Böylesine ucuz bir kelime oyunu yapmamak için kendimi çok zorladım. Fakat Karl Marx ve Friedrich Engels’in hatırasına hakaret olarak anlaşılma tehlikesine rağmen, Komünist Manifesto’da yer alan bu ünlü ifadenin Manifold için dizdiğim çalma listesini çarpıcı bir şekilde özetlediğini düşünüyorum; hem türe verilen ismin anlamına binaen hem de sesin gerçekten ve maddeten buharlaşmasına göndermede bulunmak vasfıyla. Ayrıca bu ifade, genel olarak müziğin kendinde varlığına göndermede bulunmanın yanı sıra “kültürün şeyleşmesi”nin en görünür veçhelerine temel teşkil eden toplumsal, ideolojik ve ekonomik dolayımlara işaret ediyor. “Katı olan her şey buharlaşıyor”, dolayısıyla müzik de. Aslında bu ifadeyi, yine aynı konu üzerine yazmış olan Adam Harper’ın “Vaporwave and the Pop-Art of the Virtual Plaza” adlı denemesinden1 ödünç aldım. Harper’ın bu metni, vaporwave üzerine yazılmış ilk deneme, kısa olmasına rağmen de çok kapsamlı. Fakat bu metin dahilinde bu denemeye dair detaylı bir analize girişmeyeceğim. Sadece, vaporwave estetiğinin sosyal bilimsel analizinin çağdaş akademisyenler arasında hatırı sayılır bir yeri olduğunu belirtmekle yetineyim. Bu analizler, postmodern nitelikteki müziklerin antikapitalist doğasını ayyuka çıkaran yahut bu müziklerin kapitalist üretim ve yeniden üretim pratiklerini ivmelendirdiğini söyleyen iki farklı görüş üzerinden şekilleniyor.2
Marx ve Engels bu ünlü vecizelerini, kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin bütün dünyayı sarmalamaya başladığı bir dönemde dillendirmişti. “Katı olan her şey buharlaşıyor, kutsal olan her şey ayaklar altına alınıyor” diyorlardı. Belki de başka her şeyden çok yeni ticari mübadele ilişkilerinin insanları nasıl zincire vurduğunu vurguluyorlardı. “Bütün kemikleşmiş, donmuş ilişkiler, arkaları sıra gelen, eskiden beri saygıdeğer tasavvur ve görüşlerle birlikte silinip gider”, yeni üretim ilişkilerinin eski toplumsal ilişki biçimlerine, kitlesel iletişime kültürlere yaptığı şey budur ve “yeni oluşanlar ise daha kemikleşmeye fırsat bulamadan eskir”.3 Böylesine yanıp kavrulan bir ortamda her bir insan faaliyeti ve onun her bir çıktısı bu buharlaşmadan nasibini alır hâliyle. Bir kültürel süblimasyon süreci olarak kapitalizm her şeyi özgül değerinden uzaklaştırarak bir emtiaya dönüştürdüğü için, sanat eseri de bu kaynayan ortamda doğar doğmaz buharlaşıp gidecektir.
Fakat sanatların antikapitalist mi yoksa ivmeci mi olduğuna dönük soruşturmalardan yüksek beklentilere sahip olmak fazlasıyla saçmadır; çünkü hic et nunc, her şey şu ya da bu şekilde “paranın durmak bilmez akışında sürükleniyor”. Buna rağmen işitsel, görsel ya da bir diğer kültürel boyuta ait ıvır zıvırın iletişimsel yönü hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Vaporwave’in kapitalist üretim ve tüketim biçimlerini konu edinmesi onu ne sistemi aşındıran ne de ivmelendiren bir şeye dönüştürür. Tıpkı şiirsel ve belki lirik diye nitelendirilebilecek klasik bir eser olarak Komünist Manifesto’nun kapitalizmin dostları ile düşmanlarını nüktedan ve alegorik bir dil kullanarak ortaya koymasının onu kapitalizmin gelişimini hızlandıran bir madde yapmadığı gibi. Bir çözümleme nesnesi olarak kapitalizm analitik hesap kitabın postürlerinden ibaret değildir; buharlaşan bir katılık biçimindedir aynı zamanda. Komünizmin bir hayalet formunda dolaşması gibi. Burada kilit nokta aktarmak, ortaya koymak ya da ifade etmektir ki sanatın bu iletişimsel yönü mesafeler daralıp genişlese bile hiçbir zaman tam anlamıyla ortadan kalkmaz. Vaporwave’in bir aktarma işlevi vardır; kapitalizm makinesi içinde bir transistördür o: Hem sonsuzcasına akan enerjiyi iletir hem de bütün bu akışı şeffaf bir biçimde gösterir. Vaporwave parçalarının bozuk, cızırtılı, takılmış bir kaset gibi tekrar etmesi bundandır; artık düzgün işlemeyen bir makinenin cızırtısını iletirler. Bu koşulun devrimci olup olmadığı ise büyük, uçarı bir sorudur ama kitle kültürünün bir tezahürü olan rap müziğini yanına koyduğumuzda, yıkıcı karakteri hemen oracıkta parıldayacaktır.
