Kitle İletişimi
6 Şubat depremlerinin üzerinden bir ay geçmeden sosyal medyada dönen seçim tartışmaları can yakıcı bir kaygıyı gün yüzüne çıkardı: Unutulmak. Sıfır noktasında yaşananlar gündelik politik tartışmaların gölgesinde kaldı. Fakat dile getirilen bu unutuluş, depremin tarihsel anlamda toplumsal bellekten silineceğine yönelik bir unutuşu ifade etmiyor. Dikkatlerin acil olarak karşılanması gereken ihtiyaçlardan günlük siyasetin sığ pratiklerine kaymasından duyulan haklı bir endişe bu. Ne var ki sıfır noktası, kavramın gerçek anlamıyla sıfır noktası olmayı sürdürüyor. Olup bitmiş bir doğal afetten söz etmek mümkün değildir. Depremler devam etmekte, henüz yaşanmamış felaketler eşikten geçişlerini sürdürmektedir. Bu açıdan yas tutmanın da bir anlamı yoktur: Yas, ifadesini ancak geçmişte bulabilir. Halbuki geçmiş olan hiçbir şey yoktur. Ölümle başa çıkmanın ilkel bir ritüeli olarak yas, sabitliği, donukluğu ve statikliği salık verir. Ne ki kozmosun kaynayan tenceresinde statik hiçbir durum var olamaz. İyileşme veya normalleşme denen süreç “şimdi ve buradalığı” bertaraf eden bir söylemle inşa ediliyor: “Geçmiş olsun”, “İyi olacağız”. Oysa şimdi ve burada, doğanın karşısında takındığımız özgüvenli tavrın bedelini ödüyoruz. Şehirlerde, “mesken Ford’larda”,1 şehrin uyduları kasaba ve köylerde bu bedeli ödemeye devam edeceğiz. İkarus gibi yükselerek, bir yerlerde yığılarak ve doğayla iletişimi keserek unutuşu her an örüyoruz.
Bu anlamıyla felaketler ve sonuçları, hiçbir koşulda bir unutuşun nesnesi olamayacak kadar akış hâlindedir. Tıpkı tektonik levhalar gibi felaketin toplumsal sonuçları da akışkan magma üzerinde salınır. Bir yerin depremselliği ile toplumsallık arasındaki ayrım yalnızca epistemolojik bir ayrımın konusu olabilir; gündelik hayatta, yaşanmakta olan hayatta bu ikisi birliktedir. Depremsellik ile toplumsallık çok öncesinde buluşmuştur. Hatta felaketin zeminini hazırlayanlar onlardır. Bu açıdan sosyal bilimlerin, özellikle iletişim biliminin mekâna yoğunlaşması ve kendi zemin etütlerini gerçekleştirmesi gerekir: Onun sahası sayısal verilere indirgemeye çabaladığı kitleler değil, yıkılmaya yazgılı toplumsal yaşam alanlarıdır. Açık konuşmak gerekirse, felaketi yaratan şey ne depremler ne de binalardır: Canların dar mekânda sıkıştırıldığı sentetik yerleşkeler yani kentlerin kendisidir. Kapitalist toplumda çalışma hayatının, sosyalleşmenin, aile kurmanın koşulu bu yapılara montelidir. Afetlerde kitlesel ölümlerin sebebinin yalnızca dikey yapıların içinde yaşamakla ilgili olmadığını, aynı zamanda “kitle” olmak ve bir arada yaşamakla ilgili olduğunu görüyoruz. Bu basit bir matematik probleminden ya da mühendislik hatasından daha fazlasıdır.
