猫 シ Corp.’un (Cat System Corp) Sandra’nın dizgelerini elekten geçirdiği, SANDRAWAVE albümünde bulunan “HAZE” parçasını dinleyene kadar nostalji duygusunun maddi bir formda var olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Vaporwave’in tanımı gereği “buharlaşan yapıt” anlamına geldiğini düşününce, bu tür üzerine düşüncelerim daha karmaşık bir hâl alıyor; zira ortada buharlaşan hiçbir şey olmadığı gibi çocukluğumun silik parçalarını toplayıp bir araya getiriyor aslında. Bütün bunların canı sıkılan bir müzisyenin patikadan sapmasıyla başlaması ise durumu daha ilginç kılıyor. Sentezleyicilerle oyun hamuru gibi oynayan Daniel Lopatin, 2010’larda üzerinde derli toplu konuşulması imkânsız olan bir sanat formunun doğmasına vesile oldu. Bugün ise buluntu ses, video ve fotoğrafları yapıtlarında buluşturan sayısız sanatçının çalışmalarında yaşamaya devam ediyor.
Vaporwave yalnızca müziğe ilişkin bir tür olamaz. Gerçi herhangi bir müzik yapıtının sesle olan tek eşli ilişkisi biteli çok oldu. Bu tür, farklı ifade biçimlerini bir arada barındırması dolayısıyla çokluklar düzleminde ele alınabilir. Şimdiye dek takip ettiğim vaporwave sanatçılarında gördüğüm şey, bir janrı janr yapan müşterek bir üslupta buluşmayı becerememeleri, hatta bunu umursamaz gözükmeleri. Belirli enstrümanlarda karar kılınması zorunlu olan “serbest caz”ın yahut dilin yasal dizgelerine zincirli freestyle rap’in sahip olamadığı bir özgürlük bu. İşitsel ve görsel unsurları aynı mekânda buluşturup yapıtın yüzeyindeki biçimi canlı canlı yüzüyor vaporwave icraları. Müziğin sentaksını kırmakla birlikte görselliğin dizgesine de el uzatıyorlar. Tarihle doğrudan ilişki kuruyor, bunun yanı sıra sanatın özgün işlevini yerine getirerek yaratıcı bir eser ortaya koyuyorlar. Fakat bu insanlara yaratıcı deyip geçmek istemiyorum. Sırf bilgisayar dolayımlı kitle iletişiminden doğmaları, bu yapıtları bildik kültürel etkinliklerden veya klasik sanat yordamlarından ayırıyor. Bu tarzda gelenek yıkıcı bir karakter görmek zorlama olur. Ama ben bir dinleyici ve izleyici olarak, bu türün dışarıya gönderdiği iletilerde formel olmayan bir eleştiriyi ya da bir sitemi hissedebiliyorum. Fakat daha genel bir şekilde ifade etmem gerekirse, bu parçaların sayısal teknoloji tarafından yetiştirilmiş bir kuşağın çocukluğunun dışavurumları olduğunu söyleyebilirim.
Vaporwave’de göze çarpan belli başlı unsurlar var. Örneğin pembe fon önünde sergilenen bir Greko-Romen büstü. Bu heykel başı müziğin retrospektif niteliğini temsil eden önemli bir simge. Müzikal olarak 80’ler ve 90’lardan besleniyor olmasına karşın, söz konusu ikonlar türün estetiğini post-endüstriyel dönemden çok daha eskilere taşıyor. Antik Yunan ve Roma mekânını yeniden üreten bu estetikte sık sık palmiyelerle, deniz kıyıları ya da güneş imajlarıyla karşılaşmamız tesadüf değil. Burada benim için söz konusu olan şey, Akdeniz mekânının zihinsel yeniden üretimidir. Buna Japonya diyenler olacaktır, ama vaporwave’de Japon coğrafyası parçalara ayrılmış bir Akdeniz’e taşınır. Bu her ne kadar siber uzamda gerçekleşse de sentaktik düzlemde Japon alfabesi ile antik dönem heykel başlığını ya da İyon sütununu aynı dizgeye yerleştirerek Japonya’yı Akdeniz’e (yeni bir ada olarak) fırlatır. Benzer şekilde farklı mekânlar da dizgeye dahil olur. Siber mekânda gerçekleşiyor olsa dahi bu üretimlerde fiziksel mekânı yapıbozuma uğratma isteği hâkimdir: Fiziksel mekânın yani kapitalist moderniteye bir yer tahsis etmek için üretilen optik-geometrik mekânın parçalanması. Başka bir açıdan bakıldığında her şeyi yerli yerine koyma çabasıdır bu: Palmiyeler ya da hurma ağaçlarını Japon metropolü manzaralarıyla birlikte sunarak mekân stereotiplerine saldırılır. Özetle vaporwave sanatçıları, bölünmüş mekânları, parsellerine ayrılmış yeryüzünü birleştirmeye kalkışır ama öte yandan, Windows 95 gibi erken dönem bilgisayar imgeleri ile antikçağın sütun ve heykellerini aynı dizgeye yerleştirerek, bölünmüş zamanları birbirine diker.
