“İnsanın evi gibisi yok!” sözünün karşımıza “İnsanın evinde rahat yok!” olarak çıktığı, sonrasında da “İnsanın bir evi var mı ki?” sorusuna evrildiği bir tiyatro oyunu Istırap Korosu. Hiç kimsenin birbiriyle özdeşim sağlayamadığı “aile apartmanı”nda her bir karakterin kendi hayat çıkmazında çırpınarak var olmaya çalıştığı, şimdiyi ve geleceği sömürgeleştirmiş, hayatın tüm alanlarını işgal eden kapitalist sistemde tutunamamanın tüm öfkesini hisseden komşuların çektikleri tüm acıları birbirinden çıkardığı bir metne sahip bu oyun. Genciyle yaşlısıyla, bekârıyla evlisiyle herkesin bir kareye sıkıştığı, bir şekilde İstanbul’a hapsolmuş, şehirden çıkmak için gün sayan ve hiçbir şekilde çıkamayacağını bilip kaderine teslim olan bir grup apartman insanının kendi içindeki nezaketsiz, sınır tanımayan, işgalci tantanasıdır bu oyun aynı zamanda. Aynı evde aynı adam bağırır, aynı kadın evliliğini kurtarmaya çalışır; birileri bitmeye yüz tutmuş ilişkisini yaşatır, diğeri hiç başlamamış ilişkisinin umudunu taşır. Kimsenin birbirini tam anlamıyla dinlemediğini gösteren bu sesler, “Bizden bir şey olur mu?” diye sorar bu oyunun metninde.
Bizden bir şey olması için nasıl bir komşu, nasıl bir yurttaş olmamız gerekir her şeyden önce? “Aile apartmanı söylemi”nin yaygın olduğu bu ülkede gençlerin, evli olmayanların, kadınların ve transların nasıl bir komşulukla karşılaştığını tahmin etmek hiç zor olmasa gerek. Toprak sahibi değilizdir artık, şehirlerde alt alta üst üste yaşayan, birbirine bağımlı hâle gelmiş dert sahibi bireylerizdir. Birbirine rastlamak istemeyen, karşılaşmanın güçlüğünü çeken ve bir an önce kendi kapısını kapatarak ortak alandan uzaklaşmak isteyen kişilerizdir. Birbirimizden kaçıyoruzdur. Birlikte var olmayı öğrenmek yerine üstü kapalı bir anlaşma imzalanmış gibi göz kaçırmayı öğreniyoruzdur sadece. Alanımıza müdahale edilmesine izin vermemek için, mahremiyetimizi korumak için, başkalarından gelecek sıkıntıyı engellemek içindir bu adımlar. Ülkenin siyasi krizlerinde de ilk taşın komşulardan geldiğine tanık olmuşuzdur. Marc Vacher’nin Voisins, voisines, voisinage adlı kitabında alıntıladığı özdeyiş şöyledirꓽ “Uzakta bir öz kardeşin olacağına, yakınında dost bir komşun olsun.”1 Ne var ki komşu hiç de yakınımız değildir. “Dindaşımız neyse yakınımız odur, komşuyla ise bir bakıma laik bir ilişki benimseriz” der Hélène L’Heuillet Komşuluk adlı kitabında. Bundan dolayı komşuluk aile olunamayacak kadar mesafeli ancak yabancı kalınamayacak kadar da yakındır bize. Yatay bir zemindedir ve en temel ilkesi de yardımlaşmadır.
