Yüksel Arslan:
Olmayan Bir Filme Dair
Arslan’a ve Canavar’a. Kitap dostluğumuza.

I.

Aile olduklarını tahmin ettiğim bir grup, portatif sandalyelere oturmuş müzik dinliyor. Müzik kaldırım kenarına park edilmiş otomobilden geliyor. Tost yemek için arada bir uğradığımız büfeci, yardımcısıyla beraber hâlâ çalışıyor. Onların penceresi Galata yönüne bakıyor. Kaldırımın üzerine çantalar serilmiş. Gece vakti satılan çantaların alıcısı olur mu diye düşünmeye vakit kalmıyor, yokuş çıkarken böyle şeyler düşünemez insan, düşünmüyorum. Muhtemelen çocuklardır, onların sesini duyuyorum, herhâlde söyledikleri şarkının derin anlamları var. Kim olsa bakıp geçerdi, ben de bakıp geçtim. Yürürken, kollarımı çok eski bir masaya dayayarak dinlediğim dersi hatırlıyorum: Resim tarihimizin ilk gece resimleri geç dönemde karşımıza çıkar. Şaşırıyorum yine. Neden geç bir dönemde karşımıza çıkmışlar? Tünel’in gündüzü de gecesi de aynı sanki, hiç fark etmiş miydim? Kararsızlık yaşamayı istemediğimden dümdüz yürüyorum. Onlarca yer atlıyorum, ne düşünüyorum? İstiklal Caddesi’ni geçmişim. Aynı anda birden fazla inşaatın sürdüğü meydana varmışım. Saate bakıyorum, beş dakika geçtiğini hesaplıyorum. Zaten tam da o an kendi kendime söylenmiştim: “Aklın uykusu canavarlar yaratır.” Meydana varmadan, caddenin Mis Sokak’la kesiştiği köşede bir dükkân olmalı, ismi GEN Kitapsarayı.

II.

GEN Kitapsarayı 1943 yılında, İstiklal Caddesi ile Mis Sokak’ın kesiştiği köşede açılmış. Vakıf Gökçek Han’ın üç katına yayılan kitabevi, 1943-1963 yılları arasında faaliyet göstermiş ve yayıncılık başta olmak üzere, İstanbul’un kültür hayatını etkilemiş. Aslında kültür hayatına yön vermiş. Kitabevinden önce Moskova Pastanesi varmış bu adreste. Bugün ise aynı yerde bir giyim mağazası bulunuyor; “10 yılda 6 bin restorasyon” denen binalardan biri de burası.1

GEN ismi, kurucu ortaklar Vecihi Görk, Ziyad Ebüzziya ve Osman Nebioğlu’nun soyadlarının ilk harflerinden geliyor. Hissedarlar da kitabevinin ismi de zaman içinde birçok defa değişmiş. 1949 yılında diğer ortaklar ayrılınca Ziyad Ebüzziya burayı kapanana dek kısmen tek başına ayakta tutmuş. İsimleri de Saray Kitabevi olarak değişmiş. Fransız yayınevi Hachette, bundan tam üç yıl sonra Tünel’de şube açana dek rakipsiz kalıyor burası. İlginç şekilde kitabevi hakkında bilgi bulmak pek kolay değil. Yüksek lisans tezime çalıştığım sırada adını duyar gibi oluyorum ben de, o kadar. Notlarda göreceksiniz, yinelemek hoş olur. Kitabevine dair aktardığım bilgilere sanat tarihçisi Ömer Faruk Şerifoğlu sayesinde ulaşıyoruz. Dönem dönem kitabevi hakkında araştırmalar yapmış olmakla beraber, kısa süre önce yayımlanan ve çevrimiçi olarak da ulaşılabilen bir yayını bulunuyor.2 Zeytinburnu Belediyesi işbirliğiyle “Ebüzziya Ailesi” sergisi düzenlenmiş, sergiye özel bir katalog hazırlanmış. Katalog her bakımdan kapsamlı, aradığımdan fazlasını buluyorum içinde.3

Kitabevinden görünüş, kaynak: Ömer Faruk Şerifoğlu, Ebüzziya Ailesi: Katalog (İstanbul: Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi Yayınları, 2020)

Saray Kitabevi’nin yedi tane vitrini var. Avrupa’yı sık sık ziyaret eden Ziyad Ebüzziya, seyahatleri sırasında kitapçılarda gördüğü uygulamaları İstanbul’a getirmek istiyor ve bu vitrinlere dönen raflar taktırıyor. Şerifoğlu’nun aktardığına göre Jirayir Usta’nın işi olan raflara duyulan ilgi dükkânın önünü kalabalıklaştırır, bazen caddenin trafiği tıkanırmış.

