fotoğraf: Ezgi Alkan
I.
Sevgili Elagöz,
Uyuyamıyorum. Yıllar sonra yeniden ve nihayet âşık oldum. Kolumda bir iz var, o izin sıcaklığı var, o iz beni hiç uyutmuyor. İstiklal’i baştan uca yürümenin keyfi, yürürken “La Isla Bonita”yı duymanın komikliği var. Aşk böyle bir şey miymiş? Uzun boylu bir adamla el ele yürümenin sevinci kadar mı?
Yine buradayım, caddenin ortasındayım. Günlerden 21 Ocak Salı, mesai sonrası Ara Cafe’ye geldim yine. Biraz çeviri yapıyorum, bol bol kahve içiyorum ve seni de düşünüyorum. Yıllar önce başka bir kafede sıkça oturup hiç karşılaşmamışız ya, bana bunu hatırlattı müzik, masa, kahve ve bilgisayarım. Sana yazdıktan sonra kalkıp hemen yandaki Yapı Kredi Yayınları’na gireceğim. Bu aralar herkesin elinde gördüğüm bir kitap var, Mumlar Sonuna Kadar Yanar, onu alacağım. Ne zaman okurum bilmiyorum. Eskisi gibi düzenli bir okuma pratiğim yok artık. Her gün iş icabı bir sürü dosya karıştırıyorum. İş dışında da kendim bir şeyler yazabileyim diye okuyorum. Faydasız okuma diye bir şey vardıysa bile artık kalmadı. Ama ben buna dur diyene kadar kalmadı tabii, öyle pes de etmem hemen.
Hem birkaç gündür canım bir şeye sıkılıyor, yeteri kadar iyi bilmemeye, çok habersiz kalmaya, geriye dönüp tekrar bakmaya mecbur oluşuma: Her ne biliyorsam ya da öğrendiysem eksikmiş gibi. Bir yazar mesela, çok seviyorum diyelim. Kalemi kalem, masası masa. Hayatın neresinde durduğunu bilmeyişim, onu ve yapıtlarını da eksik değerlendirmeme yol açıyor. Bir değil, beş değil, neredeyse tüm yazarlar için bu eksikliği taşıyorum. Politik bir ortamda yetişmediğim için mi? Her şeyden uzak durmayı seçtiğim için mi böyle bu?
Kendim henüz bir şey yazamıyorum. Sana daha önce sözünü ettiğim kadını hâlâ arıyorum. Benim istediğim gibi yazan, yaşamı yarıp geçen, keşifler yapan, nereden baksan çocuksu ama kendi cinselliğinin farkında olan kadını. Kim bu, kim? Clarice Lispector’ın günlüklerini okuyorum. Onu öyle çok sevdim ki. Ama artık burada değil, yaşamıyor, zamanlarımız ayrı, dünyalarımız farklı. Kanlı canlı bir kadın istiyorum, bugün yazan birini arıyorum.
İlgini çeker diye düşünüp sona sakladım. Ünlü bir edebiyatçının torunuyla yan yana geldik bir masada. Yazmak, yazmamak, nasıl yapmak da yazmak hakkında konuştuk. Benim yapmakta zorlandığım iş tam olarak şu: Zamanımın duygu durumunu belgelemek. Nedir bu? Bence sıkışmışlık hissi galip geliyor diğer her şeye. Ama oturup bunu tanımlayamam ki. Bu böyle bir duygudur diyemem, dediğimi de kimseye okutamam, zaten en başta ben yazmam. Yazmak istediğim şeyi başka bir şeyle nasıl yazabilirim, diye geveleyip durdum. Sonra, edebiyatçı torununa ben sordum, “Neler yazdığını anlat” dedim. Öyküleri sıralı, biri diğerini açıyor. İstemsizce bir küp canlandı gözümde, dönüp dönüp açılan kapalı bir küptü bu. “İçinde ne var?” diye sordum yazarına, “Ana konusu aşk” dedi. Belki ben de şekiller çizip kapatıp aniden çırılçıplak bırakmalıyım hepsini. Ortada ne kalırdı o zaman? En çok benden başka?
Sen neler yazıyorsun? Yazıyor musun? Bana yaz. Şimdi yaz. Neler anlatacağını merakla bekleyerek kapatıyorum e-posta sekmesini.
Seni seviyorum.
Ezgi.
II.
Sevgili Elagöz,
26 Ocak bugün. Pazar. Bir tane “her şey” defterim var, onu açtım. Aylık bütçe planımı, yapılacakları, aklımdan geçenleri, biriken her türlü cümleyi toptan buraya döküyorum filan. Görünen şu: Daha akıllı davranmam lazım. Fatih’te müstakil bir ev var, bahçeli, eski tip yüksek tavanlı. Pek güzel. Biraz daha akıllı olsaydım kardeşimle tutardık burayı mesela. Beni en çok şaşırtan şey yemek fiyatları. Zaten et yemiyorum, her seferinde içki masasına oturmuş kadar hesap ödüyorum ama. Her neyse.
Dün görev icabı bir imza gününe katıldım, aynı hafta içinde ikinci defa karşıya geçtim, hiç alışık değilmişim. O uzun yol boyunca kaç defa “düşkün” insanlar gördüm bilemezsin. Dilenci değil bu insanlar. Hasta yakınları. Hastaları da yanlarında taşıyorlar. Değilse de hastane raporlarını herkesin göreceği şekilde tutup yardım istiyorlar. İnsan ne der ki buna. Zaten ineceğim durakta kapılar açılınca benim için de geride kalıyorlar. Niye sana soruyorum şimdi?