Bu yönüyle kent, ölümün bir felaket hâline dönüşmesinin baş müsebbibidir ve her biri ayrı hikâyeye sahip hayatları tümleşik bir kütleye çevirir. Burada asıl felaket elbette ölüm değildir, bir canın ölümünün niceliksel verilerin derlendiği istatistiklere indirgenmesidir. Hayatını kaybetmiş canların hesap kitap işlerine konu edilişi, aritmetiğin nesnesine indirgenişi nihayetinde ölümün bir sağlamasına dönüşür: İnsan hayatı sayı olur, sayılar da yuvarlanır. Mübadele nesneleri gibi insan hayatı da birime dönüşür. Felaket, canları niceliksel ölçütün bir verisine dönüştüren kapitalist sistem ve onun yerleşkesi olan kentin kendisidir. Çünkü insan kentte her daim bir denklemin unsurudur. Dolayısıyla felakete maruz kalanlar, unutulmaktan çok daha korkunç bir sürecin içerisinde zaten yaşamaktadır: Sürekli bir biçimde hatırlanmak. İstatistik en başta unutmayı değil hatırlamayı mecbur kılar: kitle kitle hatırlanmak, bir olayın kaydına dahil olmak, doğallaştırılmış bir felaketin kurbanı olmak, akademik bir çalışmanın verisine indirgenmek vesaire. Hatıra bir şeyleri değiştirmiyorsa, o hâlde belleği istatistik makinesinde bileylenmekten kurtarmaktan başka yol yoktur.
***
Dağıtık bir ağa sahip olsa da dijital kitle iletişiminin bir şekilde kendi kendini organize ettiği ve olaylara hızlı biçimde reaksiyon gösterdiği ortada. Ne var ki yalnızca pratik ihtiyaçlar hasıl olduğunda beliren kitle iletişiminin bu alışkanlığını ters yüz etmek gerekir. Kitle iletişimi olgusu, ölüm kalım savaşının nedenlerini ortadan kaldırabilecek bir güce sahip değildir. Fakat özellikle felaket zamanlarında bütünleşik bir organizma olarak varlığını ortaya koyduğu aşikâr. Alternatif kitle iletişim aygıtlarıyla çaresiz bir dayanışmayı örgütlemekten daha öte ne yapılabilir sorusunu sormakla mükellef bir iletişim bilimi (ampirik araştırmalardan veyahut sosyolojik bir yöntembilim arayışından sıyrıldığı ölçüde) bu mekâna müdahale edebilir; çünkü temelde sorunlar, ucu açık ve yönlendirilebilir bir zaman kıstasında değil her yönüyle insan aklının bir tasarısı olan bitmiş ve tamamlanmış mekânlarda düğümlenmektedir.
Kent mekânının iletişimsizliğini açık eden olgular, laboratuvarlarda değil zemindedir. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin göçebe mekânının2 tersine, yerleşiğin (yani depremzedenin) mekânı rizomatik niteliğin tam zıddında duran, görünür olmayan bir yoğunluk ve kökü gökte olan bir sabitliktir. Şehirlerin veya metropollerin bu karakteri sadece dikey anlamda değil her bir perspektiften (yazarların deyimiyle) çıkıntılı, pürüzlü, pürtüklü bir yapıya sahiptir. Nitekim kentin iletişimsizliği olgusu da bu pürtüklü yapıdandır. Eğer bir kentsel iletişim modelinden bahsedilecek olursa, bu pürüz kitle iletişimini tümden geçersiz kılan sürekli bir gürültüden ibaret sayılabilir. Bir tür mesafesizlik içine sıkıştırılan kentlinin, yoğun yapılar ve ilişkilerle çevriliyken gerçeklikle iletişim kurması mümkün değildir: Onun yeri sırf tecimsel pratiklerden ibaret bir etkileşimin yani sahte bir iletişimin içidir. Gelmekte olan felaket, toplumsal ilişkilerin (üretim ve tüketim ilişkilerinin) ve bu ilişkilerin döndüğü yapıların yoğunluğundan dolayı görünmez olur. Bu durum kentli toplumun basiretsizliğinden değil, kentin basiretsizlik zemini üzerinde inşa edilmesinden kaynaklıdır. Nitekim Naci Görür’ün uyarıları, sırf ekranda olduğu için dikkate alınmamış değildir; deprem gerçeğini televizüel bir olaya çeviren şeyde mekânın da sorumluluğu vardır; çünkü mekân, televizüel iletişimin tek koşulu olan “seyirci” öznesini yaratan ve “bir yer”de toplayan bir işleve sahiptir. Bu mekânda seyirci müdahale eden bir konumda değildir.