Çocuk okurlar için düzenlenen kitap ve oyuncak bölümünün çok sevilmesi de çocuk kitapları yayıncılığının başlamasını sağlıyor. Kitabevinin bastığı, sekiz kitaptan oluşan Küçük Altın Kitaplar Serisi böylece yayımlanmış. Vitrinler özellikle güzel sanatlar ve sanat tarihi bölümü öğrencilerinin faydalandığı resim sergilerine ev sahipliği yapılmasına da vesile oluyor. Ne de olsa kitabevinin en önemli gelir kaynağı sanat kitaplarıdır. Orijinal eserleri, Avrupa’daki sergileri göremeyen öğrenciler ile resim sanatına ilgi duyanlar için büyük bir fırsat anlamına geliyor bu toplantılar. “Çağdaş sanatın yaygınlaşmasında” kitabevinin önemi büyük. Örneğin, 1954 yılında İstanbul Fransız Başkonsolosluğu’nda açılan “Hususi Baskılarla Modern Fransız Resmi” sergisiyle Batı resim geleneğinden önemli bir seçki sunmuşlar. İstanbul’da çok ilgi gören ve talep üzerine Ankara’ya da götürülen sergi için söyleşi etkinlikleri de düzenlenmiş.

Kitabevinin tarihine yönelik en ilgi çeken ayrıntılardan biri 6-7 Eylül Pogromu’nu görmüş olması. Yağmadan kurtulan sayılı dükkânlardan biriymiş. O sıralarda Demokrat Parti’de milletvekilliği bulunan Ziyad Ebüzziya ve parti teşkilatından bir grup, ellerine bayrak alarak kitabevinin önünde barikat kurmuş, bu sayede yağma ve yıkımdan kurtulmuşlar.

Kitapsarayı veya Saray Kitabevi, (doların 9 lirayı aştığı) 1959 devalüasyonunda epey zorlanmış, rekabetin de devreye girmesiyle 1963 yılında kalıcı şekilde kapanmış. Ama ne kapanma! Toplam 230 bin kitap depoya kaldırılmış, akıbetleri ne yazık ki bilinmiyor.

Sergi broşürü, kaynak: Ömer Faruk Şerifoğlu, Ebüzziya Ailesi: Katalog (İstanbul: Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi Yayınları, 2020)

Kitabevinin dokusu aşağı yukarı böyle. Adının hangi romanlarda geçtiğini, ondan kimlerin bahsettiğini bilmek istiyorum ama şimdilik sadece bir tesadüfle karşıma çıkmasına izin vereceğim. Aklıma takılan diğer bir şey de burayı sıradan insanlar olarak kimlerin seyrettiği. Bir flanör veya flanözün doğumu mutlaka pasajlarla mı ilgili olmalıdır, bir tek vitrin yetemez mi diye ısrarla merak ediyorum.

Burası İstanbul. 

Kitabevine dair bilgi edinmenin zor olduğunu söylerken aynı zamanda görsel eksikliğini kastediyordum. Burayı dışarıdaki insanlarıyla birlikte görmek isterdim ama bu kısmı da şimdilik hayal gücüme bırakacağım. Kesin bir bilgi olarak söyleyeceğim ise şu: Kitabevinin ziyaretçilerinden biri de henüz İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nde öğrenci olan Yüksel Arslan.

III.