Vaporwave’in kendine ait bir söyleme sahip olduğunu söylemek zor. Dolayısıyla ideolojik bir mesaj taşıdığı kesin olarak söylenemez. Ses akışındaki kesilmeler, yırtılmalar ve tekrarlar dizgesel bir yapının oluşmasını engeller onda. Ses ve görsellerindeki müphemliği oluşturan şey de bundan kaynaklanır. Burada bütünlüklü bir anlamın doğması için uygun bir ortam oluşmaz. Semantik bir çöplüktür burası. Dolayısıyla analizi de refleksif olmalıdır. Vaporwave tüketim söyleminin unsurlarını dağıtıp etrafa saçar ama yine de yok etmez. Ne tüketim çılgınlığına dönük bir karşı duruş ne de tüketime sevk vardır onun bağlamında. Kendi söylemini yaratmak için hiçbir çaba göstermez ama mevcut fiziksel mekânların söylemine aşırı ilgi duyar. Yavaşlatma (slowed & reverb) yoluyla egemen söylemin zamanı bükülür; tekrarlamalar (loop) ve kesmeler yoluyla da geometrik mekân parçalanır. Bu uygulamaları yalnızca müzikal düzlemde değil, görsel yaratılarında da gerçekleştirir vaporwave.
Günümüzde egemen söylemle şekillendirilmiş bilinçlerimiz, düzensiz fiiller karşısında bocalamaktadır. Yapıtta gündelik yaşantısına, arzularına ve fantezilerine dair yan anlamlar bulamayan arzu boşluğa düşer. Egemen söylem ise varlığını ancak belirli bir ritmik düzenle ve geometrik mekânda sürdürebilir. Herhangi bir yapıtta bir söylemsizlik peyda olurken, meydana gelecek olan boşluğu absürt bir anlatının doldurması kaçınılmazdır. Anlamı şart koşan bir çağda bir şeyler söylemek zorundadır yapıt, aksi hâlde tüketim-yeniden üretim dolaşımına giremez ve yok olur. Yapıtın inşası sırasında etrafa saçılan molozlar ve döküntüleri incelemek, onun yoğunlaştığı ve yöneldiği şeyleri anlamamıza imkân tanıyabilir. Gerçi vaporwave sürekli bir inşaat hâlidir; sesler ve imgeler belirli bir forma bürünmeden molozlaşır. Yapıt, inşaat akışının kendisidir burada. Yıkımla açıklanamasa da sürekli bir yapı inşası olarak ifade edilebilir. Hiçbir yere varmayacağı ve ortaya elle tutulur, mübadele edilebilir bir ürün çıkmayacağı için tüketim akışı daha baştan kesilir.
Burada ses ve imge, kitle kültürünün dizgelerinden mahrum bırakılması suretiyle tüketilemez bir şekle sokulur, çünkü kültür endüstrisinin dağıtım tekniği ve sanatı tüketme biçimleriyle yoğrulmuş zihinlerimiz, kurtulunması neredeyse imkânsız bir tüketim alışkanlığı geliştirmiştir son yüzyılda. Vaporwave bütün söylemsizliği ve anlamsızlığıyla bu alışkanlıklara hitap etmiyor. Gündelik duygulara seslenecek bir ürün değil o nedenle: “Bu parça duygularıma tercüman oluyor” türünden bir söylemin doğmasına fırsat vermiyor hiç. Burada kitle kültürünün biçimlendirdiği büyük duygulara yani bütünün müşterek duygularına koşullu zaman-mekânlar parçalanır. Nesneler etrafa saçılır, dolayısıyla duygular da. Bu fırlatma anında mekânın formelliğini oluşturan geometrik ölçüt, tasarım ve ritim tel tel dökülür. İdeoloji, absürtlüğün yasal dizgeye uyguladığı itme kuvvetini kaldıramaz, yapıtın yüzeyinden sıva gibi dökülür. Geriye bağlamından koparılmış bir estetiğin tortusu kalır. MACINTOSH PLUS’ın Romalı Apollo Belvedere’ye metropol önünde poz verdirmesinin böyle bir işlevi var. Windows 95 logosunun bir İyon sütununun üzerine yerleştirilmesi de aynı şeye tekabül eder. Bu ses ve görseller kendinde anlamsız değildir, ama anlamlar içeren dizgeyi parçalayarak ideolojinin söylemiyle kuşatılmış bilince anlamsızlık panzehiri zerk eder. Böylelikle yapıtı bir medium olmaktan da kurtarır.
