Ulrich Seidl,
Paradise: Faith, 2012,
kaynak: European Film Awards
Paradise Üçlemesi
Ten ve Tin:
Paradise: Faith

Ulrich Seidl’ın üçlemesinin ikinci filmi Paradise: Faith, Paradise: Love’da olduğu gibi duygusal doyum yerine azami ekonomik büyümeyi şiar edinen modern Avrupa toplumunun bütünlüğünde açığa vuramadığı mahremiyet üzerinde duruyor. “Evde yapamayacağı şeyleri” yapmak için kimsenin ses çıkaramayacağı yere, Kenya’ya giden Teresa gibi, kız kardeşi Anna Maria da Paradise: Faith’te kimsenin sesini çıkaramadığı yerlerde, toplum dışına itilen karakterlerden alır yaşam gayesini. Seidl üçlemenin bu ayağında Avusturya’yı erdemsizliğinden kurtarmaya çalışan Anna Maria karakteri aracılığıyla cinsellik ve iktidar konularını tartışmaya açar. Teresa, Kenya’da baskılanan cinselliğini açığa çıkarmak için ne kadar uğraş veriyorsa, kız kardeşi Anna Maria da cinselliğini baskılamak için o kadar uğraş verir Avusturya’da; cinselliği günahkâr bulur ve cezalandırılması gerektiğini düşünür o. Disipline edilmiş toplumlarda baskı altına alınmış güdüler, baskı mekanizmasının işlemediği yerlerde açığa çıkarır kendini. Bundan dolayıdır ki kamuya açık yerlerde, parklarda, uluorta sergilenmesi tasvip edilmeyen cinsellikle yüzleşen Anna Maria bunu aşağı, hatta şeytani bulur ve insanın dine dönmesi, kendini günahlarından arındırması gerektiğini düşünür. Böylece cinsellik ya da seks modern günah çıkarmanın odak noktası hâline gelir.

Michel Foucault, Katoliklerin günah çıkarma pratiğinin her zaman için inananların cinsel hayatını düzene sokmanın bir yöntemi olduğunu belirtiyordu.1

Günah çıkarma, cinsel boşboğazlıklardan çok daha fazla şeyi içeriyordu ve böylesi kötü davranışları itiraf etmek, hem rahip hem de tövbekâr tarafından geniş bir etik çerçeve içinde anlaşılıyordu. Karşı reformun parçası olarak kilise, düzenli günah çıkarmada daha ısrarlı oldu ve tüm süreç yoğunlaştı. Yalnızca eylemlerin değil düşüncelerin, hayallerin ve seksi ilgilendiren tüm ayrıntıların açığa çıkarılması ve iyice incelenmesi gerekti: Cinsel arzu denen tipik modern cinsel takıntının kökeni, Hıristiyan doktrininden bize miras kalan ve hem ruhu hem de bedeni kapsamaya başlayan “ten”di.2

Anna Maria, Seidl’ın beden diyalektiği üstünden ilerleyen üçlemesinde, bedeninin arzularını günahkâr gören ve çarmıha gerili İsa figürü karşısında bedenini/tenini kırbaçlayarak bu arzudan kurtuluşunu amaçlayan, ruhunu zorla azade etme uğraşısı içinde kendini rahatlatmaya çalışan Katolik bir karakterdir ve bu eylemliliğiyle günah çıkarmayı görev edinir kendine. Geçirdiği kaza sonrasında korkusunu Tanrı inancına yönelten, çaresizlik hissini kendini cezalandırmada bulan Anna Maria, bedenen bir bütünlüğe sahip olsa da ruhen sakattır; bedenen sakat olan ancak cinselliğe yönelik arzusu devam eden kocasının aksine. Teresa’nın tüm politik beyazlığıyla siyahi olandan beklentisi üçlemenin bu ayağında Katolik Anna Maria’nın karşısına koyulan Müslüman bir eş, dini bütün bir kocayla ifadesini bulur. Seidl hiçbir ortak noktası olmayanları bir araya getirerek nasıl bir diyalog yaratılabileceğinin peşine düşmüştür ancak sonuç hazindir hep, zira hiçbir şekilde ortak olmayanların ortaklığı sadece şiddet olur. Anna Maria da Teresa gibi bu şiddeti kendisi de dahil olmak üzere çevresindekilere yansıtır: Karakterlerin her bir hamlesi umut yoksunluğunu dışavurur. Birbirlerine tahammülsüzlükleri, birbirlerini reddedişleri ve kabullenemeyişleri onları bir araya getiren şeyin niyetini görünür kılar. Bu niyet, yapısal bir olumsuzlamadır. Arzularını tatmin etmek isteyenlerin acziyetinin, diğer bir deyişle “öteki”nin var olduğu bilincinden yoksun olma hâlinin bir göstergesidir.

