Benim bıraktığım yerde, bir şairdi sanatçı. Tam beş defa savaştık.
Bekledim.
Ses 1: Sanatçı, antik dönemde zanaatkâr sayılır ve aslen bir taklitçi kabul edilirken klasik dönemde mertebesi “asaleti, güzelliği ortaya çıkaran kişi”ye yükselir.
Ses 2: Etrafı kalabalıklarla çevrili olmasına rağmen yine de öykülerinde ve görünüşünde yalnızlık barındırması bu anlatıdan kaynaklanıyordur belki de.
Ses 3: Özellikle bir yazara, müzisyene, yönetmene koşulsuz sevgiyle bağlı olan ve teslimiyete varan bir saygıyla bu hayranlığı tanımlayan biri için “Ama Tanrı’ya inanmıyor” demek çok önemsiz görünüyor gözüme.
Ses 4: En üst katta olduğu için sokağa uzak ama sokağa inmek için kullandığı merdivenlerde selamlaştığı ya da ayaküstü şakalaştığı komşuları sayesinde sokaktan tam olarak kopmuş da değil.
Ses 5: O. Yüksel. “Yüksel ki yerin burası değildir.”
Ses 6: Çoğalan çoğullaşan çokluk.
Ses 7: Kırık kabuk.
Ses 8: Yok.
Ben beklerken, sanatçı bir defa daha şair oldu. Sayısız taş, üç yıldız ve o vardı.
Dağıldılar.
“Yaptıklarına şiirsel diyorlar. Bence doğru. Şairlerin yaptığı da bu değil mi, dili yırtıp, koparıp, türetip ucube bir şey yapmak. Ama yaratmak. Mutlaka dokunmak” diyorum ona. Ahmet kabul etmiyor.
“Bunlar çok büyük… Çok değerli… Şairlik!”
“Övmek için söylemedim ki.”
“Bir gün, diyelim o zaman… Umarım, bir gün.”
(Zamanın uzağında yapraklara yüzümü sürüyorum, başımı çevirip aşağı bakıyorum, ilk kalemi elime aldım, en bakire deftere ilerilerden yazıyorum. Taşlardan bir tanesini kenara çektim. Beklemiyorum.)