Reklam İmgesi
Eğer ideolojinin ilk hedefi duygularsa ve ideoloji bu hedefine dilin yasal mekânında ilerleyerek ulaşıyorsa, o hâlde sanatın en başarılı karşı hamlesinin dizge parçalama olduğu söylenebilir. Zira endüstriyel kültür ürünlerinin/yapıtlarının sözdizimi ile insani duygular/arzular arasındaki bağ kritiktir. Yine de dizge parçalamanın pratik olarak bir sonuç sağlaması pek mümkün görünmüyor, çünkü tüketim döngüsü her koşulda devam edecektir. Avangart yapıt, popüler kültür ürünlerinin göstergelerine el uzattığı ölçüde ondan büyülenir. Markayı sanatsal biçimle kaynaştıran Andy Warhol gibi bir pop art makinesine dönüşür. Saint Pepsi’nin yaptığı budur: Reklam imgesi yeniden üretilir. Fakat bu o kadar olağan bir sonuçtur ki eleştirinin yapıtlar üzerinde uygulanması boşa düşer. Çünkü vaporwave’in bilince çıkardığı geçmişin imgesi, nostalji ya da çocukluk hatıraları (özellikle milenyallerin büyüdüğü koşullar göz önünde bulundurulduğunda) reklam imgeleriyle kaynaşmış bir hâldedir. İçine reklamın sızmadığı bir çocukluk hatırası yoktur ki nostalji duygusu kapitalist mübadele ilişkilerinden bağımsız olsun. Milenyallerin nostalji nesnesi fiziksel mekân imgeleriyle kaynaşmış bir kitle medyasıdır: 90’ların ve 2000’lerin reklam kuşağı bir neslin bilişsel gelişimine müdahil olmuştur. Oturma odasındaki tüplü televizyondan çıkıp gelen reklam imgesi çocuğun zihnine giriş yapmadan önce annenin uzaktan seslenişiyle buluşmuştur. Bu sebepledir ki Pepsi imgesi popüler bir içecekten daha fazlasını ifade eder: “Çocukluk mekânı”nda daimi bir yeri bulunur onun.
Bu yönüyle vaporwave, ses/imge enstrümanlarını kullanarak dinleyende bir tür regresyon süreci yürütür. Kuşağımızın nostalji nesneleri, insanlığın fiziksel mekândan siber uzama geçişinin nesneleridir aynı zamanda. “Uzun süre boş kalmış bir odanın kokusu” yerini elektronik panellerin kokusuna bırakmıştır. Tarihin belki de en tuhaf oral dönemini yaşayanlar için dijitalleşmenin ağızda kekre bir tat bırakan bir yanı bulunur. Hiç çocukken televizyon kumandası kemirmemiş bir akranım olmuş mudur acaba? 90’lar ve 2000’lerin başlarında milenyaller, içinde güvende hissettikleri yuvalarının elektronikleşmesine tanık oldu. Anne sevgisi ya da baba şefkatine dijital teknolojinin ruhsuz ama büyülü gösterileri eşlik ediyordu. Televizyon reklamları bu gösteriler arasında önemli bir yere sahipti. Onların görsel-işitsel kurguları kuşağımızın fiziksel mekân algısını bütünüyle değiştirmiştir: Fonda sunulan sintisayzır sinyalleri çocuğu kollarından tutup siber mekânın sonsuz denizine fırlatmıştır. VHS formundaki güneş ve deniz imgeleri gerçek olanlarla karışmıştır. Bütün bu büyülü akışa ürün de montelidir. Dolayısıyla reklam imgeleri, tıpkı transistörlerin (ya da diğer elektronik ıvır zıvırın) yeşil plakaya yapıştırıldığı gibi zihnimizde lehimlidir. İşte vaporwave, canlı organizmanın bağlandığı bu elektronik plakanın bir cızırtısıdır.