Bu sosyal ve de gündelik olduğu kadar tarihsel olan pürüz, felaket zamanlarında gerçek bir cehenneme dönüşür. Enformasyon teknolojilerinin altyapısı çöker, yollar molozlarla kaplanır, on binlere yetişecek acil yardım ekipleri birdenbire ortadan kaybolur. Aslında bu sonuçlar, henüz tasarı ve inşaat aşamasında kent planına dahil olur; çünkü şehir daha en başında sonsuz bir etkileşim döngüsü içinde, kalabalık ve yoğun olmak üzerine kurulmuştur. Ticari faaliyetler, çalışma hayatı, apartman daireleri, kablolar, yaşam alanını sınırlandıran bilumum caddeler, yollar ve köprüler iletişim için gereken mesafeyi ve boşlukları iptal eder. Kentin bu iletişimsel geçirimsizliği onun yapısal, içsel bir özelliğidir ve kapitalist mübadele ilişkilerinin gürültüsüz sürdürülmesinin teminatıdır. Ayrıca kriz yönetimi için gereken önkoşul örgütlü bir topluluktur, ancak kent düzeni bunu imkânsız kılacak şekilde tasarlanmıştır. Deleuze ve Guattari’nin bahsettiği gibi şehirler,3 devletler tarafından göçebelerin taşkınlığına karşı koyacak şekilde tasarlanır; ne var ki bu tasarım aynı zamanda kentlinin toplu mezarının tasarımıdır. Kent, içinde barınanlara güvenli bir yuvadan çok onları ahirete kadar idare edecek bir durak olarak tasarlanmıştır.
Yine de depremzedeye bir nebze olsun nefes aldıran bir şey oldu. Toplumsal dayanışmayı az da olsa sağlayan ve bir bakıma onun muhabere memurluğunu gerçekleştiren Web 3.0, fiziksel mekânın pürüzlü yapısının aşılmasını sağladı. Nitekim Twitter, depremin ilk saatlerinden itibaren enkaz altında kalan insanların sesi olmayı bir ölçüde başarabildi. Depremden kurtulmuş ama moloz yığınları altında yaşam mücadelesi veren çok sayıda insanın ve yakınlarının Twitter’dan yardım çağrısında bulunduğuna şahit olduk. Bu, yeni medya ile geleneksel medya arasındaki önemli olan tek farktır kanımca: Tonlarca beton yığınının altından bir mesaj iletebilmek.4 Twitter ahalisi bu çağrılara kısa zamanda cevap verdi ve önceliği enkaz altında kalanlara vererek büyük bir dayanışma sergiledi. Ne var ki depremin yaşandığı şehirlerden gelen görüntüler, depremzedenin sesi olmanın ya da enkaz altındaki insanın mesajını iletebiliyor olmasının felaketle başa çıkmaya yeterli olmadığını sonraki günlerde gösterdi. Fotoğraflar ve videolar bunun basit bir kaza olmadığını, imece usulünün boşa düştüğünü ve sorunun yapısal olduğunu açık bir şekilde ortaya koydu. Sorun geçirimsiz ve iletişimsiz fiziksel mekânın kendisindeydi. Yeni medya ise tehlike anında kırılacak cam olmaktan öteye gidemedi.5