Anna Maria için beden bir yüktür ve manevi değerler uğruna alaşağı edilmesi, yıkılması gereken bir şeydir. Bu, kadın cinselliğinin daha ilahi görülen bir şey adına kurban edilmesi demektir fakat Anna Maria ilahi yüceliğe sahip olmak için kendi bedenini ideolojik olarak evriltmeye çalışsa da içgüdülerinden ve fizikselliğinden kurtulamaz ki bu da onu ablası Teresa gibi trajik bir karakter olmaya iter. Duyguları gerçeklikten uzak, fiziksel olmayan bir şeyde arar, bu şeyden türetmeye çalışır; kocası bu duyguları gerçekçi ve bir o kadar fiziksel olarak ararken. Başka bir insanla birlikte olmak Anna Maria için kabul edilemezdir özünde, zira ilahi açlığını İsa figürüyle sevişerek gösterir o. Bu da gerçeklikten ne denli kopuk olduğunun ve absürt bir varoluşa sahip bulunduğunun kanıtıdır.

Ortaçağın sonlarında İsa’nın tanrısallığı erkeklikle, bedenselliği kadınlıkla özdeşleştirilmiştir. Bu, kadınlığı genel olarak bedenselliğe bağlama geleneğiyle değil, insan bir babası olmayan Mesih’in bedeninin tamamen Bakire Meryem’den gelmesi gerçeğiyle bağlantılıydı. Tam da bu nedenle Mesih’in bedeni ile dişil beden arasında güçlü bir ilişki kurulmuştu. Bundan dolayı da ortaçağın sonlarındaki kadınsı çileci uygulamaların özü, ikincisinin yok edilmesine değil (her ne kadar düalist terimlerle düşünen dönemin bazı erkek yorumcuları kutsal kadınların çilelerini kendi tarifleri üzerinden görme eğiliminde olsa da), İsa’nın işkencelerini taklit etmek için kontrollü ve ikincil bir ruh sağlayıcı olarak kullanılmasına işaret eder ve bir tür kutsallaşmaya yol açacaktır. İşkence gören beden işkence görmüş olma vasfıyla onurlandırılmıştır temelde. Anna Maria’yı da kendini onurlandırmaya, yüceltmeye, hatta İsa figürüyle birlikte olma düşüncesine vardıracak şuursuzluğa iten şey bu kutsal çilecilik anlayışıdır. Ancak yanında yaşayan yürüme engelli insana işkence edecek kadar zalimleşebilmektedir de o. Şiddeti hem içeriye hem de dışarıya dönüktür bu açıdan, hatta öncelikle içeriye dönük olduğundan dışarıya dönüktür belki. Kendi içinde bulamadığı değeri, sevgisizliği İsa’yı taklit ederek, kendini ona adayarak bulmaya çalışır. Bu da onu kendi talihine kör eder. Bundan dolayı Paradise: Faith, hiçbir canlıya inanç barındırmayan, kendine yabancı bir karakterin portresini sergiler ki bu da zaten modern yabancılaşmanın temelidir.

Ulrich Seidl,
Paradise: Faith, 2012,
kaynak: A Damn Fine Cup of Culture
{fold içindeki imge: Ulrich Seidl, Paradise: Faith, 2012, film karesinden detay, kaynak: MUBI}

1. Bu hususta daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen okurlar, Foucault’nun 1980 yılında gerçekleştirdiği Dartmouth Konferansları’na göz atabilir, özellikle de “Hıristiyanlık ve İtiraf” başlıklı konuşmaya. Konuşmanın yazılı metninin yer aldığı Türkçe kaynak için bkz. Michel Foucault, Hermenötiğin Kökeni, çev. Şule Çiltaş Solmaz (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017). (ed.n.)

2. Anthony Giddens, Mahremiyetin Dönüşümü, çev. İdris Şahin (İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2022), 26-27.

Anthony Giddens, beden, cinsellik, Dilara Erdem, din, film, inanç, itiraf, Michel Foucault, Paradise: Faith, sinema, ten, Ulrich Seidl, yabancılaşma