Bu bağlamda dindaşlık meselesi hep dönüm noktasıdır. Devletin ideolojik söylemince şekillenen insan ilişkilerindeki kırılma, komşuluk ilişkileriyle paralel gitmiştir. İdeolojik düzende kurban seçilen topluluklar ilk elden komşuları tarafından ihbar edilmiştir kimi zaman (yani her zaman). Bir zamanlar Rum ve Ermeni olan komşularımızın geriye dönüp o günler için verdiği ifade “Bize bunu yapanlar komşularımızdı” şeklinde olmuştur. Kadir Has Üniversitesi bünyesinde Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması çerçevesinde yapılan anketin sonuçlarına göre de eşcinsel, mülteci, Ermeni ve Rum komşu istemeyenler çoğunluktadır; yani demek oluyor ki devlet ideolojisi tıkır tıkır işlemektedir. Hélène Dumas’nın Tutsi katliamı* üzerine yaptığı inceleme üzerine söylediği gibi devletten gizlenebiliriz, ama komşulardan asla.2
“Çağımızın komşuluk krizi, ötekini karşımızdaki birinden başkası olarak tasavvur etme zorluğundan ileri gelir; bu ister en iyisi ister en kötüsü için olsun böyledir ama hep en kötüsü vuku bulur. En kötüsü de bu karşı karşıya ilişkilerin, bu özdeşleşme ilişkilerinin tahakküm ve ayrışma ilişkilerine dönüşmesidir. Üst komşudan ürkeriz, alt komşuyu ise uzak tutarız. Toplumsal nefretin en şiddetlisi, karşı karşıya olmaktan doğar. Bununla birlikte komşularla makul mesafeyi bulmak zor değildir, doğru yakınlık doğru uzaklığı da barındırır, bu da başkasının başkalığını hissettirir.”3 Türkiye’de de sorun genel olarak tahakküm kurma arzusuyla ve mesafeli bir ilişki kurabilmekle ilgilidir. Ev sahibi ile kiracı arasındaki ilişki apartman sakinlerinin kanısına, arzusuna ve yaşam biçimine de uyumlu kılınacak şekilde gözetilir. Cinsiyetimiz, yaşımız, işimiz, evcil hayvanla yaşama arzumuz, eve girip çıkacak arkadaşlarımız ya da bizim eve girip çıkma saatlerimiz… Bunların hepsi polisleşmiş aile apartmanı sakinlerince mesele edilir; çünkü arzuları bütünlüğü bozmamak, aykırı olmamaktır. Bundan dolayı kendimize dair tüm bilgileri iletme, sorguya çekilme anlarına sahibizdir ev tutma seremonisinde. Istırap Korosu da birbirine mesafe almayı beceremeyen, kendini yalnızca duvarların ardındaki seslerle meşgul tutabilen ve “Bu konu beni ilgilendirmez” diyemeyen karakterlere sahiptir. Bu haddinden fazla iç içe geçmişlik bir noktada katlanılamayan bir ıstıraba dönüşür; zira bu karakterler ne ekonomik anlamda bir güvenceye sahiptir ne de onlara bir başka hayat imkânı sunabilecek bir çevreye. Dillerinden dökülen tek şey dert, tasa ve kederdir. Başka bir şey değil.
{fold içindeki imge: Istırap Korosu, yazan ve yöneten: Murat Mahmutyazıcıoğlu, 2021, kaynak: Beykoz Kundura}
* Ruanda İç Savaşı zamanında, 7 Nisan ila 15 Temmuz günleri arasında, 1994 yılında gerçekleşmiş, neredeyse tamamı Tutsi ve Hutu etnik gruplarından yaklaşık 800.000 insanın Hutu militanlarınca öldürülmesiyle sonuçlanan bir soykırımdır. 20. yüzyılın en büyük soykırımlardan biridir. Ruanda soykırımı olarak da bilinir. (y.n.)
1. Marc Vacher, Voisins, voisines, voisinage: Les cultures du face-à-face à Lyon à la veille de la Révolution (Lyon: Presses universitaires de Lyon, 2007), 24-25.
2. Hélène Dumas, Le Génocide au village: Le massacre des Tutsi au Rwanda (Paris: Seuil, 2014).
3. Hélène L’Heuillet, Komşuluk: İnsanların Birlikte Varoluşu Üzerine Düşünceler, çev. Adem Beyaz (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2019), 17.