Tıpkı fiziksel mekânda olduğu gibi dijital mekânlar da mimari düzenlere sahiptir, ama bundan önemlisi şudur: Dijital mekânlar fiziksel mekânların sureti baz alınarak yaratılmıştır. Enformasyon yordamlarının dijitalleşmesi görünürde “mekânsal aşırıbolluğu” baypas eden bir hareketlilik imkânı sağlasa da dijital mekân yerkürenin tektoniğinden azade değildir. Dijital ağ mimarisinin kökü, olanaksızlık üzerine kurulu kent mekânındadır. Bu nedenle rizomatik niteliğe sahip gibi görünen dijital ağın, olağanüstü zamanlarda yeniden-kurucu bir işlev edinememesi şaşırtıcı değil. Dijital ağ mimarisi (tıpkı kent imecesinde olduğu gibi) yalnızca felaket sonrasını idare eden, kotaran, atlatan bir araç olarak sahneye çıkar. Felaket ise tam olarak budur: Toplumsallığın böylesi bir aracın varlığı dışında bir şeye ihtiyaç duymamasıdır. Zaten toplumsalın [social] mekânı olan kentler de bundan fazlasına imkân tanımamak üzere tasarlanmıştır. (Çünkü caddeler –gündelik basit görevlerinin aksine– tıkanıklığın akışını sağlamaktan başka bir işleve sahip değildir: Bu yollardan geçip gidenler kentin geçirimsizliğini inşa eden hafriyat kamyonlarının, iletişimsizliğini dokuyan ticari yapının, özetle denetim ve bürokrasinin araçlarıdır. Ne var ki felaket, kentin bu yapısını perdeleyen, onu sanki akıştaymış, canlıymış ve doğalmış gibi gösteren dekorları da yıkar. Ancak tüccar o kadar insanlıktan çıkmıştır ki, depremle parçalanmış bir binayı rötuş ettirmekten ve pazarlamaktan imtina etmez. Asıl felaket ise işçinin bu şeytana uymaktan başka bir çaresinin olmamasıdır.) Bütün bu kotarma süreci dayanışma adı altında sönümlenerek sürüp gider, ta ki bir sonraki yıkıcı depreme, yangına veyahut savaşa kadar. Belleğin yıkıcı ve yeniden kurucu unsurları bu geçirimsiz yapıda iletilemez olur; çünkü bellek de en az her şey kadar iletişimseldir: Geçmişin şimdiye gönderdiği iletinin bir medium’udur.
“Amerikan ampirizminin türettiği iletişim modelleri gibi iletişimsizliğin de kendine has döngüleri vardır” denebilir mi? Toplumsal yoğunlaşma, oturmuş düzen, boşluksuz ağ bu döngünün asli unsurlarından birkaçı olarak sayılabilir. Marc Augé’nin yok-yerleri6 nasıl ki kentsel aşırıbolluğun bir ifadesiyse, iletişimsizlik de kitlesel aşırıbolluğun bir göstergesidir. Bu iletişimsizliği entropinin yani bilgi yitiminin aşırı genişlemesi olarak tarif etmek mümkündür. Ancak bu, sürekli ve sistematik biçimde deneyimlenmekte olan felaketin tümden iptaline dair bize hiçbir şey sunmayacaktır. Başlı başına bir entropi cümbüşü olan kenti ortadan kaldırmak bu iletişimsizlik sorununu çözecek midir? Zira gürültü, mevzubahis pürtüklü kent mekânı ve onun vatandaşı olan kitlelerin toplamından meydana gelir.