Ne düşünürsün bilmem, bence kitaplar hâlâ bir prestij meselesi. Yazar olmak değil mesele, kitap yazmak. Sosyal medyada içerik üretenler bunu yapıyor mesela. Bir de podcast’lerin tekrar yazıya, kitaba dönüştürülmesi var. Geçenlerde Barış’la konuştuk bunu. Ona sorarsan bu tarihsel olarak yazıyla alakalı en başından beri, absürt bir şey yaşamıyoruz. “Kitaplar zaten sesli okunacakları varsayımıyla yazılıyor; o kitabı okumak isteyen bir grup insan bir araya gelecek, kütüphanenin bir yerinde biri okuyacak, insanlar dinleyecek, böylelikle kitap okumuş olacaklar” diyor. Audiobook yani aslında. Şimdi de geriye döndük o zaman. Çok satanlara giren kitaplar var bir sürü, dünya genelinde böyle, podcast’ten türetilip hazırlanıyorlar mesela. Yine de içime sinmiyor tabii… Yazıyla haritalama, yazıyla resim çizme kayboluyor seste. Terimlerle ifade etmem mümkün değil, çok sezgisel bir şeyden bahsediyorum.
İmza sırasında da buna baktım. Baktım: Okur açısından ses ya da yazı değildi önemli olan, bir rol model, bir rehber bulmaktı. Yazara övgüydü. Çok daha insani bir yere vardım bakınca. Ama asıl soru şu: Hangi okur?
Bana yanıt yazmanı bekliyorum ve beklemiyorum. Aradaki boşluk hepsinden güzel. Bu arada hafta içi Manifold’a yazacağım, bakalım böyle bir içerik önerisine nasıl bakarlar, yayınlamak isterler mi?
Seni seviyorum.
Ezgi.
III.
Sevgili Elagöz,
Yalan söyledim. Elbette ki senden yanıt bekliyorum. Deli bekliyorum ne yazacaklarını. Yok, İngilizcesini düşünerek yazmadım, dümdüz böyle yazasım geldi. Ocak ayının son günü, İstanbul ilinin pek soğukları, Ezgi Hanım’ın umutları ve işte hayat. Okuduklarımı yazacağım sana. Belki sen de bana yazarsın. Bak, bir şiir kitabı, Beethoven’ın İyimserliği. Okurken ekofeminizme gitti aklım ki hiç gelemem böyle şeylere. Dur, aklımla yazayım ben de şimdi sana:
Kadınlığı doğayla eşleştirmek veya doğaya kadınsılık atfetmek sonsuz yanlışlıklara gebe bir yaklaşım. Ben neyim ki, sonuçta? Fatmagül Berktay ekofeminizmi ele aldığı makalesinde şöyle söylüyor: “Ataerkillik, doğa ve kadın arasında kurduğu özdeşlik ile kadın ‘doğası’na ilişkin önyargılarının ve kalıplaşmış varsayımlarının doğal, hatta doğa yasası olarak kabul edilmesini sağladı ve bu arada her ikisinin de ‘dizginlenip ehlileştirilmesi’ni meşrulaştırdı. Bu ‘ehlileştirme’nin nasıl bir ‘tecavüz’e dönüştüğünü ve ne tür felaketlere yol açtığını bugün artık görmemek mümkün değil.” Berktay’ın “bugün” dediği zamanlar 90’ların sonu.1
Beethoven’ın İyimserliği’ndeki doğa betimlemelerine değinmeden evvel bu ayrımdan bahsetmek iyi olacaktı. İncirler, arılar, tepe kaya taşlar, çoğalan sular, iki kirazın birleştiği yer, orman, bahçe, çiçekler, martılar, rüzgar, kuşlar, bulutlar, nehirler çöller, yine incir ama nar, güneş, yağmur gece, çamur, ateş, balık manolya ortanca ilkyaz, çiy, kar, kavaklar. Su. Gül. Sonra da yeryüzünde, yeryüzünün başka yüzlerine dönüşüyor. Yağmurla başlayıp Gül oluyor sonunda şair. Bense kocaman bir kadınım. Yine Berktay’dan alıntılayacağım, makalesini bitirdiği yerden bitirerek: “Aklım daha ihtiyatlı davransa bile, ben de bu iyimserliği paylaşmak istiyorum; çünkü Pascal’ın dediği gibi, yüreğin, aklın bilmediği nedenleri olabileceğine inanıyorum.”
Neyse ne.
Ben neyim ki.
Seni seviyorum.
Ezgi.
IV.
Bugün 6 Şubat. İyi şeyler oluyor ve acayip şeyler. Kötülerini zaten okuyorsundur orada burada. Manifold editörümüzle görüştüm. Mektuplarımızı yayınlayacaklar. Sen de yazarsan yani! Neden yazmıyorsun sahi? Sevgili Elagöz? Özel ilişkileri yolunda gitmeyen kadınlara verilen ilk tavsiye, erkeklerine sitemkâr davranmamalarıdır. Sana ettiğim sitem aklıma bunu getirdi. Aşk ayındayız ayrıca.
Şubat. Bugün güzel bir gün değil, deprem yıldönümü. Bugün güzel bir gün, kumrular sevişti. Bugün güzel bir gün, çalıştığım yeni kitap matbaadan geldi. Bugün berbat bir gün, insanlar sokakta. Bugün nasıl bir gün, canım?
Seni seviyorum.
Ezgi.
1. Fatmagül Berktay, “Ekofeminizm ya da Yüreğin İyimserliği”, Kadın Araştırmaları Dergisi 4 (1996): 73-76.