Yüksel Arslan çokyönlü, çok okuyan, çok üretken bir düşünür-çizer. Ressam ve resim kelimelerini kullanmadığını, yapıtlarına Arture ismini verdiğini; Arture’lerdeki (veya bir araya gelerek tek bir yapıt oluşturdukları için “Arture’deki”) yazı ve imge birliğini, sanat-hayat görüşlerini, yaptığı okumaları en yalın şekilde açıklamaya çabaladım tezimde. Bakış yönümü Arslan’ın okuduğu kitaplara göre belirlediğim için yazarları nasıl tanıdığını, kitapları nasıl temin ettiğini çok merak ediyordum. Birçok cevap çıktı karşıma. Onlardan birini, yakın dostu Ferit Edgü’den aktarıyorum:

[Yüksel Arslan ile] Benzerliğimizin birinci noktası, kanımca en önemlisi, merak duygusuydu. Her şeyi merak ediyorduk. İkincisi, okumaktı. Kendi kendimize öğrendiğimiz Fransızcayla, Fransızca kitaplar okur, onların üzerine tartışır; paramız da olmadığı için o kitapları ortak olarak alırdık. Benim kitaplığım ve Yüksel’in kitaplığı aynı kitaplıktı. İlginç olan yalnız okuduğumuz kitaplar değil, kitabın türleriydi. Neler okuyorduk? Bugün hâlâ açıklayamıyorum... Yalnız iyi yazarların kitaplarını okumuyorduk, o dönemin Batı dünyasında okunan, orada iz bırakmış ve çağdaş yazarları etkileyen insanların kitaplarını okuyorduk. (...) Alev Ebüzziya’nın babası Beyoğlu’nda “Kitap Sarayı” diye bir kitabevi açmıştı. Büyük bir yerdi. Türkiye bir daha öyle bir kitabevi görmedi. Ziyad Bey modern bir kitaplık kurmuştu; bir tarafında Türkçe kitaplar, öbür tarafında İngilizce ve Fransızca kitaplar vardı. Fransızca kitaplar genellikle birkaç yayınevinden gelirdi. O dönemde ortaya çıkmış, Fransa’da bile çok az insanın tanıdığı, çok cesur yayınlar yapan Jean-Jacques Pauvert diye bir yayınevi vardı, o yayınevinin kitapları gelirdi buraya. Kimleri yayımlıyorlardı? En olmayacak insanları! Marquis de Sade’ın külliyatını… Bizim için başka bir üniversite olmuştu burası. Bir yerlerden para bulup, gidip oradan kitaplar alırdık. Her gün gider yeni gelen kitaplara bakardık.4

Ortak kitaplık varlığını hâlâ sürdürüyor. Yüksel Arslan’ın şahsi kitapları ise ölümünün ardından hâlâ korunmakta. Arslan’ın onları nasıl okuduğu Arture’lerin üzerinde hâlâ “kazılı”.

VI.

Okulumuzun en sevilen hocalarından biri, makalesine şu notu düşmüş:

Burada “takdir etmek” ve “sevmek” kelimelerini özellikle tırnak içine aldığımı belirtmek isterim. Biliyorum, günümüzde akademik çevrelerde geçerli olan yaklaşım, üzerinde çalıştığımız eserlerle herhangi bir hissi ilişkiye girmemek ve onları sırf entelektüel düzlemde bir ilgi odağı olarak görmek gerektiği yönünde. Fakat kanaatimce araştırmacı-eser ilişkisi, aralarında ilgiden öte muayyen bir gönül bağı söz konusu değilse, cazip bulmadığınız birisiyle hayat boyu beraber olmak gibi bir kâbusa dönüşebilir.5

Bu satırlar Baha Tanman’a ait. Tez döneminde karşılaştığım ilgili makale içimi rahatlatmış, Baha Hoca’nın notu (niyeti ve anlamı bu olmasa bile) yaratıcı çalışmanın ancak sevgiden doğabileceği güvencesini vermişti bana.6