Felaketin kitle iletişimi ile Claude Shannon ve Warren Weaver’ın çizgisel iletişim modeli7 birbiriyle uyuşmaz. İletişim biliminin laborantları, toplumu olağan koşullar altında yaşayan edilgen varlıklar olarak tespit etmiştir. Bu tespitler içindeki dünya da belirli bir frekansta yayın yapan tekil bir evrene indirgenir. Ne var ki bu denklemler, saf kaosun sürekli devinimi içerisinde yaşayan hayatlar karşısında boşa düşmektedir. Felaket anında kitle iletişim araçlarının niteliği yani dışarıya sunduğu anlamlar ile mesajların içeriği alt üst olur. (Zaman, mekân ve iletişim… Hangisi bir diğerini önceler? Bu kavramlar birbirine içkindir fakat hepsi yekûn biçimde süreğen, kesintisiz felakete de dahildir.) Nitekim depremin yaşandığı yerde ne bir enformasyon kaynağı vardı ne de bir alıcı, ancak ortada kendiliğinden beliren bir mesaj vardı ve bu mesaj amaçsız bir şekilde yıkıntıların etrafında dolaşıp durmaktaydı.
Kentlerle birlikte onların iletişimsizliği de yıkıldı. Bir dakikalık yer sarsıntısı olağan koşullarda hiçbir zaman deneyimlenmeyecek bir alternatif kitlesel iletişimi ülkenin geneline yaymış oldu. Fakat bir görünüp bir kaybolan bu alternatif durumu kalıcı hâle getirecek enstrümanları üretmek gerekir. Bir medium olarak sosyal medyayı alternatif yapan şey işte bu olayda yatıyor: Felaket ve çaresizlik yoksa mevcudun karşısına bir alternatif de çıkmıyor demektir bu. Mekânın iletişimsizliğine ve geçirimsizliğine sıkı sıkıya bağlı olan bu çözümsüzlük paradoksunu aşan şeyin alternatif bir mekân olduğunu acı yollarla deneyimlemiş olduk. Ancak bu mekân, felaketin bir yan ürünü olarak gelen alternatif mekândır. Onu sanallıktan ve felaketle gelen bir şey olmaktan kurtarıp fiziksel olarak ve felaketten önce kurmanın yolları aranmadıkça, mevcut kentler ile depremsellikleri ve kitlesel ölümler yeniden üretilmeye devam edecektir.
1. Stephen Graham, Dikey Dünya: Uydulardan Sığınaklara, çev. Ali Karatay (İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları, 2020), 151.
2. Gilles Deleuze ve Félix Guattari, Kapitalizm ve Şizofreni 1: Bin Yayla: Göçebebilimi İncelemesi/Savaş Makinası, çev. Ali Akay (Ankara: Bağlam Yayınları, 1990), 81-82.
3. Deleuze ve Guattari, age, 93.
4. Bu fark üzerine eğilen daha detaylı bir analiz için bkz. Hasan Cem Çal, “Sismik Bakış”, Manifold, 24.02.2023.
5. Kitle iletişiminin günümüzdeki yapısı olan dijital ağ mimarisi, bu oturmuş düzenin sanal yansımasından ibarettir. Yine de cendereden çıkış formülünü saklı tutan bir şeyler vardır burada. Bunun güncel bir örneği Ukrayna-Rusya savaşının anlık takibini yapan Liveuamap’in yaptığıdır. Haberin doğrudan sıfır noktasındaki insanlardan alındığı bir bilgi akışı sistemi, bize yeni tarz bir kitle iletişiminin bir kesitini sunmaktadır. Öğrendik ki felaket zamanında devletsiz kalan bir toplum etkileşimsel ve iletişimsel bir araca sahip olmadığı müddetçe hareketsiz ve biçare kalıyor. Liveuamap bu boşluğu doldurmaya çabalayan bir araç olarak Ukrayna’da çok can kurtarmıştır: Uzun menzilli füzeler henüz seyir hâlindeyken kurbanları uyarmıştır. Keza, yine aynı yöntemle deprem uyarısı yapan uygulamalar da öyle…
6. Marc Augé, Yok-yerler, çev. Turhan Ilgaz (İstanbul: Daimon Yayınları, 2016), 47.
7. Burak Özçetin, Kitle İletişim Kuramları: Kavramlar, Okullar, Modeller (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018), 138.