Dizge parçalama (yani kapitalizmin egemen söylemine karşı küçük semiyolojik terör saldırıları) işini bir sonraki seviyeye taşıyacak, doğrudan kitle kültürünü hedefleyerek onu tümden ortadan kaldıracak devrimci bir karşı kültür hiçbir zaman var olamayacak muhtemelen. Çünkü bu kültür de kitleselleşmeye ihtiyaç duyacak, dolayısıyla karşıtıyla aynı şeye dönüşüp etkisizleşecek. Dijital teknolojide gelenek yıkıcı bir karakter görme ısrarı, siber mekânın salt tecimsel örüntüden ibaret olan tasarımı karşısında bocalıyor. Bu gayet doğal. Fakat yıkım denen şeyin yalnızca üslupta, yüzeyde gerçekleştiğini, yapı iskeletinin olduğu gibi durduğunu görmemek için fazla ümitvar olmak gerekir. Endüstrinin sahici bir dönüşümü erteleyen, çürümüş bir kültürü ıslah etme çabası toplumsal/bireysel etkileşimlere sıkı sıkıya bağlı olan ticari döngüyle yani kültürün ticari mübadelesiyle yol alır. Gelenek ise kitle iletişiminden koparılamayacak ticari ilişkinin kendisidir. Bu yönüyle gelenek, iletişim ve tüketim aynı şeydir. İdeolojinin tahakkümünü kırmak için socius oluşu yerinden etmek gerekir. Çünkü egemen söylem kendini ancak kitlesel iletişimler yoluyla var eder.
Theodor W. Adorno, kitlelerin kültürün metalaşmasının sorumlusu olduğuna dönük yanlış yargıyı ortadan kaldırmak ve vurguyu yapıya yöneltmek adına “kitle kültürü” yerine “kültür endüstrisi” kavramını ortaya atmıştı.1 Fakat bugün dünya öyle bir hâldedir ki tecimsel bütünleşme her yanı sarmıştır. Bireysel ve kitlesel etkileşime/iletişime şartlandırılmış bir ticari yapıyı gerçeğe uygun bir şekilde ifade edebilecek ve onun maskesini indirebilecek bir kavram olarak kitle kültürü geri çağrılmalıdır. Yapının hem öznesi hem de nesnesi olarak kitle, bu paradoksun temel çelişkisini oluşturur. Leo Löwenthal’ın popüler kültür ve kitle kültürü kavramları arasına koyduğu ayrım bu noktayı biraz daha açacak ve eleştirel teorinin “kültürün şeyleşmesi” meselesine yaklaşımını da az çok genel biçimiyle yansıtacaktır. Löwenthal popüler kültürün (kitle kültürü kavramının genelleştirici yorumunun aksine) özgül nitelikleri olduğunu söyler. “Standartlaşma, basmakalıp yargı, muhafazakârlık, yalancılık, manipüle edilmiş tüketim malları”, popüler kültürün doğrudan ürünler dolayımıyla varlığını sürdürdüğüne işaret eder.2 Kitle kültürü terimi ise daha çok yapısal, sistemsel bir vurguyu içerir. Yine de kitle kültüründe hayat bulan kültürel yapıtların standardizasyonu olgusu ile popüler kültürün standartlaştırıcı müdahalesi farklı anlamlara gelmez. Görgül olarak, gündelik hayatta bu iki olguyu birlikte, iç içe görürüz. Örneğin karşımıza rap müziği biçimiyle çıkar: İdeolojinin yeniden üretiminin sonik bir hâli olarak.
Rap İletisi
Burada vaporwave’in gerçekte alternatif olan tek sanat formu olduğunu ortaya koymak için onun tam zıddında durduğunu düşündüğüm rap müziğiyle bir kıyasını yapma ihtiyacını duyuyorum. Rap iletilerinin etkisi matematiksel yöntemlerle çözümlenecek olsaydı eğer, onun tekil bir kaynama noktasına hiçbir şekilde hizmet etmediği ortaya çıkardı. Mütemadiyen kaynama, taşma ve patlama anları üreterek enerji mefhumunu hem maddeten hem de söylemsel düzlemde boşa düşürmektedir o. İdeolojinin hem ürünü hem de distribütörü olarak rap, kitle kültürünün özgül niteliklerini yalnızca söylemsel düzeyde içermekle kalmaz, bu söylemi kurar da: Bütünleşme, manipülasyon, standartlaşma ve daha da önemlisi tumturaklı laflarla, yaratıcı sözlerle ve kafiyelerle (yani langue’ın legal, yasal gücüne bir parazit gibi yapışıp) durmaksızın yeniden ürettiği tüketim döngüsü. Rap, lüks otomobiller, cool giyim kuşam, değerli aksesuarlar, etrafa saçılan paralar, uyuşturucu ve seks endüstrinin aynı anda hem bir emtiası hem de dağıtım tekniği olarak işlev görür. Göstergeler düzleminde ele alındığında, bu emtianın kendine bir çeşit dağıtıcı misyon yüklediği açığa çıkar. Beden, para ve emtia endüstrinin hem tüketim nesnelerini hem de dağıtım tekniklerini oluşturma görevini üstlenmiştir rap.