Yüksel Arslan ile nasıl tanıştığımı anlatırken birçok sahneyi es geçip ilk ânı hatırlamam gerekiyor. İlk an, Nadja’yı okuduğum günler. Daha önce böyle bir kitap okumamıştım, heyecanlıydım, André Breton’un şehri, şansı, kadını tasvir ediş biçiminden deli gibi korkmuştum. Ama kitabı çok da sevmiştim. Breton ile Yüksel Arslan tanışıyormuş, ben de Yüksel Arslan ile tanışıyorum. Arthur Rimbaud sayesinde tanıştık, diyorum bazen. İlk defa gerçekten şiir okuduğum zamanlar. Bulabildiğim iyi kötü çevirilerle Cehennemde Bir Mevsim’i okuyorum. Yüksel Arslan şairleri çok sever, Nietzsche gibi, şairlerin bu dünyayı değiştirme kudreti taşıdığına inanır. Rimbaud’yu çok sever. Tanışıyoruz. İkisini de çok seviyorum. Daha ciddi konuşmalar sırasında sadece şu kısmı anlatıyorum, “Batı’daki hemen her hareketin burada bir karşılığı olmuş. Türkiye’de sürrealistler de var mı diye merak etmiş, Yüksel Arslan ile öyle tanışmıştım.”7

Yüksel Arslan Paris'teki 
atölye-kütüphanesinde, 

fotoğraf: İbrahim Öğretmen

Resim yapmadığını söyleyen ve görünüşe göre, sahiden de resim yapmamış birinin yapıtları nasıl yorumlanabilir? Bir kitabı anlamak için önce başka bir kitaba ihtiyaç duymak gibiydi bu çaba. Benzer, benzeri açıklar ilkesi gereğince. Zorunlu olarak resme değil kitaplara dönmek gerekti. Ancak akademik bir çalışmada, üzerine düşündüğüm bu yeniden-yazma biçimlerinden bahsedemedim doğal olarak. O zaman Arslan’a dair başka bir şey yazma zorunluluğu doğdu içimde. Şimdi bazı şeyleri hatırlıyorken de geri, sonra tekrar ileri sarıyorum anları. Bazen birçok şeyi atlıyorum. Hiç gösterilmemesine rağmen varlığını bildiğim ya da film bittikten çok çok sonra fark ettiğim bir sahne gibi hatırlıyorum. Bu sefer bir vitrinin önüne gidebiliyorum ilkin.

Burada Yüksel Arslan’a dair yazdıklarım, asla yazmadığım şeylerdir. Çünkü yeniden başa dönersem, beni en fazla zorlayan, araştırma nesneme duyduğum sevgiyi başka bir yerde bırakarak gerçek bir şey yazmaktı: Gerçek bir şey yazmayı ancak böyle yapabilmek. Rimbaud’nun “bilimsel dili”ni değil, akademinin “us” dilini kullanmaktı. Us denen şey çoğu zaman ne kadar erildi. Bu dillerin tümünü hâlâ ağır aksak konuşuyorum ama en azından birini yeniden icat etmiş gibiyim şimdi. Filmin sonundaki jeneriğe denk düşer bunlar. Yazdığım her şeyle vedalaşıyorum.

1. Haberler 2015 yılından, farklı mecralarda aynı başlık kullanılmış. Bir örneği için Milliyet gazetesine bakılabilir.

2. Ömer Faruk Şerifoğlu, Ebüzziya Ailesi: Katalog (İstanbul: Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi Yayınları, 2020).

3. Bu bölümün devamında, aksi belirtilmedikçe, aynı kaynak referans alındı.

4. Arslan’ın ölümünün ardından Dirimart Nişantaşı’nda bir anma töreni düzenlenmişti. Alıntılanan sözler Ferit Edgü’nün törendeki konuşmasından.

5. Baha Tanman, “Ekrem Hakkı Ayverdi'nin Erken Dönem Osmanlı Mimarisine Dair Tespitleri”, Osmanlı Mimarlık Kültürü, Haz: Hatice Aynur, Hilâl A. Uğurlu (İstanbul: Kubbealtı Yayınevi, 2017).

6. Bu makaleyi okumamı sağlayan sevgili Müjde Dila Gümüş’e teşekkür ederim.

7. Ayrıca not düşmek iyi olabilir, Arslan sürrealist değildir. Böyle söyleyerek aslında bu genel kanı sayesinde “tanış olmayı” belirtiyorum.

Beyoğlu, Ezgi Alkan, GEN Kitapsarayı, kitapçı, resim (eser), Saray Kitabevi, Yüksel Arslan