliğin devamı diye düşünerek söylüyorum) birer ergenlik trajedisi, absürt, komik. Her komik şey gibi hüzünlü de. İş hayatının değirmenlerinde öğütülen Kalipso’ya öpücük gönderdim, şirket daha çok kâr elde etsin diye onu Ay’a fırlattılar çünkü. Hepimizi fırlatmıyorlar mı Elagöz?
Sana bu mektubu tam üç günde bitirdim. Anadilimin Türkçe olduğuna inanmayacaklar böyle devam edersem ama ben bunu sana bitirdim işte, niye yanlış olsunmuş? Aşk… Bitirirken aklıma geldi. Anlatmaz mıyım, hem de uzun uzun… Sonraki mektuba. Ama yazmak istiyorum: Aşkın ne olduğunu öğreniyorum, aşkı anlıyorum. Gülümsüyor bana aşk, adam çekmeceden plak çıkarıp “Bak bunu böyle dinledin mi hiç?” diye sorunca. Cızır cızır cızır müzik dinlerken görüyorum aşkı. Benim en sevdiğim şarkı. Elimi onun dizine koyarken o sırada, yine içimden böyle söylüyorum: Aşk. O zaman sevgi ne? Dostluk ne? Erotizm ne? Bunlar sonraki mektuba kalsın.
Seni çok seviyorum, bu “çok”un seni korkutacağını bile bile hem de. Ama Yazmam Gerek fikri de tıpkı böyle gülümsetti beni.
Bizim bize yeteceğimizin sıcaklığıyla.
Ezgi.