Jean Baudrillard’ın isabetle işaret ettiği gibi, bugün nesnelerin işlevselliğini oluşturan şey kullanım değerlerinden çok gösterge olarak değerleridir.3 Reklamcılığın müzikal bir versiyonu olarak rap, biçimsel aykırılığıyla sistem karşıtı gibi görünüyor olsa da iletisini dizme yordamları kültür endüstrisinin uygulama esaslarıyla birdir. Tüketim söylemini derleyip toparlama ve yayma konusunda pop müzikten daha başarılıdır rap. Pop müzik en azından eğlenceyle gizli kapaklı olmayan bir ilişki kurar, dinleyicisini doğrudan eğlenmeye davet eder. Mesajını gayrimeşruluk söylemiyle kuran, sahte ve performatif bir isyankârlık ise rap iletisinin genel çerçevesini oluşturur. Bu stilde buluşmuş kitle de hiçbir gösterge taneciğinden ödün vermeksizin, verili iletiyi her tarafa yayar. Kültürü sahiplenen ve biricikliğini buruşturup bir yana atan her bir birey onun dağıtım tekniğine dönüşür adeta; çünkü giyim kuşam ve jestlerle bütün bedenini onun gösterenine çevirmiş hâldedir. Rap’in varoşlarda, gecekondularda, gettolarda yoğunlaşan makro söylemi onun totalleşmeye, manipülasyona ve standartlaşmaya ne ölçüde sadık kaldığını özetler niteliktedir. Bu söylem, erkekliğin spor otomobillerde, uyuşturucularda, kadın bedenlerinde cisimleştiği ve bütün şehre yayıldığı sayısız mikro söylemle tamamlanır. Yeni şehrin devinimi için gerekli ısıl dengeyi soğutan mevcut fiziksel mekânı, tüketim pratikleri aracılığıyla yeniden üretir rap. Vaporwave ise mimarisini insanlık dışı koşulların romantizmine yer vermeyecek şekilde tasarlamıştır. Kapitalist mekânın zihinsel yeniden üretimine (alternatif bir mekân planı olmadan) saldırır o. İşgal edileceği kesin olan mekânı daha üretmeden imha eder.
Öyleyse yapıtın niteliği, bize onu üretene dair bir fikir sunar. Çünkü yapıtın tüketicisi, kendisini onun bir göstergesine dönüştürmesi yoluyla üreticisidir de. Bu ileti bir virüs gibi başka diyarlardan gelip bedene ve bilince yerleşen bir uzaylı değildir. Belirli bir stilde mutabık olan bütünleşmiş kitle bu iletiyi üretmeye teşnedir. Karl Marx’ın söylediği gibi, buğdayın tadından onu yetiştireni tahmin edemeyiz belki… Ve evet, emtianın hangi koşullar altında üretildiği de nesneye bakılarak anlaşılamaz. Peki, bu durum fiziksel mekânlar ile siber uzamın kaynaştığı hibrit mekânlar için geçerli midir? Bugün her bir popüler kültür emtiasına esas üreticinin yani tüketici kitlenin sureti yansımıyor mu? Rap’in üniformaya sahip olması bir tesadüf değil, moda tabiri de onun totaliter niteliğini hafifletmez. Vaporwave ise kitlesiz, mahalsiz ve modasızdır.
{fold içindeki görsel: Daniel Oliva Barbero (CC BY 2.0)}1. Theodor W. Adorno, “Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken”, çev. Bülent O. Doğan, Cogito (Adorno: Kitle, Melankoli, Felsefe), sy. 36 (2003): 76-84.
2. Leo Löwenthal, Edebiyat, Popüler Kültür ve Toplum, çev. D. Beybin Kejanlıoğlu (İstanbul: Metis Yayıncılık, 2017).
3. Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu: Söylenceleri/Yapıları, çev. Hazal Deliceçaylı ve Ferda Keskin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2013), 89.