Vaporwave’in ayırt ediciliği içeriğindeki farklılıklardan ya da yüzeyindeki görünümlerden değil, müziği yapısal olarak parçalamasından ileri gelir: Kültür endüstrisinin dizgeleriyle kurgulanmış görsel-işitsel estetikler, bütün alışılageldik formlar ve biçimler parçalanır. Önceki metinde, dizge parçalama meselesini biraz daha detaylı bir şekilde ele almaya çalışmıştım. Gündelik hayatı sürekli olarak olumlayan, çevreye pozitif elektrikler saçan egemen söylem, müzikten fotoğrafa, sinemadan edebiyata her kültürel alanda gözlenebilir bir olgudur. Vaporwave ise egemen söylemin dizgelerini yeniden üretmeyi reddeder. Bu yönüyle, büyük kültürel dönüşümlere zemin hazırlayıp sanatı ticari mübadelenin kıskacından kurtarmaz belki, fakat sistemin içeriği suni mutlulukla dolup taşmış hâlde gelen iletilerine ket vurması itibarıyla devrimci bir sanattır.
***
Bu zamana kadar doğadan alımladığımız her duyusal mesaj artık geçirimsiz bir hâle gelmiş olan bedenlerimizden sekip boşluğa yöneliyor. Fakat bu bağlamda “organsız bedenler”i değil vücutlarımıza şekil veren yeni fiziksel gerçeklikleri yani şehir hayatını, dijital kamusal alanları ve bilumum yeni kitle iletişim biçimlerini fail olarak görüyorum. Vaporwave belki de başka her şeyden çok mekânlara ilişkin bir müziktir. Ütopik, uyduruk, hayali bir fon gibi görünse de mekâna ilişkin görsel ve işitsel imgeleri, aslında içinde bulunduğumuz gerçek yerlerin görünümleridir: alışveriş merkezleri, asansörler, İyonik sütunlar, dijital ortamlar, palmiyeler, Japon metropolleri… Dolayısıyla kapitalist kent hayatının dizgeleriyle de oynar vaporwave; onu olduğu hâliyle yansıtarak optik-geometrik mekânın sayısal-büyüsel yöntemlerle kurgulanmış söylemlerini alt üst eder.
Bunu kanımca en iyi yapan sanatçı, benim de favorim olan Infinitiy Frequencies’dir. Bu çalma listesinin ardından, Infinity Frequencies’in Exit Simulation (2022) ve Between Two Worlds (2018) isimli iki albümünün dinlenmesini öneriyorum. Hem sessel hem imgesel hem de yazınsal olarak bütün bir türün tek bir sanatçıda somutlaştığı nadir örneklerden birisi söz konusu olan. Kapitalist mekânın analizi (hatta Lefebvreci anlamda bir spatio-analysis) olarak da nitelendirilebilecek bu parçalar, yerlerle olan entropik iletişimimizi çeşitli buluntu materyallerin kullanımı aracılığıyla derinlikli bir şekilde ifade eder. “Isolated Structure”, “Deleted Space”, “Abandoned Earth” ve “The Room With No Door”: Bunlar, her biri bir eseri süsleyen kurgusal unsurlar değil, gündelik kent hayatında karşılaştığımız gerçek olgulardır.
Bu çalma listesindeki parçaları birkaç yıllık dinlemenin ardından seçtim. Hatırladığım kadarıyla COVID-19 pandemisinin şehirleri bir tür yok-yere çevirdiği zamanlarda dinlemeye başladım bu parçaları. Zihnim beni yanıltmıyorsa, vaporwave’le tanışmam Windows96’nın One Hundred Mornings (2018) albümü vasıtasıyla oldu. Listedeki parçalar bugünlerin ritimanalizini gerçekleştirirken kullanmaya ziyadesiyle müsait bir veritabanı oluşturuyor. Optik ve geometrik mekânın yani metropollerin, kentlerin ve kırsal alanların ses formundaki hâlleri olarak görüyorum bu parçaları. İlk dinlediğim zamanlardan beridir sanki sadece ses dalgaları biçiminde var olan kenti olduğu gibi yansıtan bir aynadan ibaret olduklarını, hiçbir yorum içermediklerini, absürt, tuhaf, yabancı ve yaratıcı bir niteliğe sahip olmadıklarını düşünürüm. Bugüne dek de fikrim değişmedi.
Bu çalma listesi muhtemelen her dinleyende farklı çağrışımlar uyandıracak fakat bu farkın çok büyük olacağını da sanmıyorum; özellikle 20. yüzyılın sonlarında doğanlar için. Müşterek sibernetik geçmişimizin bir sonucu olarak, bu parçalardan aynı iletileri alacağımıza emin gibiyim.
{fold içindeki görsel: Natasa Tanusevska (CC BY-NC 2.0)}1. Adam Harper, “Vaporwave and the Pop-Art of the Virtual Plaza”, Dummy, 12.07.2012.
2. Vaporwave analizlerine dair kısa bir literatür taraması sunan şu metne göz atılabilir: Ross Cole, “Vaporwave Aesthetics: Internet Nostalgia and the Utopian Impulse”, Asap/Journal 5, No. 2 (2020): 297–326.
3. Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto ve Hakkında Yazılar, çev. Nail Satlıgan, Şükrü Alpagut ve Tektaş Ağaoğlu (İstanbul: Yordam Kitap, 2018).

